Önceliklerimiz Öncelediklerimiz, Öne Aldıklarımız, Arkaya Sakladıklarımız
- Tarih:
Öncelikler, bizi biz yapan aynadır. Kiminin aynasına baktığınızda adalet görünür, kiminin aynasına baktığınızda menfaat. Bugün dünya gözlerimizin önünde yangın yerine dönmüşken, hâlâ teferruatın peşinde koşmak sadece bir gaflet değil; aynı zamanda hiyanetin en çıplak hâlidir. Çünkü insan, yangının ortasında süsünü düzeltmeye kalkarsa aslında neyi önemseyip neyi önemsizleştirdiğini de ele verir. Bir millet yahut bir fert, önceliklerini kaybettiği an, yavaş yavaş kendini de kaybetmeye başlar. gibi…
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Mekkeli ve Gatafanlı müşriklere karşı Medine’de savunma savaşı verirken, şehrin etrafına hendek kazdırmıştı. Zaman kısıtından dolayı hendeğin bir bölümü yeterli genişlik ve derinlikte kazılamamıştı. Müşrikler bu zayıf noktayı fark edince oraya yoğun bir hücum başlattılar. Öyle ki, Rasulullah (s.a.v.) ve sahabeler sabah namazı dahil olmak üzere yatsıya kadar hiçbir namazı kılmadılar/kılamadılar.
Şimdi bir düşünün: Tam o esnada biri çıkıp, “Ey Müslümanlar! Sizin için çok güzel bir mescid inşa ettim, haydi gelin beraberce namaz kılalım!” dese, bu kişi ne yapmış olur? Yaptığı işi sıradan bir mantık ve fıkıhla değerlendirirsek, mescit yapmak ve insanları namaza davet etmek son derece hayırlı bir amel olarak görülür. Ancak malumunuz, bu kişi önceliği dikkate almadığı için ya ahmaklıkla ya da hainlikle suçlanır.
İslam’dan önce, Efendimiz’in gençlik yıllarında, Kâbe-i Şerif yağmurlar ve diğer etkenlerle yıkılmaya yüz tutmuştu. Mekkeliler yaptıkları istişareler sonucu Beytullah’ı yıkıp yeniden inşa etme kararı aldılar. Tam o sırada, inşaat malzemesi yüklü bir Bizans gemisi Cidde sahillerine vurdu ve Mekkeliler bu malzemeleri satın aldı. İnşaat sırasında malzeme yetersiz geldiği için, bugün “Hatim” dediğimiz bölüm (aslında Kâbe’nin içi olması gerekirken) dışarıda kaldı.
Mekke fethedildikten sonra Rasulullah (s.a.v.) bu durumu düzeltmek istedi. İbn Hacer el-Askalânî’nin Fethu’l-Bârî adlı eserinde belirtildiği üzere, Peygamberimiz (s.a.v.) Kâbe’yi eski temelleri üzerine yeniden inşa etmeyi arzu etmiş, ancak toplumun bunu yanlış anlayabileceğinden endişe ederek bu adımı atmamıştır. Bir yanlış veya eksiklik düzeltilirken, ondan daha büyük bir sorun ortaya çıkacaksa, o eksiklik olduğu gibi bırakılır. Aslolan, Kâbe’nin insanların gözündeki değerinin zedelenmemesidir; duvarların eksik olması ise teferruattır.
Peygamber Efendimiz hutbeyi cuma namazından sonra okurdu. Emevîler döneminde insanlar namaz kılınır kılınmaz camiden çıkıp gitmeye başlayınca, hutbe namazdan önce okunmaya başlandı. Şimdi, bu uygulamayı düzeltmek gerekir diye düşünebiliriz. Fakat acaba bu düzeltme, insanların dine bakışını nasıl etkilerdi? “Bu din Emevîler’den sonra bozulmuş” derler mi? El cevap: Derler. Zaten bir kısım düzler bunu söylüyor.
Bir başka örnek: Elinde sadece yarım ekmek var ve açlıktan ölmek üzere olan iki kişi bulunuyor. Biri annen, diğeri ise bir arkadaşın. Ekmeği arkadaşına verip onun hayatını kurtarsan, sevap mı kazanırsın yoksa günah mı? Tabii ki önceliğin annen olması gerektiği için büyük bir vebal altına girersin.
İşte bu örnekler, hayatımıza “öncelikler fıkhı” kavramını sokuyor. Yani sosyal hayat matematiğe benzemez. Yapmamız gerekenden başka bir şeyler yapınca +5 kazanmak yerine +3 kazanmış olmuyoruz. +5 kazanmayı tercih etmezsek, bu bizi vebale sokar ve aslında çok şey kaybetmiş oluruz.
Demek ki bir eylemin doğruluğu, şartlara göre değişir. Nitekim İmam Şâfiî hakkında “iki mezhepli imam” denmiştir. Bağdat’ta iken verdiği hükümlerle, Mısır’a gittikten sonra verdiği hükümler farklı olmuştur. Çünkü öncelikleri değişmiştir.
Önceliklerin değişmesi konumdan konuma değişebileceği gibi, kişiden kişiye de değişebilir. Çobanın biri koyunlarını otlatırken bir ağacın dibinde uyuya kalmış. Bu sırada bir kurt sürüye saldırmış, yakaladığı koyunu boğazlıyor. Bu sırada hemen yakındaki tarlada çalışan kadınlar durumu farketmişler ve başlamışlar, ah bir erkek olsa, ah bir erkek olsa diye bağırmaya. Bu gürültü ile çoban uyanmış, uyku sersemi koşmuş kadınların yanına. Başlamış O da kadınlarla beraber bağırmaya; Ah bir erkek olsa, ah bir erkek olsa…
Önceleme ile ilgili bir başka yanılgı bir eylemi/davranışı gereğinden fazla, âdeta sırıtırcasına önde tutmaktır. Bunu öncelikler fıkhında yapılan bir hata olarak görmek mümkün değil.
Bilinç veya bilinçaltı, herhangisi ise, işlenen bir cürmü, eksiği saklamak için kullanır.
Zaman zaman kendimizi de bu hatanın içinde bulabiliriz. Belirttiğim gibi bu iş illa bilinçli yapılır demiyorum. Bilinçaltımızın çok değişik bir çalışma şeklinin oldugu herkesce malum. Yolda giderken bir fakire para verince artık bize bazı kusurları işleme hakkı verilmiş gibi hissedebiliriz. Gece teheccüde kalkınca birazcık dedikodu yapabilir mişiz gibi gelir. Buna Muhammed Kutup aldatıcı dindarlık der.
Bunun gibi herhangi bir davranışı gereğinden çok öne çıkarmanın psikolojik alt yapısını incelemek için bir hikâye anlatayım. Tabii bu hikâye aşırı uç bir örnek olacak ama bir şeyi farkına varma aşamasında uç örnekler her zaman kalıcı etki bırakır.
Adamın biri, şeyhinin yanında durmadan karısının ne kadar namuslu olduğunu anlatır dururmuş. Bir gün şeyh efendi dayanamamış. “Evladım, senin hanım seni aldatıyor olmasın sakın?” demiş. “Olur mu efendim, bizim hanım eve erkek sinek bile sokmaz!” demiş, demesine de içine bir kurt düşmüş. Eve varmış, hanımına iki haftalığına şehir dışına çıkacağını belirtip helalleşip kapıdan çıkmış ve yakın bir yere saklanıp pusuya yatmış. Adam gider gitmez kadın eve aşığını çağırmış. Bunu gören adam memleketini terk edip uzak diyarlarda bir konakta bahçıvan olarak işe girmiş. Yıllar geçmiş, adam ihtiyarlamış. Bir gün konakta, konağın hanımının bir mücevheri çalınmış ama bir türlü bulunamamış. Konağın sahibi, “Bir de şu ihtiyara soralım,” demiş. Bizim ihtiyar, “Konakta kimler var, anlatın bakalım,” demiş. Herkesi saymışlar, bir de “cıngıllı derviş”ten bahsetmişler. İhtiyar, “Neden dervişe cıngıllı diyorsunuz?” demiş. “Derviş o kadar takvalı ki, koridorlarda dolaşırken herhangi bir kadına rastlamamak için ayağında çanla gezer,” demişler. “Tamam,” demiş ihtiyar, “Mücevher cıngıllı dervişin odasındadır.” “Olur mu, böyle takvalı biri, hiç hırsızlık yapar mı?” demişler ama yine de gidip odasına bakmışlar. Gerçekten de mücevheri çalan cıngıllı derviş imiş.
Günümüzde insanlığı âdeta bir turnusol kâğıdı gibi ikiye ayıran Gazze meselesi, tüm önceliklerimizi teferruata atan büyük bir imtihan oldu. Acısını kemiklerimize kadar hissettiğimiz bu soykırım, Cemil Meriç’in ifadesiyle insanları “namuslular” ve “namussuzlar” olarak ikiye ayırdı.
Kimimiz Derviş olmuş, takmışız ayağımıza çanı, cıngıllı cıngıllı geziyoruz.
Kimimiz elimizde değnek çoban olmuşuz kadınlarla beraber, Ah bir erkek olsa, ah bir erkek olsa diye bağırıyoruz.
Vesselam..



