Yangını Düşünme Biçimimiz
- Tarih:
Orman yangınlarının en ürkütücü tarafı alevler değildir. Korkutucu olan aynı alevleri her yıl yeniden görmemize rağmen, her defasında şaşırmayı başarmamızdır. Temmuz 2026 boyunca Türkiye’nin güneybatısında ormanlar yeniden yandı. Muğla’nın Fethiye ve Seydikemer ilçelerinde alevler yerleşim alanlarına yaklaştı, evler zarar gördü, tahliyeler yapıldı ve hava araçları günler boyunca yangınlara müdahale etti. Ayın sonunda Seydikemer’de yol kenarındaki ormanlık alanda ilerleyen yangına helikopterlerle su bırakılıyordu. Muğla’daki yangınlardan birinde yaklaşık 200 hektar orman alanının zarar gördüğü resmî olarak açıklandı.
Aynı günlerde Avrupa’nın başka yerlerinde de gökyüzü benzer renklere büründü. Avrupa Orman Yangını Bilgi Sistemi, 15 Temmuz itibarıyla 2026’da Avrupa Birliği sınırları içinde 1.083 yangın ve 167 bin hektarı aşan yanmış alan kaydetmişti. Bu değer, 2025’in olağanüstü düzeyinin altında olsa da son yirmi yıl ortalamasının üzerinde. Temmuzun sonunda tablo daha ağırlaştı: Fransa ve İspanya başta olmak üzere Avrupa genelinde yüz binlerce hektar yanmış, yüz binlerce kişi tahliye edilmişti.
Bu rakamlar önemlidir. Fakat yangınlar hakkında düşünme biçimimiz yalnızca hektar hesabına indirgenirse, rakamların gösterdiği kadar gizlediği de olur. Çünkü yanan alanı ölçmek kolaydır. Kaybolan toprağın yapısını, bozulan su döngüsünü, parçalanan habitatları, ölen canlıları, atmosfere yayılan kirleticileri, yerinden edilen insanları ve onlarca yıl sürebilecek ekolojik iyileşmeyi tek bir sayıya dönüştürmek daha zordur. Belki de bu nedenle yangınları esas olarak görüntüler üzerinden kavrıyoruz.
Kızıl bir gökyüzü, bir yamaç boyunca ilerleyen alevler, evinden ayrılan insanlar, su bırakan uçaklar, is içinde çalışan görevliler. Sonra her yangında aynı cümleler duyuluyor: “Yangın kontrol altına alınmaya çalışılıyor”, “Rüzgâr müdahaleyi güçleştiriyor”, “Soğutma çalışmaları sürüyor”. Bu cümleler artık haber metni olmaktan çıktı. Yaz mevsiminin tekrarlanan rutinlerine dönüştü. Önce dehşete kapılıyoruz. Sonra suçlu arıyoruz. Ardından uçak ve helikopter sayılarını tartışıyoruz. Yangın söndürülünce gündem değişiyor. Sonbahar geldiğinde yalnızca ağaçlar değil, sorularımız da soğuyor. Bir sonraki yaz aynı şaşkınlığı yeniden üretiyoruz. Garip olan yangının tekrar etmesi değildir. Garip olan, tekrar eden bir olayı hâlâ istisna gibi anlatmamızdır.

Yanlış olmayan yanlış soru
Her büyük yangından sonra ilk sorulardan biri şudur: Yangını kim çıkardı?
Soru meşrudur. Yangın insan ihmaliyle başlamışsa sorumlular bulunmalıdır. Kasıt varsa soruşturulmalıdır. Elektrik hattı, tarımsal faaliyet, yol kenarına atılan bir izmarit veya başka bir insan eylemi söz konusuysa bunun bilinmesi gerekir. Fakat meşru bir soru, aynı zamanda yetersiz olabilir. “Kim çıkardı?” sorusu yangının başlangıç noktasını açıklar. Yangının neden devasa bir felakete dönüştüğünü tek başına açıklamaz.
Bir kıvılcım ile binlerce hektarlık yangın arasında görünmeyen bir sistem vardır: kurumuş bitki örtüsü, düşük nem, güçlü rüzgâr, yüksek sıcaklık, arazi yapısı, yakıtın miktarı ve sürekliliği, yerleşim alanlarının konumu, müdahale olanakları ve geçmiş arazi yönetimi.
Kıvılcım yalnızca bu sistemin son düğmesine basar. Biz ise çoğu zaman yalnızca düğmeye basan parmağı konuşuruz. Bu yaklaşım psikolojik açıdan anlaşılabilir. Tek bir fail bulmak, karmaşık bir sistemi anlamaktan daha kolaydır. Fail varsa öfkemizin yönü bellidir. Sistem varsa sorumluluk dağılır; merkezi ve yerel yönetimlere, arazi planlamasına, enerji altyapısına, ormancılık uygulamalarına, yerleşim tercihlerine ve bireysel davranışlara kadar uzanır. Kibrit basit bir açıklamadır. Yangın rejimi ise rahatsız edici derecede karmaşıktır.
Yangını tek bir olay olarak değil, bir rejim olarak düşünmek gerekir. Yangın rejimi, yangınların ne sıklıkta çıktığını, hangi mevsimde gerçekleştiğini, ne kadar alanı etkilediğini, hangi şiddete ulaştığını ve ekosistemin nasıl tepki verdiğini birlikte ifade eder. Akdeniz havzasında ateş yeni değildir. Bazı ekosistemler tarihsel yangın döngüleri içinde gelişmiş, bazı bitkiler yangın sonrasında sürgün verme veya tohumlarını açma gibi uyum mekanizmaları kazanmıştır. Fakat buradan “yangın doğaldır, dolayısıyla sorun yoktur” sonucu çıkmaz. Bir ekosistemin belirli yangınlara uyumlu olması, her sıklıktaki ve her şiddetteki yangına dayanabileceği anlamına gelmez. Kalp atışı doğaldır. Fakat ritmi bozulduğunda aynı hareket hastalığın işaretine dönüşür. Yangın için de mesele ateşin varlığından çok ritmidir.
Bilimsel çalışmalar, insan kaynaklı iklim değişikliğinin 1979’dan bu yana dünyanın birçok bölgesinde sıcak, kuru ve rüzgârlı “yangın havası” koşullarının sıklığını ve şiddetini artırdığını gösteriyor. Akdeniz’de yangın havasının tarihsel değişkenlik sınırlarının dışına çıkmaya başladığı bildiriliyor. Bununla birlikte yangınların gerçek davranışını yalnızca iklim belirlemiyor; bitki örtüsü, yakıt miktarı, insan kaynaklı tutuşmalar, arazi kullanımı ve söndürme politikaları sonuç üzerinde birlikte etkili oluyor.
2026 yazı bu birleşimin somut bir örneğini sundu. Batı Avrupa, haziran ayında bölgesel ölçekte rekor sıcaklıklarla karşılaştı. Temmuz sonunda yapılan güncel çalışmalar insan kaynaklı iklim değişikliğinin yangına elverişli sıcak, kuru ve rüzgârlı koşulları güneybatı Fransa’da yaklaşık iki kat, İspanya’nın orta kesimlerinde ise çok daha yüksek oranda olası hâle getirdiğini bildirdi. Ancak araştırmacılar, iklim etkisinin arazi ve orman yönetiminin önemini ortadan kaldırmadığını da özellikle vurguladı. İklim değişikliği yangını tek başına başlatmaz veya büyütmez. Fakat kibritin düştüğü zemini daha kuru hâle getirir.

Söndürme başarısının paradoksu
Yangın sırasında uçak sayısını sormak yanlış değildir. Hava filosu, kara ekipleri, erken tespit sistemleri ve hızlı müdahale kapasitesi zorunludur. Bir yerleşim alevlerin tehdidi altındayken “asıl mesele uzun vadeli arazi yönetimidir” demek, yanan eve yangın sigortası broşürü uzatmak kadar anlamsız olur. Önce yangın söndürülmelidir. Fakat tartışma yalnızca söndürme kapasitesine indirgenirse başka bir tuzağa düşeriz. Yangın yönetimini, yangın başladıktan sonra yapılan işlemlerden ibaret sanırız.
Akdeniz iklimine sahip bölgeleri inceleyen araştırmacılar bu durumu “yangınla mücadele tuzağı” olarak tanımlıyor. Her küçük yangının hızla bastırılması kısa vadede başarı gibi görünür; ancak arazi ölçeğinde yanıcı biyokütlenin birikmesine katkıda bulunabilir. Aşırı sıcak, kurak ve rüzgârlı bir günde yangın çıktığında ise biriken yakıt, söndürme kapasitesini aşan daha büyük ve şiddetli yangınlara zemin hazırlayabilir. Bu nedenle yangın politikasının yalnızca bastırmaya değil, yakıt ve arazi yönetimine, toplumsal dayanıklılığa ve önlenen sosyoekolojik kayıplara göre değerlendirilmesi öneriliyor.
Buradaki paradoks açıktır. Her yangını mümkün olan en kısa sürede söndürmek zorundayız. Ama yalnızca yangın söndürerek daha güvenli bir peyzaj kuramayız. Bir sağlık sisteminin başarısını yalnızca hastane büyüklüğü, sayısı veya yoğun bakım yataklarının sayısıyla ölçmek ne kadar eksikse, yangın yönetimini yalnızca uçak ve helikopter sayısıyla ölçmek de o kadar eksiktir. Hastaneler hayat kurtarır. Fakat toplum sağlığı, insanların hastaneye düşmesini azaltmayı da gerektirir. Yangın uçakları hayat ve orman kurtarır. Fakat yangın riski, uçaklar havalanmadan çok önce oluşur.
Boşalan kırsal, dolan orman
Yangınların yalnızca daha sıcak yazların sonucu olduğunu söylemek rahatlatıcıdır. Çünkü iklim değişikliği küresel bir sorundur ve küresel sorunlar bireysel veya yerel sorumluluğu kolayca görünmez kılar. Oysa Akdeniz coğrafyasındaki yangın sorununun önemli bir bölümü arazinin nasıl değiştiğiyle ilgilidir. Kırsal nüfusun azalması, bazı tarım ve otlatma faaliyetlerinin terk edilmesi, tarla ve mera sınırlarının çalılık veya genç ormanlarla kaplanması, geçmişte parçalı olan peyzajı daha kesintisiz bir yanıcı örtüye dönüştürebilir. Bu nedenle ‘orman alanı arttı’ cümlesi tek başına ekolojik bir başarı göstergesi değildir. Söz gelimi Avrupa’nın bazı ülkeleri kırsal nüfus kaybını yalnızca demografik bir sorun olarak izlemekle yetinmemektedir. İtalya’nın Sardinya gibi bölgelerinde küçük yerleşimlerde ilk konut satın alınması veya yenilenmesi için hibeler veriliyor; İspanya kırsal istihdamı, girişimciliği, ulaşımı ve temel hizmetleri güçlendiren programlarla yeni nüfus çekmeye çalışıyor; İsviçre’de ise Albinen gibi bazı belediyeler, uzun süreli ikamet ve konut yatırımı koşuluyla taşınan ailelere doğrudan mali destek sunuyor. Bunlar basında sıklıkla “köyde yaşayana maaş” biçiminde sunulsa da gerçekte çoğu, geçici ve koşullu yerleşim teşvikleridir. Yine de arkasındaki düşünce önemlidir. Kırsalda insan bulunması yalnızca nüfus istatistiği meselesi değildir. Süren tarım, hayvancılık ve arazi bakımı, terk edilmiş alanların kesintisiz çalılık ve yanıcı biyokütleye dönüşmesini sınırlayabilir. Başka bir ifadeyle, kırsal nüfusu korumak bazı bölgelerde sosyal politikanın yanında yangın riskini azaltan dolaylı bir peyzaj yönetimi aracı da olabilir. Ancak bu ilişki otomatik değildir; plansız yerleşim orman-kentsel arayüzü genişleterek tutuşma ve maruziyet riskini tersine artırabilir.
Daha önce ifade edildiği gibi “orman alanı arttı” cümlesi tek başına ekolojik bir başarı göstergesi değildir. Nasıl bir orman? Hangi türlerden oluşuyor? Yaş ve yapı çeşitliliği nedir? Yerleşimlere ne kadar yakın? Alt tabakadaki kuru biyokütle ne durumda? Peyzajda yangının ilerlemesini yavaşlatabilecek tarım, mera veya düşük yakıtlı alanlar var mı?
Orman yalnızca ağaç sayısı değildir. Belirli bir alanda biriken biyokütlenin yapısı, sürekliliği ve nem durumu da yangının davranışını belirler. Türkiye açısından bu mesele özellikle önemlidir. 2026’da yayımlanan Güney Avrupa ölçekli bir çalışma, kuraklık, peyzaj yanıcılığı ve orman-yerleşim arayüzündeki büyümenin aynı yönde ilerlediği yangın sıcak noktalarının Anadolu biyocoğrafik bölgesinde yoğunlaştığını bildirdi. Bu bulgu tek başına gelecekte hangi ilin yanacağını söylemez; fakat sorunun yalnızca sahil şeridindeki birkaç hassas ormandan ibaret olmadığını gösterir.
Ormana yaklaşan şehir
Modern yangınların bir bölümü ormanda başlayıp yerleşime ulaşmıyor. Orman ve yerleşim zaten uzun süredir birbirine doğru ilerliyor. Bilimsel literatürde orman-kentsel arayüz olarak adlandırılan bu alanlar, yapıların doğal veya yarı doğal bitki örtüsüyle temas ettiği ya da iç içe geçtiği bölgelerdir. Dünya kara alanının küçük bir bölümünü kaplamalarına rağmen milyarlarca insan bu arayüzlerde yaşıyor. Avrupa, orman-kentsel arayüzün en yaygın olduğu bölgelerden biridir. Bu arayüz yalnızca evlerin yangına maruz kalması demek değildir. Daha fazla yol, enerji hattı, araç, insan hareketi ve rekreasyon faaliyeti; daha fazla potansiyel tutuşma kaynağı anlamına da gelebilir. Aynı zamanda yangın sırasında önceliklerin değişmesine neden olur. Ekipler yalnızca ormanı değil, evleri, insanları, hayvanları ve altyapıyı korumak zorunda kalır. Bu noktada yangın artık yalnızca ormancılığın konusu değildir. Şehir planlamasının, yapı güvenliğinin, enerji altyapısının, afet yönetiminin, halk sağlığının ve çevre mühendisliğinin ortak sorunudur.
Fakat biz tartışmayı yine uçak sayısına geri döndürürüz. Çünkü uçağın görüntüsü vardır. İmar kararının görüntüsü yoktur.
İklim değişikliği: açıklama mı, mazeret mi?
İklim değişikliğini görmezden gelmek bilimsel açıdan savunulamaz. Daha sıcak atmosfer bitkilerden ve topraktan daha fazla su çekebilir. Sıcak hava dalgaları, kuraklık ve düşük nem yangının başlaması ve yayılması için daha elverişli koşullar oluşturabilir. Yangın mevsimleri uzayabilir; geçmişte nadir görülen aşırı yangın davranışları daha sık ortaya çıkabilir. Fakat “iklim değişikliği” ifadesi bazen açıklama olmaktan çıkıp mazerete dönüşür. Sanki iklim değiştiği için yapılabilecek hiçbir şey kalmamış gibi. Sanki her büyük yangın kaçınılmazmış gibi. Bu doğru değildir.
İklim değişikliği tehlikeyi büyütür; fakat tehlikenin afete dönüşmesi maruziyet ve kırılganlığa bağlıdır. Aynı hava koşulları, farklı peyzajlarda ve farklı hazırlanmış topluluklarda aynı sonucu üretmez. Yakıt azaltma, kontrollü yakma, uygun otlatma, yangına dirençli peyzaj mozaikleri, yapı çevresinde savunulabilir alanlar, enerji hatlarının bakımı, erken uyarı, tahliye planları ve risk odaklı imar kararları kaybı azaltabilir.
Her yöntem her ekosisteme uygulanamaz. Kontrolsüz veya yanlış tasarlanmış yakıt temizliği biyolojik çeşitliliğe zarar verebilir. Aşırı otlatma toprağı bozabilir. Geniş yangın şeritleri habitatları parçalayabilir. Kontrollü yakma uygun meteorolojik koşullar, eğitimli personel ve toplumsal kabul gerektirir. Dolayısıyla çözüm “ormanı temizlemek” kadar basit değildir. Bilimsel, bölgesel ve uzun vadeli yönetim gerekir.
Hektarların ahlakı
Yangın sona erdiğinde başarıyı nasıl ölçüyoruz? Kaç saatte kontrol altına alındı? Kaç sorti yapıldı? Kaç hektar yandı? Bunlar gereklidir. Fakat yeterli değildir.
Aynı büyüklükteki iki yanmış alan aynı kaybı temsil etmeyebilir. Biri seyrek çalılık, diğeri yaşlı bir orman olabilir. Biri hızla yenilenebilen bir ekosistem, diğeri erozyona açık dik bir havza olabilir. Biri yerleşimlerden uzak, diğeri içme suyu havzasının üzerinde olabilir. Yanmış alanı tek başarı ölçütü hâline getirdiğimizde, yangını yalnızca geometrik bir olay gibi ele alırız.
Oysa yangın ekolojik ve toplumsal bir olaydır. Daha doğru soru, yalnızca “ne kadar alan yandı?” değildir. Hangi ekosistem hizmetleri kaybedildi? Toprak ne kadar zarar gördü? Su kalitesi nasıl etkilenecek? Habitat bağlantısı bozuldu mu? Kaç insan dumana maruz kaldı? Hangi yerleşimler tahliye edilemedi? Aynı bölgede yeniden yangın çıkma riski arttı mı? İyileşme kaç yıl sürecek?
Yangın yönetiminde asıl başarı, mümkün olan en küçük yanmış alanı üretmekten ibaret değildir. Önlenen can kaybı, azaltılan ekolojik zarar, korunan yerleşim ve iyileşme kapasitesi de hesaba katılmalıdır. Çünkü bazen küçük bir yangın büyük bir kayıptır. Bazen kontrollü ve düşük şiddetli bir yangın ise daha büyük bir felaketi önleyebilir. Ateşin ahlakı hektarla ölçülemez.
Felaketin normalleşmesi
Her yaz yangın görüntülerini izlemek bizi yangın konusunda daha bilinçli yapmış olabilir. Ama daha duyarlı yaptığından emin değilim. Tekrar, insan zihninde garip bir etki yaratır. İlk görüntü şok eder. Onuncusu tanıdık gelir. Yüzüncüsü arka plana karışır. Tehlike ortadan kalkmaz; yalnızca ona verdiğimiz dikkat azalır. Böylece felaket normalleşir.
Normalleşme, yangınları önemsiz görmek değildir. Tam tersine, birkaç gün boyunca yoğun biçimde önemseyip ardından aynı koşulları üretmeye devam etmektir. Sosyal medyada alevleri paylaşırız. Söndürme ekiplerini överiz. Sorumluları lanetleriz. Sonra ormanla iç içe yeni yapılar inşa eder, kuru otların arasında bakım yapılmamış enerji hatlarını unutur, kırsal peyzajın dönüşümünü izler ve bir sonraki sıcak hava dalgasını bekleriz.
Bu nedenle yangınların toplumsal işlevi tuhaflaşır: Her yangın bize sistemin çalışmadığını gösterir, fakat aynı zamanda sistemin değişmeden devam etmesini sağlar. Tepkimizi birkaç günlük öfke içinde tüketiriz. Yangın sönerken değişim talebi de söner. Felaket görülür hâle gelir. Onu üreten düzen görünmez kalır.
Daha fazla uçak mı, başka bir akıl mı?
Elbette daha fazla ve daha yetkin söndürme kapasitesi gerekebilir. Yangınların büyüme hızının arttığı koşullarda hava araçları, eğitimli personel, gece operasyonları, uydu ve sensör sistemleri yaşamsal önemdedir. Yanlış ikilik kurmaya gerek yoktur. Mesele “uçak mı, önleme mi?” değildir. İkisi de gereklidir. Sorun, önlemeyi kamuoyunun ve bütçenin görünmez kalemi hâline getirip bütün başarı beklentisini söndürme filosuna yüklemektir. Bir yangın söndürme uçağının fotoğrafı çekilebilir. Bakımlı bir enerji hattının, doğru verilmiş bir imar kararının, azaltılmış yakıt sürekliliğinin veya başarıyla işlemeyen bir tutuşma kaynağının fotoğrafı çekilemez. Önleme bu yüzden siyaseten nankördür. Başarılı olduğunda ortada gösterilecek bir felaket yoktur. Belki de çağdaş yönetimin temel açmazı budur: Gerçek başarı, haber değeri taşımaz. Yangın çıkmayınca canlı yayın yapılmaz. Tahliye gerekmeyince kahramanlık hikâyesi oluşmaz. Alevler yerleşime ulaşmayınca hangi planlama kararının işe yaradığını kimse konuşmaz. Böylece görünür kahramanlığı, görünmeyen tedbire tercih ederiz. Yangını söndüren sistemi alkışlarız. Yangının büyümesini engelleyen sistemi fark etmeyiz.
Yangını düşünmek
2026 yazı bize yeni bir şey öğretmedi. Sorun da tam olarak budur. İklim değişikliğinin yangın havasını ağırlaştırdığını biliyoruz. Arazi terk edilmesinin ve yakıt birikiminin bazı bölgelerde tehlikeyi büyüttüğünü biliyoruz. Orman-kentsel arayüzün genişlediğini biliyoruz. İnsan faaliyetlerinin çok sayıda yangının başlangıcında rol oynadığını biliyoruz. Yalnızca söndürmeye dayalı politikanın sınırlarını biliyoruz.
Bilgi eksikliği yaşamıyoruz. Bilginin yönetim ve davranışa dönüşmemesi sorununu yaşıyoruz. Her yangından sonra aynı bilgileri tekrar ediyoruz. Ancak bir gerçeğin çok kez söylenmesi, onun toplumsal olarak kavrandığı anlamına gelmez. Belki de “yangını düşünmek”, alevler görünür olduğunda konuşmak değildir. Alevler henüz yokken karar vermektir. Bir yol geçirilirken. Bir enerji hattı kurulurken. Bir konut alanı planlanırken. Bir köy boşalırken. Bir tarım alanı terk edilirken. Bir ormanın tür ve yaş yapısı değiştirilirken. Bir bütçe hazırlanırken. Bir sıcak hava dalgası yaklaşırken.
Yangın başladığında düşünmek için artık geçtir. O aşamada yapılması gereken düşünmek değil, müdahale etmektir. Asıl düşünme, yangından önce gerçekleşir. Bir orman tek bir kibritle yanmaz. Kuruyan bitkiler gerekir. Biriken yakıt gerekir. Sıcaklık gerekir. Rüzgâr gerekir. Yanlış arazi kullanımı gerekir. Yerleşimlerin ormana yaklaşması gerekir. İhmal gerekir. Bazen kasıt gerekir. Sonunda bir kıvılcım düşer. Biz ise yalnızca kıvılcımı konuşuruz.
Orman yangınlarının en acı tarafı, ağaçların yanması değildir. Bir toplumun her yaz aynı felaketi yeniden yaşayıp onu hâlâ istisna sanmasıdır. Yangınları yalnızca söndürmeye odaklanan toplumlar, her yıl daha fazla yangın söndürmeyi öğrenir. Yangını üreten koşulları değiştiren toplumlar ise zamanla daha az yangın söndürmek zorunda kalır. Aradaki fark yalnızca teknoloji değildir. Yangını düşünme biçimimizdir.




