Sabit Kimliklerden Esnek Aidiyetlere
- Tarih:
İdeoloji, en yalın haliyle, insanların dünyayı anlamlandırmak ve siyasal tutumlarını belirlemek için başvurdukları fikirler bütünü olarak ifade edilir. Fransız Devrimi’nden bu yana Batı siyasetinde liberalizm, sosyalizm, muhafazakârlık gibi büyük ideolojiler siyasete yön verdi. 20. yüzyılın ikinci yarısında bu “büyük ideolojiler” yerel ve küresel akımlarla çeşitlendi. Türkiye de bu küresel dalgadan elbette etkilendi. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan Batıcılık, İslamcılık, Türkçülük, modernleşme eksenleri, yer yer çatışarak, yer yer birleşerek bugüne kadar geldi.
Cumhuriyet’in erken döneminde Kemalizm/Atatürkçülük ulus-devlet inşasının taşıyıcısı oldu. 1950’lerden sonra muhafazakârlık siyasetin güçlü damarlarından birini oluşturdu. 1960 – 70’ler Türkiye’sinde sosyalizm, İslamcılık ve ülkücülük farklı bir şekil alarak Türkiye siyasetinde etkili olmaya başladı. 1980 sonrası neoliberal dalga ile birlikte liberal kimlik kısmi bir görünürlük kazandı. 2000’ler ise ideolojilerin iç içe geçişinin hızlandığı bir dönem oldu. Bir zamanlar birbirine karşıt görülen fikirler ittifaklar içinde yan yana gelebildi. Olmaz denilenler oldu.
Bugün geldiğimiz noktada siyasi partiler hâlâ ideolojik kimliklere yaslanıyor. Ancak son dönem saha çalışmalarından elde edilen bulgular ise ideolojilerin sabit değil de hareket halinde olduğunu gösteriyor. Yani Atatürkçü biri aynı anda milliyetçi olabiliyor ya da muhafazakâr olarak kendini tanımlayan bir seçmen kendisini İslamcı değil de, sosyal demokrat çizgiye yakın görebiliyor. İttifakların çeşitlendiği bir ortamda ideolojilerin farklı devinimler yaşamasına şahitlik ediyoruz bir bakıma.
2018 yılından bu yana her ay düzenli olarak gerçekleştirdiğimiz Türkiye Endeksi Gündem Araştırması kapsamında vatandaşlara şu basit ama derinlikli soruyu soruyoruz: “Kendinizi ideolojik olarak en çok nasıl tanımlarsınız?” Bu soru, aslında toplumun zihinsel haritasını önümüze seriyor. Çünkü insanlar kendilerini hangi ideolojik kimlikle ifade ediyorlarsa, o dönemin ruhunu da orada yakalamak mümkün oluyor.
Gözlemlediğimiz kadarıyla; Türkiye’de ideolojik kimlikler, ekonomik krizlerden seçimlere, dış politikadaki gelişmelerden toplumsal olaylara kadar gündemin sıcaklığına son derece duyarlı olabiliyor. Seçim atmosferinde bir ideoloji bir anda yükselebiliyor ya da bir kriz anında başka bir kimlik öne çıkabiliyor. Buna karşılık daha sakin, daha “stabil” dönemlerde ideolojik tercihler de daha dengeli, daha rasyonel bir çizgi izliyor. Yani toplumsal dalgalanmalar, vatandaşın ideolojik aidiyetlerinde dönemlik yansımalara sebep olabiliyor.
Bu nedenle Ocak 2023’ten Temmuz 2025’e kadar elde ettiğimiz verileri bir bütün olarak ele almak, yalnızca geride kalan dönemi anlamak açısından değil, önümüzdeki süreci doğru okuyabilmek için de büyük önem taşıyor. Çünkü bazen bildiklerimiz, yaşadığımız dünyayı yorumlamaya yetmeyebilir. Zira ideolojiler katı kalıplar değildir; adeta birer canlı organizma gibi zamanla şekil değiştirebilir, bazen büyür, bazen küçülür, bazen birleşir, bazen ayrışır. Bu değişkenliği görmek, siyaseti ve toplumu daha doğru yorumlamak açısından önemlidir.
2023 Türkiye siyasetinde bir dönüm noktasıydı. Cumhuriyet’in 100. yılında yapılan seçimler yalnızca liderler arasındaki mücadele değil, aynı zamanda ideolojilerin de mücadelesi mesabesindeydi.
Aynı soruyu sorduğumuzda 2023 yılındaki ideolojik tanımlamalardaki oranlar;
-Atatürkçülük: %28,9
-Milliyetçilik: %19,6
-Muhafazakârlık: %13,8
-İslamcılık: %8,3
-Sosyal Demokrasi: %6,6
–Milli Görüşçü: %3,06
–Laik/Seküler: %4,90
–Kürt milliyetçisi: %1,87
–Liberal: %1,52
Görüldüğü gibi 2023’te Atatürkçülük açık ara öndeydi. Bunun sebebi, seçim yılı atmosferinde seküler/muhafazakâr kutuplaşmasının yeniden yükselmesiydi. Muhalefet bloğu Atatürkçü kimliği özellikle genç seçmen ve şehirli orta sınıflar arasında yeniden sahiplendirmişti.
Milliyetçilik ikinci sırada yer almıştı. Burada iki damar etkiliydi; MHP/Cumhur İttifakı çizgisi ve İYİ Parti’nin merkez sağa yaklaşan milliyetçiliği. Aynı yıl Zafer Partisi’nin yükselişi de milliyetçiliği diri tuttu.
Muhafazakârlık ve İslamcılık toplamda %22’ye yakın bir seyir izlemişti. Ancak buradaki ayrışma dikkat çekici bir duruma işaret ediyor; muhafazakârlık daha kültürel ve geleneksel bir aidiyetken, İslamcılık daha politik bir bilinçle yaşanıyor. AK Parti’nin tabanı bu iki kimliği aynı anda taşıyor, fakat Erdoğan’ın liderliği altında muhafazakâr kimlik daha ağır basıyor diyebiliriz.
2023’ün verilerinde gördüğümüz en önemli tespit ise; İdeolojiler katı bloklar olarak değil, seçim ittifakları üzerinden harmanlanarak yaşandığıdır. Atatürkçüler, sosyal demokratlar, milliyetçiler, Millî Görüş ve İslamcılar yan yana geldi; milliyetçiler hem iktidarda hem muhalefette rol oynadı; aslında muhafazakâr/İslamcı taban kimliğini korurken, pragmatik geçişlere de açık oldu diyebiliriz. Yani tüm ideolojiler için olmaz denilenler oldu.
2024’e gelindiğinde Türkiye’nin siyasal haritası yeniden şekillenmeye başladı. Cumhurbaşkanlığı seçiminde alınan yenilgi, muhalefetin çözülmesi ve iktidarın hızlı konsolidasyonu, ideolojik dengeleri sarstı. Yerel seçim atmosferi ise seçmenin tercihlerinde ideolojiden çok adayın kişisel profiline ağırlık kazandırdı. Yine de ideolojik kimlikler açısından tablo çarpıcıydı:
-Atatürkçülük %27,5
-Milliyetçilik %17,0
-Muhafazakârlık %19,8
-İslamcılık %6,6
-Sosyal Demokrasi %6,1
-Milli Görüşçü: %2,87
-Laik/Seküler: %5,23
-Kürt milliyetçisi: %1,62
-Liberal: %1,43
Atatürkçülük; son yıllarda olduğu gibi hâlâ en güçlü kimlikti. Ancak bu gücün artık siyasi davranışa mutlak şekilde yön vermediği, daha çok kültürel bir aidiyet formunda yaşandığı görülüyordu.
MHP’nin ittifak içindeki gölgelenmesi ve İYİ Parti’nin yaşadığı iç krizler, milliyetçi bloğu zayıflattı. Parçalanma en çok bu cephede hissedildi.
Muhafazakarlık sessiz ama istikrarlı bir yükseliş içindeydi. İslamcılığın zayıfladığı yerde muhafazakârlık daha kapsayıcı bir kimlik olarak öne çıkmaya başladı.
İslamcılık ve Sosyal Demokrasi ise toplumsal ağırlığını kaybeden, daha marjinalleşmiş alanlar olarak kaldı.
2024’ün özeti şuydu: Atatürkçülük zirvede ama durağan, milliyetçilik parçalı, muhafazakârlık ise sessiz bir tırmanışta.
2025’e gelindiğinde tablo neredeyse dengelendi. Belediyeler üzerinden başlayan yargı süreçleri, görevden almalar ve siyasi gerilimler seçmende sert dalgalanmalara yol açtı. Ancak iktidar ve muhalefetin karşılıklı hamleleriyle yılın ortasına gelindiğinde siyasal atmosfer yeniden dengeye kavuştu. Yeni dağılım şöyleydi:
-Atatürkçülük: %27,9
-Milliyetçilik: %16,6
-Muhafazakârlık: %18,2
-İslamcılık: %7,3
-Sosyal Demokrasi: %5,8
-Milli Görüşçü: %2,49
-Laik/Seküler: %5,20
-Kürt milliyetçisi: %1,57
-Liberal: %1,33
Bu oranlar bize şunu söylüyor: Atatürkçülük hâlâ ülkenin en baskın ideolojik aidiyeti, fakat farkı açmıyor. Muhafazakârlık güçlü konumunu koruyor, milliyetçilik kan kaybetmeye devam ediyor. Sosyal demokrasi ise sahici bir aktörle desteklenmediği için giderek marjinalleşiyor.
2025’in en dikkat çekici özelliği ise geçişkenlik.
Ekonomik kriz, genç işsizliği ve dış politikadaki gerilimler, seçmeni tek bir ideolojiye sabitlenmekten uzaklaştırdı. İnsanlar artık kendilerini katı bir ideolojik kimliğe hapsetmiyor, ihtiyaca göre esneyen, dalgalanan siyasal davranışlar geliştiriyor. Özellikle gençlerde bu davranışlar çok hızlı yaşanıyor.
Atatürkçülük, Türkiye toplumunda hâlâ en güçlü kültürel aidiyetlerden biri olma özelliğini koruyor. Ancak bu kimlik, oy verme davranışında tek başına belirleyici olmaktan ziyade daha pragmatik bir işlev görüyor. Seçmenler Atatürkçü aidiyeti taşısa da, sandıkta ekonomi, güvenlik, gündelik hayat gibi daha somut meseleler öne çıkıyor. Bu nedenle Atatürkçülük, siyasal tercihleri şekillendiren ideolojik bir dayanak olmaktan çok, kültürel bir kimlik beyanı işlevi görüyor.
Muhafazakârlık ise kısmen yükselen bir trend izliyor. Ancak bu yükseliş, geçmişin sert ve keskin İslamcı söylemleriyle değil, daha kültürel ve gündelik hayat pratiklerine oturan bir dindarlık üzerinden gerçekleşiyor. Seçmen, dini değerleri sahiplenirken, radikal ve çatışmacı bir dil yerine toplumsal uyum ve kültürel devamlılığa yaslanan bir muhafazakârlığı tercih ediyor. Muhafazakârlık yükseliyor, ama İslamcılığın keskin söylemlerini törpüleyen, daha kültürel bir çizgiye oturuyor.
Milliyetçilik ise dağınık bir görünüm arz ediyor. Hem iktidar hem muhalefet, milliyetçi söylemi sahipleniyor; terörle mücadeleden dış politikaya kadar birçok meselede milliyetçi vurgu yapılıyor. Ancak bu sahipleniş ortak bir taban oluşturmadığı için milliyetçilik, tek bir merkezde toplanamıyor. Aksine, farklı siyasal adreslere dağılmış, parçalı bir kimlik olarak kalıyor. Bu da milliyetçiliğin etkisini artırırken, kendi başına yekpare bir siyasal hareket olmasını engelliyor.
Sosyal demokrasi ve liberalizm ise Türkiye’de sahici temsilcilerden yoksun olmanın handikapını yaşıyor. Toplumda bu kimliklere yönelik bir talep bulunmakla birlikte, güçlü bir siyasi aktör tarafından sahiplenilmediği için siyasetin kenarında kalıyor. Sosyal demokrat kimlik, zaman zaman CHP üzerinden varlık gösterse de, topluma yönelik derinlikli ve sahici bir temsil sağlayamıyor. Liberalizm ise çoğu zaman “ekonomi söyleminin” içinde eriyor, bağımsız bir ideolojik duruş haline gelemiyor.
Milli Görüş kimliği, 23 yıllık Ak Parti iktidarına rağmen bugün kendini bu şekilde tanımlayan seçmen açısından daha çok bir aidiyet ve sembol değer taşımaktadır. Bu kimliği özellikle ifade etme ihtiyacı duyan bir kitlenin olması önemlidir. Aslında muhafazakâr ve İslamcı kimlikler altında kendini ifade eden geniş seçmen kesimlerinin içerisinde de, rahmetli Necmettin Erbakan hocanın tanımladığı Milli Görüş anlayışına inanan önemli bir seçmen kitlesi mevcuttur. Dolayısıyla Milli Görüş bugün sembolik bir aidiyet alanı haline gelmiş olsa da, hâlâ ahlaki ve siyasi referans kaynağı olma özelliğini korumaktadır.
Kürt siyaseti ise esasen “milliyetçi” bir çerçeveden değil, daha geniş bir hak, eşitlik, kimlik ve temsil talebi üzerinden ilerlemektedir. HDP/DEM Parti seçmen tabanı, kendini otomatik olarak “Kürt milliyetçisi” şeklinde tanımlamamaktadır. Bu tabanın büyük çoğunluğu ya doğrudan Kürt kimliğiyle ya da sosyal demokrat/sol kimliklerle kendini ifade etmektedir. Bu nedenle anketlerde “Kürt milliyetçisi” oranının görece düşük çıkması şaşırtıcı değildir. Burada mesele, milliyetçilikten ziyade, siyasal ve toplumsal hak arayışı temelinde şekillenmektedir. Türkiye’deki Kürt siyaseti ile “Kürt milliyetçiliği” aynı şey değildir. DEM Parti’nin aldığı oy oranı ile kimlik bazlı “Kürt milliyetçisi” oranı arasındaki farkın nedeni de budur. Kürt seçmen kendini milliyetçi olarak değil, daha çok hak ve temsil arayışında bir toplumun mensubu olarak görmektedir.
Artık Türkiye siyaseti, büyük ve yekpare ideolojik blokların çatışması üzerinden okunamaz. Yeni dönem, ideolojiler arası akışkanlığın olağanlaştığı bir dönemdir. Seçmenler için ideolojiler hâlâ var ama katı kalıplar halinde değil; tıpkı birbirine karışan renkler gibi, dalgalanıyor, ayrışıyor, bazen de iç içe geçiyor.
Bu tablo, Türkiye’nin siyasal hayatında belki de yeni bir eşiğe işaret ediyor; sabit ideolojilerden çok, esnek kimlikler çağı.



