Picture of Emrullah Öztürk
Emrullah Öztürk

2011 İktidarın Zirvesi, Fay Hatlarının Derinleşmesi

A+ A-

(Arap Baharı’ndan Yemin Krizine Türkiye’nin Siyasal Arkeolojisi)

2011 yılı, Türkiye siyasal tarihinin yalnızca bir seçim yılı değil; aynı zamanda bir eşik yılıdır. Bu yıl, iktidarın en yüksek oy oranına ulaştığı, uluslararası düzlemde bölgesel güç söyleminin tahkim edildiği, askeri vesayetin çözülüş sürecinin hızlandığı; fakat aynı anda toplumsal fay hatlarının derinleştiği, hukuk-siyaset ilişkilerinin gerildiği ve Kürt meselesinde yeni bir evreye girildiği bir dönemdir.

Bu bakımdan 2011’i yalnızca kronolojik olayların toplamı olarak değil; siyasal yapının alt katmanlarında biriken tortuların yüzeye çıktığı bir “arkeolojik kesit” olarak okumak gerekir. Çünkü bu yıl, hem 2002’den itibaren inşa edilen siyasal projenin doruk noktasıdır hem de sonraki yıllarda ortaya çıkacak kırılmaların öncül işaretlerini taşır.

Bölgesel Umudun Yükselişi ve Jeopolitik Risk Olarak: Arap Baharı

7 Ocak 2011’de Tunus’ta Muhammed Buazizi’nin kendisini yakmasıyla başlayan süreç, kısa sürede otoriter Arap rejimlerini sarsan bir dalgaya dönüştü. Bu dalga, Mısır’da Mübarek’in devrilmesi, Libya’da iç savaş ve Kaddafi’nin 20 Ekim’de öldürülmesiyle yeni bir boyut kazandı. Türkiye açısından Arap Baharı iki yönlü bir anlam taşıyordu:

1-Normatif düzlemde: “Demokratikleşme” ve “halk iradesi” söylemi üzerinden AK Parti’nin kendi siyasi hikâyesiyle örtüşen bir bölgesel anlatı ortaya çıkmıştı. 2002’den itibaren seçimlerle güçlenen ve askeri vesayeti gerilettiğini savunan bir siyasi hareket için, halk ayaklanmaları doğal bir meşruiyet zemini sağlıyordu.

2-Jeopolitik düzlemde: Türkiye, “model ülke” söylemiyle Ortadoğu’da etkisini artırma fırsatı yakaladığını düşündü. İslami referanslara sahip, seçimle iktidara gelmiş bir parti yönetimindeki Türkiye hem Batı’ya hem de Arap toplumlarına aynı anda hitap edebilen bir örnek olarak sunuldu.

Ancak bu iyimser tablo, sosyolojik gerçekliklerle kısa sürede çarpışacaktı. Arap Baharı, otoriter yapıları devirmiş; fakat kurumsal devlet inşasını garanti edememişti. Libya’da Kaddafi’nin öldürülmesi, bir rejimin sonu olsa da bir devletin yeniden inşası anlamına gelmedi. Mısır’da ise askeri-bürokratik yapı, kısa süreli bir demokratik açılımın ardından yeniden kontrolü ele geçirecekti.

Türkiye’nin 2011’de Arap Baharı’na verdiği güçlü destek, sonraki yıllarda özellikle Suriye krizinin derinleşmesiyle birlikte ağır güvenlik ve diplomasi maliyetleri doğuracaktı. Bu nedenle 2011’i, Türkiye’nin dış politikada normatif iddia ile reel güç kapasitesi arasındaki makasın açılmaya başladığı yıl olarak da okumak mümkündür.

12 Haziran 2011 Seçimleri ve İktidarın Konsolidasyonu

12 Haziran 2011 genel seçimleri, AK Parti’nin kuruluşundan itibaren katıldığı üçüncü genel seçimde de birinci parti çıkmasıyla sonuçlandı. YSK’nın kesin sonuçlarına göre: AK Parti: %49.80, CHP: %25.98, MHP: %13.02, Bağımsızlar: %6.59

Bu oran, AK Parti’nin en yüksek oy düzeyini temsil eder. Bu sonuç, üç temel sosyolojik dinamiği ortaya koyar:

1. Vesayetle Mücadele Anlatısının Meşruiyeti

2007 Cumhurbaşkanlığı krizi, 2008 kapatma davası ve 2010 referandumu sonrasında AK Parti, kendisini “statükoya karşı halkın temsilcisi” olarak konumlandırmıştı. Bu anlatı, 2011 seçimlerinde geniş bir karşılık buldu.

2. Ekonomik Performansın Etkisi

2008 küresel krizine rağmen Türkiye ekonomisi görece hızlı toparlanmış, büyüme oranları yüksek seyretmişti. Ekonomik istikrar, siyasi istikrarla özdeşleştirildi.

3. Muhalefetin Yapısal Sorunları

CHP lider değişimi yaşamış olsa da henüz yeni bir ideolojik çerçeve inşa edememişti. MHP ise sınırlı bir seçmen havzasına sıkışmış görünüyordu.

Ancak bu seçim sonucu, yalnızca bir zafer değil; aynı zamanda siyasal sistem içinde güç yoğunlaşmasının hızlanacağı bir evrenin başlangıcıydı. Yüzde 50’ye yaklaşan bir oy oranı, temsil ile çoğunluk arasındaki farkı bulanıklaştırma riskini de beraberinde getirir. Demokratik sistemlerde çoğunluk, sınırsız yetki anlamına gelmez; fakat 2011 sonrası siyasal dil, çoğunluğu meşruiyetin tek kaynağı olarak daha fazla vurgulamaya başlayacaktır.

2011 seçimlerinin en güçlü ve stratejik vaadi “sivil anayasa” idi. AK Parti, 1982 Anayasası’nı darbe ürünü bir metin olarak nitelendiriyor; askeri vesayetin hukuki zeminini ortadan kaldıracak, özgürlükçü, katılımcı ve çoğulcu bir anayasa yapma sözü veriyordu. Bu vaat, yalnızca teknik bir hukuk reformu değil; Cumhuriyet’in kurucu siyasal mimarisinin yeniden inşası anlamına geliyordu. Dolayısıyla seçim kampanyasının merkezine yerleştirilen sivil anayasa söylemi, 2010 referandumunun devamı niteliğinde, “vesayet sonrası ikinci büyük demokratik hamle” olarak sunuldu.

Bu vaat sosyolojik açıdan üç önemli beklentiyi aynı potada topluyordu. Birincisi, askeri müdahalelerle şekillenmiş anayasal düzenin yerine halk iradesini esas alan yeni bir toplumsal sözleşme oluşturma arzusu. İkincisi, Kürt meselesi başta olmak üzere kimlik taleplerini daha esnek bir vatandaşlık tanımı üzerinden çözebilme imkânı. Üçüncüsü ise temel hak ve özgürlüklerin Avrupa Birliği normlarına daha yakın bir çerçevede genişletilmesi beklentisi.

Ne var ki yüzde 49.80’lik seçim zaferine rağmen, anayasa yapımı için gerekli olan geniş toplumsal ve siyasal mutabakat zemini kolay inşa edilemedi. Yeni anayasa için Meclis’te uzlaşma komisyonu kurulmuş olsa da, partiler arası ideolojik mesafeler ve artan siyasal kutuplaşma süreci tıkadı. Böylece 2011’in en güçlü demokratik vaadi, ilerleyen yıllarda sistem değişikliği tartışmaları içinde farklı bir yöne evrilecekti.

Bu açıdan bakıldığında sivil anayasa vaadi, 2011’in hem en yüksek demokratik iddiası hem de gerçekleşmemiş en büyük beklentisi olarak tarihe geçti. Seçim başarısının verdiği güçlü meşruiyet ile çoğulcu uzlaşma ihtiyacı arasındaki gerilim, anayasa sürecinin kaderini belirleyen temel unsur oldu.

Balyoz Davası ve Askeri Vesayetin Tasfiyesi

2011 yılı, Balyoz darbe planı davasının yoğun biçimde sürdüğü bir dönemdi. Bu dava, Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki bazı unsurların 2003 yılında hükümeti devirmeye yönelik plan yaptığı iddiasına dayanıyordu. Bu süreci üç düzlemde analiz etmek gerekir:

1. Tarihsel Arka Plan

Türkiye’de asker-siyaset ilişkisi, 1960’tan itibaren darbeler ve muhtıralarla şekillenmişti. AK Parti, kendisini bu vesayet düzenine karşı konumlandırdı.

2. Yargı Süreci ve Meşruiyet Tartışmaları

Balyoz ve Ergenekon davaları, başlangıçta demokratikleşme hamlesi olarak destek gördü. Ancak delillerin niteliği, dijital materyallerin güvenilirliği ve uzun tutukluluk süreleri ciddi tartışmalar doğurdu.

3. Güç İlişkilerinin Yeniden Dağılımı

Askeri vesayetin gerilemesi, demokratik sivil denetimin güçlenmesi anlamına gelebilirdi. Fakat 2011 sonrasında görüleceği üzere, vesayet düzeninin tasfiyesi ile kuvvetler ayrılığının güçlendirilmesi aynı şey değildir. Bir güç odağının zayıflaması, başka bir güç yoğunlaşmasının önünü açabilir.

Arkeolojik açıdan bakıldığında 2011, Cumhuriyet’in asker-merkezli siyasal mimarisinin çözülmeye başladığı; fakat yerine nasıl bir denge sistemi kurulacağının henüz netleşmediği bir yıldır.

Hatip Dicle Kararı ve Yemin Krizi veya Temsilin Gerilimi

YSK’nın Diyarbakır’dan bağımsız milletvekili seçilen Hatip Dicle’nin milletvekilliğini düşürmesi ve sonrasında yaşanan TBMM yemin krizi, 2011’in en kritik siyasal gerilimlerinden biridir. Bu olay, üç önemli sorunu görünür kıldı:

  • Yargı ile Seçilmiş Temsil Arasındaki Çatışma: Seçmen iradesi ile hukuki prosedür arasında ortaya çıkan gerilim, demokratik temsilin sınırlarını tartışmaya açtı.
  • Kürt Meselesinin Yeni Evresi: Bağımsız adaylar üzerinden Meclis’e giren Kürt siyasi hareketi, parlamenter temsili güçlendirme stratejisi izliyordu. Ancak yemin krizi, bu sürecin kırılganlığını ortaya koydu.
  • Siyasetin Hukukileşmesi: Siyasal meselelerin giderek yargı kararları üzerinden şekillenmesi, siyasetin alanını daraltan bir etki üretti.

Yemin krizi, sembolik olarak “birlikte siyaset yapma zemininin” ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Çoğunluk iradesi ile çoğulculuk ilkesi arasındaki denge, 2011’de ciddi biçimde zorlandı.

KCK Davaları: Güvenlik Paradigmasının Tahkimi

27 Haziran 2011’de KCK davası kapsamında ilk mahkûmiyet kararı verildi. Bu dava, Kürt siyasi hareketinin şehir yapılanmasına yönelik geniş çaplı operasyonları içeriyordu. KCK süreci, çözüm arayışı ile güvenlik politikası arasındaki salınımın güvenlik lehine ağırlaştığını gösterir. 2009’da başlatılan “demokratik açılım” süreci, 2011’e gelindiğinde yerini daha sert bir güvenlik diline bırakmıştı.

Bu noktada 2011’i, Kürt meselesinde iki paradigmanın çatıştığı bir yıl olarak okumak mümkündür: 1-Müzakere ve siyasal entegrasyon arayışı, 2-Yargı ve güvenlik merkezli bastırma stratejisi

Bu gerilim, sonraki yıllarda çözüm süreci ve yeniden çatışma dönemleri arasında gidip gelen dalgalı bir seyir izleyecektir.

2011, AK Parti’nin siyasal gücünün zirve yaptığı yıldır. Ancak tam da bu zirvede, geleceğin kriz dinamikleri de oluşmaya başlamıştır.

1. Güç Yoğunlaşması: Yüzde 50’ye yaklaşan oy oranı, lider merkezli siyasetin güçlenmesine zemin hazırladı.

2. Kurumsal Denge Sorunu: Askeri vesayetin gerilemesi olumlu bir gelişmeydi; fakat yerine güçlü bir kurumsal denge mekanizması inşa edilemedi.

3. Bölgesel Risklerin Artışı: Arap Baharı’nın yarattığı iyimserlik, kısa sürede güvenlik tehditleri ve mülteci krizi gibi ağır sonuçlar doğuracaktı.

2011’in son günlerinde, 28 Aralık gecesi Şırnak’ın Uludere (Roboski) ilçesinde gerçekleşen hava operasyonu sonucu 34 sivilin hayatını kaybetmesi, yılın en sarsıcı hadiselerinden biri olarak kayda geçti. Sınır hattında meydana gelen bu trajik olayın ardından yapılan resmi açıklamalarda, operasyonun terör tehdidine yönelik istihbari değerlendirmeler çerçevesinde gerçekleştirildiği ifade edildi; ancak hayatını kaybedenlerin siviller olduğunun anlaşılması, olayın hem insani hem de siyasal boyutunu derinleştirdi.

Uludere, yalnızca bir operasyonel hata tartışması değil; güvenlik politikalarının sınırlarını gündeme getiren bir eşik olarak değerlendirilmelidir. 2011 yılı boyunca Kürt meselesinde güvenlik odaklı uygulamaların yeniden ağırlık kazandığı görülmekteydi. KCK operasyonları, artan çatışma ortamı ve sınır hattındaki hareketlilik, devletin güvenlik reflekslerinin belirleyici olduğu bir döneme işaret ediyordu. Uludere hadisesi ise bu güvenlik yaklaşımının sahadaki sonuçlarının ne denli ağır olabileceğini gösteren dramatik bir örnek oldu.

Sosyolojik açıdan bakıldığında, olayın yarattığı etki yalnızca can kaybıyla sınırlı kalmadı; merkez ile çevre arasındaki tarihsel güvensizlik duygusunu da yeniden görünür kıldı. Kamuoyunda yürütülen tartışmalar, istihbarat süreçleri, karar mekanizmaları ve hukuki incelemelerin yeterliliği üzerine yoğunlaştı. Olay sonrası başlatılan idari ve yargısal süreçler, farklı kesimlerce farklı biçimlerde değerlendirildi; ancak genel olarak, şeffaflık ve hesap verebilirlik beklentisinin arttığı bir atmosfer oluştu.

2011’in arkeolojisinde Uludere, aynı yıl içinde yan yana duran iki farklı siyasal gerçekliği temsil eder: Bir yanda yüksek seçim meşruiyeti ve sivil anayasa vaadi; diğer yanda güvenlik risklerinin yoğunlaştığı bir coğrafyada alınan zor kararların ağır sonuçları. Bu çelişkili tablo, Türkiye’nin demokratikleşme hedefleri ile güvenlik kaygıları arasındaki denge arayışının ne kadar hassas olduğunu gösterir.

Bu nedenle Uludere, doğrudan suçlayıcı bir söylemden ziyade, güvenlik paradigmasının kurumsal işleyişi, istihbarat değerlendirme süreçleri ve kriz yönetimi kapasitesi açısından ele alınması gereken bir dönüm noktasıdır. 2011’in sonu, bu yönüyle, siyasal sistemin hem demokratik iddiasını hem de güvenlik sınamalarını aynı anda test eden bir eşik olarak tarihe geçmiştir.

2011’i Nasıl Okumalı?

2011’i yalnızca bir seçim zaferi ya da bir dış politika hamlesi olarak okumak eksik kalır. Bu yıl, üç düzlemde eşik niteliğindedir:

  • İktidarın konsolidasyonu
  • Vesayet düzeninin çözülüşü
  • Toplumsal ve siyasal fay hatlarının derinleşmesi

Arkeolojik bir bakışla 2011, Cumhuriyet’in eski güç mimarisinin dağıldığı; fakat yeni mimarinin henüz kurumsal dengeye kavuşmadığı bir ara evredir. Sosyolojik açıdan ise çoğunluk demokrasisi ile çoğulcu demokrasi arasındaki gerilimin belirginleştiği bir yıldır.

Bu nedenle 2011, bir doruk yılı olduğu kadar bir kırılma yılıdır. İktidarın en güçlü olduğu an, aynı zamanda sistemin en hassas olduğu an olabilir. Türkiye’nin sonraki on yılı, büyük ölçüde 2011’de atılan adımların, yapılan tercihlerin ve ihmal edilen kurumsal inşaların sonuçlarını yaşayacaktır.