Picture of Musa Özdemir
Musa Özdemir

Kum Saatindeki Kum Taneleri

A+ A-

“Zaman, suretlerin ardında bakan bir gözden ibaretti. O göz bendim…” Evet. Bizler, dünyanın sürekli değişen görüntülerini (suretler) bir zaman dizisine yerleştiren bilinçli varlıklarız. Bu bakış, zamanın ta kendisini inşa eder. Nehir yatağı değil, akan sudur zaman; ama suyun akışını mümkün kılan, ona şekil veren zihin yatağıdır. Trajedi, “ben kendi bakışımı tanımayacak kadar kör” olmamızdadır. Kendimizi, kendi yarattığımız zamanın pasif bir kurbanı, akıntıya kapılmış bir nesne gibi görmemizdir. Felsefe ve edebiyatın büyük mirası, bu kör noktaya ışık tutmaya çalışmaktır. Bize, kum saatindeki her bir kum tanesinin düşüşünü ölçenin biz olduğumuzu, bu düşüşün ritmini belirleyenin bizim içsel süremiz, kaygılarımız, sevinçlerimiz ve ölüm bilincimiz olduğunu fısıldar. Zamanın gözü olmak, aynı zamanda onun içindeki kör noktayı aydınlatma sorumluluğunu taşımaktır. Belki de hakiki zaman, kendi bakışımızı tanımaya başladığımız, kendi körlüğümüzle yüzleştiğimiz o kırılgan ve derin anlarda yaşanır. O zaman, akışın illüzyonu yerini, varoluşun dramatik ve kendi kendini yaratan mucizesinin bilgisine bırakır. Kum saati hala dökülür, ama artık biz, sadece izleyen değil, dökülen kumun her zerresinde kendi varlığımızı görenler haline geliriz.

Modern Çağın Zaman Kâbusu: Homojenleşme ve Körlüğün Kurumsallaşması

“O göz bendim” diyen özne, modernitenin çarkları arasında giderek sıkışır. Kapitalizmin demir kafesi, zamanı “homojen ve boş” (Walter Benjamin) bir ölçü birimine indirgemiştir. Saatler, takvimler, üretim hedefleri, teslim tarihleri – zamanın akışı, “suretlerin” (artık meta biçimlerine bürünmüş) ardındaki gözü, kendi ritmini ve niteliğini unutmaya zorlar. Burada, Heidegger’in “gündeliklik” eleştirisi, Marx’ın yabancılaşma kuramıyla buluşur. Zaman, emeğin soyut ölçüsü haline gelir. Özne, kendi hayat-zamanını (Lebenszeit) sermayenin dolaşımına kaptırırken, kendi bakışının yaratıcı gücünü değil, sadece tüketim ve üretim çarkındaki konumunu görür. Bu, körlüğün toplumsal düzeye taşınması, kurumsallaşmasıdır. “Kendi bakışımı tanımayacak kadar kör” olmak, artık sadece varoluşsal bir trajedi değil, sistemin dayattığı bir var olma biçimidir. Paul Virilio’nun “dromoloji”si (hız bilimi) bu durumu şiddetlendirir: Teknolojik hızın mutlaklığı, derin düşünme için gerekli olan “süre”yi (Bergson) parçalar. Sürekli bir “şimdi” bombardımanı altında, geçmişin derinliği ve geleceğin projeksiyonu silikleşir. Göz, sadece anlık görüntüleri (suretleri) yakalayabilen, ama onları bir anlamlı bütüne dönüştüremeyen hiperaktif bir sensöre indirgenir. Bu, bakışın kendi özünü kaybetmesi, flulaşmasıdır.

Edebiyatın İsyanı ve Körlüğün Kırılma Anları:

Edebiyat, bu kolektif körlüğe karşı güçlü bir direniş alanı inşa eder. Samuel Beckett’in “Godot’yu Beklerken”i, zamanın anlamsız akışı içinde sıkışmış, kendi eylemsizliklerinin ve beklentilerinin kör kurbanları olan Vladimir ve Estragon’u sahneye koyar. Onların bekleyişi, zamanın boşluğunu ve kendi varoluşlarının temelsizliğini grotesk (gizemli) bir şekilde ortaya serer. Beckett, karakterlerini (ve izleyiciyi) bu körlükle yüzleştirir: Beklemek, pasif bir zaman tüketimi midir, yoksa aktif bir var olma biçimi mi? Virginia Woolf’un “Mrs. Dalloway”i ise Bergsoncu “süre”yi edebiyatta cisimleştirir. Clarissa Dalloway’in zihninde akan iç monolog, resmi saat zamanının (Big Beng’in vuruşları) katı ritmiyle sürekli çatışır. Onun içsel zamanı – geçmişin anıları, şimdinin algıları, geleceğin kırıntıları – homojen dış zamanın içinde bir direniş noktası oluşturur. Bu, körlüğün kırıldığı anlardır: Clarissa, kendi bilincinin akışını, kendi bakışının özgün ritmini yakalayabildiğinde, zamanın mekanik illüzyonundan bir anlığına sıyrılır. Julio Cortázar’ın “Seksek”i ise zamanın doğrusal olmayan yapısını okuyucunun deneyimine taşır. Roman, kronolojik bir sıra izlemek zorunda değildir; bölümler arasında “sekerek” ilerleyen okuyucu, zamanın bir labirent olduğunu, kendi seçimlerinin (“bakışının”) anlatının akışını ve dolayısıyla “zamanını” belirlediğini doğrudan hisseder. Bu, edebiyatın okuyucuyu kendi zaman algısının mimarı olmaya, kendi kör noktasını fark etmeye zorlamasıdır.

Felsefenin Sınırında: Körlüğü Görmenin İmkânı ve Aporia

Peki, bu derin körlükten mutlak bir kurtuluş mümkün müdür? Felsefe burada bir aporia (çıkmaz) ile karşı karşıyadır. Kendi bakışımızın kaynağı olan göz, kendine doğrudan bakamaz. Tıpkı bir gözün kendisini aynasız görememesi gibi. Kant’ın “kendinde şey” (Ding an sich) kavramı bu sınırı çizer: Bilincimiz, fenomenler dünyasını (suretleri) bilebilir, ancak bilincin kendisinin saf özü (noumenon), bilginin nesnesi olamaz. Zaman da, Kant için, dış dünyayı algılamamızın temel sezgisel formlarından biridir – mutlak bir gerçeklik değil, bilincin yapısal bir koşuludur. Bu perspektiften, “kendi bakışımı tanımak” imkânsız bir hedef gibi görünür. Bilincimiz, kendisini aşan bir konuma sıçrayamaz.

Ancak, bu mutlak körlüğü kabul etmek, teslimiyet anlamına gelmez. Körlüğün farkında olmak, onu aşmanın ilk ve en radikal adımıdır. Bu farkındalık, çeşitli yollarla tezahür edebilir:

Felsefi düşünce ve edebi yaratımın ta kendisi, bu yansımanın ürünüdür. Augustinus’un sorgulaması, Heidegger’in Dasein analizi, Proust’un anı arayışı – hepsi, bakışın kaynağına dair dolaylı, metaforik, analitik bir kavrayış arayışıdır. Kendini dolaylı olarak görmenin yöntemleridir. Sartre, “Cehennem başkalarıdır” derken, ötekinin bakışının bizi nesneleştirdiğini vurgular. Ancak bu bakış aynı zamanda bir aynadır. Başkalarının bizi gördüğü şekil, kendi benliğimiz ve zamanımız hakkında (genellikle rahatsız edici) bir yansıma sunabilir. Bu, kör noktayı dolaylı yoldan aydınlatır. Ölüm bilinci (Heidegger), derin acı, aşkın coşku veya mistik tecrübe gibi sıradan zaman akışını kıran “sınır deneyimler”, bizi kendi varoluşumuzun ve onun zamansallığının köklerine doğru sarsabilir. Bu anlarda, bakışın kaynağı titrer, sarsılır ve belki bir anlığına kendi varlığını sezdirir. Proust’un “istemsiz anı” anları veya bir sanat eseri karşısında yaşanan estetik şok, bizi kendi içsel zamanımızın derinliklerine ve onun yaratıcı potansiyeline bağlar. Sanat, bakışımızın dünyayı nasıl anlamlı kıldığının somut kanıtıdır. Kendi bakışımızın gücünü nesnelleştirerek bize gösterir.

Sonsöz: Gözün İçindeki Sonsuzluk Tohumu

“Zaman, suretlerin ardında bakan bir gözden ibaretti. O göz bendim; ama ben kendi bakışımı tanımayacak kadar kördüm.” Bu cümle, bir teslimiyet değil, muazzam bir çağrıdır. Varoluşun kalbindeki bu trajik ironiyi – zamanın mimarının kendi eserini tam olarak görememesi gerçeğini – kabul etmek, insan olmanın haysiyetli bir parçasıdır.

Bu körlük mutlak bir karanlık değil, diyalektik bir meydan okumadır. Kendi bakışımızın kaynağını doğrudan göremeyiz belki, ama onun izlerini, yansımalarını, yarattığı dünyayı görebiliriz. Edebiyatın büyük eserleri, felsefenin derin sorgulamaları ve hatta gündelik hayattaki o epifanik anlar, bize bu bakışın gücünü ve benzersizliğini hatırlatır. Kendi zamanımızın akışını sorgulamak, rutini kırmak, anın yoğunluğunu hissetmeye çalışmak, başkalarının zamanını dinlemek – bunların hepsi, o içsel göze dolaylı yoldan ulaşmanın yoludur.

Belki de “kendi bakışımızı tanımak”, onu mutlak bir nesne gibi kavramak değil, onun varlığının ve yaratıcı gücünün sürekli farkında olma çabasıdır. Bu çaba, körlüğün statik bir durum olmadığını, dinamik bir süreç olduğunu gösterir. Kum saatinin kumları dökülürken, o kum tanelerinin her birinin düşüşünün bizim içsel dünyamızın bir yansıması olduğunu anımsamak… İşte bu anımsayış, o gözün içindeki sonsuzluk tohumunu besler. Zamanın gözü olmak, aynı zamanda, o gözdeki karanlığı da kucaklamayı ve onun içinde, kendi özgün ve geçici ışığımızı yakmayı gerektirir. Çünkü bu ışık – ne kadar kırılgan ve kısa ömürlü olsa da – suretlerin ardındaki gözün varlığının ve zaman denen mucizenin tek gerçek tanığıdır.