Picture of M. Nurullah Işık
M. Nurullah Işık

Liberalizmin Krizi Ve Yeniden İnşası III: 21. Yüzyıl İçin Yeni Bir Liberalizm Mümkün Mü?

A+ A-

Bu serinin ilk iki yazısında liberalizmin bugünkü krizini iki farklı açıdan tartışmaya çalıştım. İlk yazıda liberalizmin geniş toplum kesimleriyle kurduğu ekonomik ve siyasi bağın neden zayıfladığını; ikinci yazıda ise eğitim, meritokrasi, kültürel statü ve aidiyet üzerinden ortaya çıkan daha derin sosyolojik kopuşu ele aldım.

Şimdi daha zor soruya geliyoruz.

Eleştirmek kolaydır. Liberalizmin hangi noktalarda hata yaptığını, kimlerden uzaklaştığını veya neden eskisi kadar ikna edici olmadığını anlatabiliriz. Fakat bütün bunlardan sonra cevaplanması gereken esas soru şudur: Liberalizmin tarihsel kazanımlarını koruyarak 21. yüzyılın ekonomik ve toplumsal gerçekleri içerisinde kendisini nasıl yeniden kurabilir?

Çünkü liberalizmin krizine verilecek cevap liberalizmi terk etmek zorunda değildir. Bireysel haklar, hukukun üstünlüğü, siyasi iktidarın sınırlandırılması ve insanların kendi hayatlarını mümkün olduğunca kendilerinin belirleyebilmesi hâlâ korunması gereken büyük tarihsel kazanımlardır.

Sorun liberalizmin bunları savunmuş olması değildir. Sorun, bu değerlerle insanların ekonomik güvenliği, toplumsal haysiyeti, aidiyet duygusu ve siyasi söz hakkı arasında bir zamanlar kurabildiği bağı giderek daha zor kurmasıdır.

Dolayısıyla liberalizmin yeniden inşası daha az özgürlükle değil, özgürlüğün toplumsal şartlarını yeniden düşünmekle başlamalıdır.

Özgürlük Yalnız Müdahale Edilmemek Değildir

Liberal düşüncenin en önemli tarihsel başarılarından biri bireyi devletin, çoğunluğun ve geleneksel otoritelerin keyfî müdahalesinden korumasıdır. İnsan hangi dine inanacağına, ne söyleyeceğine ve hayatını nasıl kuracağına mümkün olduğunca kendisi karar verebilmelidir. Bu kazanımdan geri dönmek liberalizmi yenilemek değil, onu terk etmek olur.

Fakat özgürlüğü yalnız “bana dokunma” şeklinde tanımlamak da yeterli değildir. Bir insan hukuken özgür olabilir fakat işini kaybetme korkusuyla yaşayabilir; ifade özgürlüğüne sahip olabilir fakat yaşadığı şehirde barınamayabilir; oy kullanabilir fakat siyasi kararlar üzerinde hiçbir etkisinin bulunmadığını düşünebilir.

Burada önemli bir kavramsal ayrım yapmak gerekir. Bir insanın ifade özgürlüğünü korumakla ona iyi bir gelir sağlamak aynı türden siyasi görevler değildir. İlki devletin aşmaması gereken bir sınırı ifade ederken, ikincisi ekonomik ve toplumsal kurumların nasıl düzenleneceğine ilişkin bir hedeftir.

Fakat bundan liberalizmin yalnız birincisiyle ilgilenmesi gerektiği sonucu çıkmaz. Hakların korunması liberal düzenin sınırlarını belirler; insanların bu hakları anlamlı biçimde kullanabilecekleri ekonomik ve toplumsal şartların oluşması ise onun toplumsal temelini güçlendirir.

Bu, sosyal demokrasi ile liberalizm arasındaki bütün farkları ortadan kaldırmak anlamına gelmez. Daha dar bir iddia ileri sürüyorum: Özgürlük yalnız baskıdan korunmak değil, kendi hayatını kurabilmek için yeterli ekonomik ve siyasi kapasiteye de sahip olabilmektir.

Ortak Refah: Herkesi Yukarı Taşımak Değil, İyi Bir Hayatı Yaygınlaştırmak

Daron Acemoğlu’nun What Happened to Liberal Democracy? kitabında “working-class liberalism” adını verdiği yaklaşımın merkezinde ortak refah, toplulukların güçlendirilmesi ve farklı değerlerle yaşamaya daha fazla alan açılması bulunuyor. Acemoğlu, liberal demokrasinin geniş toplum kesimlerine yalnız haklar değil ekonomik ilerleme ve siyasi güç de sağlayabildiği dönemlerde daha sağlam bir toplumsal temele sahip olduğunu savunuyor.

Bunun anlamı herkesi aynı mesleğe veya aynı toplumsal sınıfa taşımak değildir. Mesleki eğitim ve çıraklık programlarının gerçek kariyer yollarına dönüşmesi, insanların üniversite diploması olmadan da iyi ücretli ve güvenli işlere ulaşabilmesi, çalışanların pazarlık gücünün artması ve konut gibi temel ihtiyaçların daha erişilebilir hâle gelmesi bu anlayışın pratik karşılıklarından bazılarıdır.

Michael Sandel’in meritokrasi eleştirisinin bizi götürdüğü yer de burasıdır. Mesele yalnız gelirin nasıl dağıldığı değil, toplumun hangi işi değerli kabul ettiği ve kime saygı duyduğudur. Üniversite diploması gerektirmeyen işleri ekonomik ve toplumsal olarak aşağıya iten bir düzen, insanlara yalnız daha az gelir değil daha az itibar da sunar.

Bu nedenle yeni bir liberalizmin hedefi herkesi profesyonel sınıfa taşımak olmamalıdır. Bir elektrikçinin, bakım çalışanının, öğretmenin, şoförün veya fabrika işçisinin başka bir sınıfa “yükselmeden” de güvenli, onurlu ve saygın bir hayat yaşayabilmesini mümkün kılmalıdır.

Bir yaklaşım insana “başarılı olmak istiyorsan bulunduğun yeri terk et” der.

Diğeri ise “bulunduğun yerde de iyi bir hayat yaşayabilmelisin” der.

Bence liberalizmin yeniden inşası ikincisini daha fazla ciddiye almak zorundadır.

Daha Büyük Değil, Daha Kabiliyetli Bir Devlet

Liberalizmin yeniden inşasında ikinci mesele devletin rolüdür. Son birkaç on yılda tartışmalar çoğu zaman devletin büyük mü küçük mü olması gerektiğine kilitlendi. Oysa vatandaş açısından daha temel bir soru bulunuyor: Devlet işini yapabiliyor mu?

Bir şehir ciddi konut sıkıntısı yaşarken yıllarca yeni konut üretilemiyorsa, mesele yalnız bütçenin büyüklüğü değildir. Büyük bir altyapı yatırımı mevzuat ve izin süreçleri içerisinde yıllarca sürünüyorsa, vatandaş devleti büyük veya küçük olmaktan önce işlevsiz olarak görmeye başlar.

Bu nedenle liberal devlet için daha doğru formül bana şu görünüyor:

Yüksek kapasite + hukuki sınırlama.

Devlet yol yapabilmeli, ruhsat verebilmeli, temel hizmetleri sağlayabilmeli ve aldığı kararları uygulayabilmeli; fakat bütün bunları hukuk çerçevesinde, yetkileri sınırlandırılmış ve hesap verebilir biçimde yapmalıdır.

Çünkü sınırlı devlet ile işlevsiz devlet aynı şey değildir.

Liberal demokrasinin meşruiyeti yalnız doğru prosedürlere değil, insanların o prosedürlerin sonunda bir şeylerin gerçekten yapılabildiğini görmesine de bağlıdır.

Toplulukları Yeniden Ciddiye Almak

İkinci yazıda liberalizmin insanı geleneksel baskılardan özgürleştirmesinin önemli bir kazanım olduğunu, fakat özgürleşmekle köksüzleşmenin aynı şey olmadığını söylemiştim. Bu ayrımı burada da korumak gerekir.

İnsan yalnız birey değildir. İnsan yalnız tercih yapan bağımsız bir birey değildir. Ailesi, inancı, mahallesi, mesleği, şehri ve kendisinden önce var olmuş toplumsal bağlar tarafından da şekillenir. Bu kurumlar elbette zaman zaman baskı üretebilir; fakat insanın kimliğini, sorumluluk duygusunu, dayanışma kapasitesini ve hayata anlam verme biçimini de büyük ölçüde onlar oluşturur.

Liberalizmin yapması gereken bu kurumları kutsamak değildir. Bireyin ayrılma, itiraz etme ve farklı yaşama hakkı her zaman korunmalıdır. Fakat aileyi, dini toplulukları, yerel dernekleri veya mesleki dayanışma ağlarını otomatik olarak geri kalmışlığın kalıntıları ya da bireysel özgürlüğün önündeki engeller olarak görme eğiliminden de vazgeçilmesi gerekir.

Modern liberal siyasetin bazı yorumları, bireyi koruma amacıyla zaman zaman aileyi, dini toplulukları ve geleneksel aidiyetleri başlı başına birer baskı kaynağı olarak görme eğilimine girdi. Oysa özgürlük, insanı ait olduğu her bağdan koparmak anlamına gelmemelidir. Liberalizm, insanların kendi iradeleriyle sürdürdükleri ailevi, dini ve toplumsal aidiyetlere gerçekten saygı göstermeyi; bireysel özgürlüğü korumakla bu aidiyetleri aşındırmak arasındaki farkı yeniden öğrenmelidir.

Yerel dernekler, dini kuruluşlar, mahalle örgütleri, sendikalar ve meslek kuruluşları bu nedenle yalnız “sivil toplum” açısından önemli değildir. İnsanların ait olabilecekleri, birlikte hareket edebilecekleri ve kendilerini yalnız birer birey değil ortak hayatın gerçek aktörleri olarak görebilecekleri alanlar oluştururlar.

Çoğulculuk Yetmez, Ortak Vatandaşlık da Gerekir

Liberalizmin kültürel meselede iki farklı görevi bulunuyor. Birincisi çoğulculuktur.

Francis Fukuyama’nın liberalizm savunusunun merkezinde de farklı iyi hayat anlayışlarına sahip insanların aynı toplum içerisinde barış içinde yaşayabilmesi vardır. Liberalizmin amacı insanların bütün önemli ahlaki meselelerde aynı düşünmesini sağlamak değil, anlaşmazlıklarına rağmen ortak hukuk düzeni altında yaşayabilmelerini mümkün kılmaktır.

Dindar ile seküler, şehirli ile kırsal, muhafazakâr ile progresif hayatın anlamı konusunda birbirinden çok farklı şeyler düşünebilir. Bu ilke yalnız azınlık veya yeni hayat tarzları için değil, geleneksel ve dini hayat biçimleri için de geçerli olmalıdır. Fakat burada ikinci bir görev daha vardır: ortak vatandaşlık.

Çünkü yalnız birbirimize karışmamak toplum kurmaya yetmez. Çoğulculuk farklı kalabilmemizi, ortak vatandaşlık ise farklı kalırken aynı siyasi topluma ait olabilmemizi gerektirir.

Bu nedenle liberalizm farklı kimlikleri korurken ortak bir “biz” üretme kapasitesini de kaybetmemelidir. Bir insanın kimliği dini, etnik, sınıfsal, mesleki, kültürel ve ideolojik aidiyetlerin birçok bileşiminden oluşabilir. Liberal demokrasi bunları ortadan kaldırmak zorunda değildir; fakat bunların üzerine ortak bir vatandaşlık kimliği daha ekleyebilmek zorundadır.

Temsil Krizinin Cevabı Yalnız Daha İyi Siyasetçiler Değildir

Serinin ilk yazısında şu cümleyi kullanmıştım: İnsanlar yalnız iyi yönetilmek istemezler; yönetimin bir parçası olduklarını da hissetmek isterler.

Bunun siyasi karşılığı oldukça önemlidir. Temsil krizinin çözümü yalnız daha iyi liderler veya daha popüler siyasetçiler değildir. İnsanların kendilerinin de siyaset yapabilecekleri ara kurumların bulunması gerekir.

Sendikalar bunun tarihsel örneklerinden biridir. Meslek örgütleri, yerel yönetimler, mahalle kuruluşları ve farklı sivil toplum yapıları da benzer işlev görebilir. İnsanlar burada yalnız taleplerini iletmez; örgütlenmeyi, müzakere etmeyi, lider seçmeyi ve başkalarıyla ortak hareket etmeyi öğrenir.

Elbette 20. yüzyılın bütün kurumlarını aynen geri getirmek mümkün veya gerekli olmayabilir. Platform ekonomisi, uzaktan çalışma ve parçalanmış işgücü yeni örgütlenme biçimleri gerektiriyor.

Fakat temel ihtiyaç değişmedi: İnsanların yalnız tüketici veya dört yılda bir oy kullanan seçmen değil, birlikte hareket edebilen siyasi özneler olabilecekleri kurumlara ihtiyacı vardır.

Yapay Zekâ: Liberalizmin Yeni Güç Meselesi

  1. yüzyıl liberalizmini gerçekten 21. yüzyıla ait kılacak meselelerden biri de yapay zekâdır.

Teknoloji politikası çoğu zaman inovasyonun ne kadar hızlı ilerleyebileceği üzerinden tartışılıyor. Fakat teknolojinin toplumsal etkisini yalnız hız veya verimlilik üzerinden değerlendirmek yeterli değildir.

Asıl soru şudur: Yeni teknoloji kimin gücünü artırıyor?

Daron Acemoğlu, David Autor ve Simon Johnson, 2026 tarihli Building Pro-Worker Artificial Intelligence çalışmalarında yapay zekânın yalnız emeğin yerine geçmek amacıyla değil, insanların uzmanlığını genişleten, yeni görevler yaratan ve çalışanların üretim sürecindeki değerini artıran biçimlerde de geliştirilebileceğini savunuyorlar.

Bir bakım çalışanının yaptığı işi tamamen otomatikleştirmeyi amaçlayan teknolojiyle, onun bilgiye erişimini, uzmanlığını ve karar verme kapasitesini artıran teknoloji aynı toplumsal sonucu üretmez. İkincisi üretkenliği artırırken çalışanın bilgisini ve değerini de yükseltebilir.

Burada devletin görevi hangi teknolojinin kullanılacağına tek tek karar vermek değildir. Fakat vergi teşvikleri, eğitim politikaları, kamu Ar-Ge harcamaları ve rekabet politikasıyla şirketlerin yalnız işçi tasarrufu sağlayan otomasyona değil, çalışanların kapasitesini genişleten teknolojilere yatırım yapmasını teşvik etmek mümkündür.

Çünkü yapay zekâ yalnız teknoloji politikası değildir.

21. yüzyıl liberalizmi teknolojiyi inovasyon meselesi olduğu kadar bir iktidar ve güç dağılımı meselesi olarak da görmek zorundadır.

Liberalizmin Toplumsal Temelini Yeniden Kurmak

Bütün bu tartışmanın sonunda mesele eski liberal merkeze geri dönmek veya liberalizm karşıtı alternatifleri taklit etmek değildir. İhtiyaç duyulan şey daha temeldir: liberalizmin toplumsal temelinin yeniden kurulması.

Hakların yalnız hukuk kitaplarında değil insanların hayatında anlam taşıdığı; ekonomik başarının yalnız yukarı doğru hareketlilikle ölçülmediği; devletin büyük olduğu için değil işini yapabildiği için güven verdiği; farklı hayat tarzlarının aynı siyasi toplum içerisinde yaşayabildiği ve insanların yalnız yönetilen değil siyasetin gerçek aktörleri olabildiği bir düzen.

Bu noktada üç yazının tartışmasını artık daha açık biçimde bir araya getirmek mümkün.

Nasıl Bir Liberalizm?

Bireysel hakları koruyan ama insanı yalnız birey olarak görmeyen; piyasayı kabul eden ama ekonomik başarının ölçüsünü yalnız büyümeye indirgemeyen; devleti hukukla sınırlayan ama onu işlevsiz bırakmayan bir liberalizm.

Farklı hayat tarzlarını koruyan ama ortak vatandaşlık fikrinden vazgeçmeyen; eğitimi önemseyen ama üniversite diplomasını insan değerinin ölçüsü hâline getirmeyen; İnsanları geleneksel otoritelerin keyfî baskısından koruyan ama aileyi, dini ve yerel toplulukları yalnız aşılması gereken kalıntılar olarak değil, insanın aidiyet, sorumluluk ve anlam dünyasının önemli kaynakları olarak gören bir liberalizm.

Teknolojik ilerlemeyi destekleyen ama teknolojinin kimin gücünü artırdığını sormaktan vazgeçmeyen; insanlara yalnız özgür olduklarını söylemekle yetinmeyip bu özgürlüğü kullanabilecekleri maddi, toplumsal ve siyasi şartları da önemseyen bir liberalizm.

Bana göre 21. yüzyıl liberalizminin yeniden inşası tam olarak böyle bir arayıştan geçiyor.

Son Söz

Bu serinin ilk yazısında liberalizmin hikâyesini kaybettiğini söylemiştim.

İkinci yazıda o hikâyenin kahramanının giderek daraldığını tartıştım.

Üçüncü yazının sonunda ise vardığım nokta şu:

Liberalizmin ihtiyacı yeni bir hikâye yazmaktan önce, o hikâyeye yeniden daha fazla insanı dahil etmektir.

Bunun için bireysel özgürlüklerden vazgeçmek gerekmiyor. Tam tersine, liberalizmin verdiği sözleri daha fazla insan için gerçek hâle getirmek gerekiyor: ekonomik haysiyet, siyasi söz hakkı, toplumsal aidiyet ve farklılıklarımıza rağmen aynı siyasi toplumun parçası olduğumuz duygusu.

Çünkü liberal demokrasi yalnız özgür insanlara ihtiyaç duymaz.

Kendilerini o düzenin sahibi hisseden özgür insanlara ihtiyaç duyar.