Picture of Fatih Çalışkan
Fatih Çalışkan

Macera Dolu Amerika ya da One Battle After Another

A+ A-

There Will Be Blood ile Amerika’nın kökenlerine inerek sinema tarihine imza atan Paul Thomas Anderson, Thomas Pynchon’ın “Vineland” adlı romanından uyarladığı yeni filmiyle Amerika’nın bugününe (belki de geleceğine) hiciv ve alegoriyle karışık bir ışık tutuyor.

**

E.Cioran, Çürümenin Kitabı’nın ilk sayfalarında “Her selamet formülü, onu öneren zihnin içinde bir giyotin kurar.” diye yazar. Selamet, toplumun önüne konulan kurtuluş reçetelerinde bulunduğu gibi kimsenin ruhunun duymadığı inşa edilmiş rızalarda olabilir. Paul Thomas Anderson, giyotinleri tutanları ve onlardan kaçmak isteyenleri anlatırken böylece Amerika’nın kendi içinde bitmeyen kavgalarını resmediyor.

Ronald Reagan dönemini konu alan Vineland romanından uyarlanan film, ülkemizde “Savaş Üstüne Savaş” adıyla gösterimde. Büyük bir yönetmenlik başarısıyla başından sonuna kadar seyirciyi diri tutan film, kara mizahla harmanlanmış bir politik taşlama örneği.

Paul Thomas Anderson, alegorik bir temelde inşa ettiği karşıt yapılar üzerinden Amerika’nın kendi içinde bitmeyen kavgalarına projeksiyon tutuyor. Göçmen karşıtı muktedirlerin, ırkçı oligarkların, bunların (en azından görünürdeki düzenin) karşısına şiddetle dikilmiş devrimcilerin ve zamanın ruhuna kendini teslim edenlerin filmi…

Romanda geçen yeri ve zamanı silik bir paranteze sıkıştırarak, agresif bir politik çizginin biraz uzağına konumlanıyor Anderson. Nerede geçtiğini, zamanını tam olarak bilmiyoruz. Belki biraz bugün, belki de geçmişte. Ama bize yabancı olmadığı kesin. French 75 adlı devrimci bir sol örgütün, göçmenlerin tutulduğu geri gönderme merkezini basmasıyla başlıyoruz hikayeye. Filmin 3 önemli karakterini bu baskın sekansında görüyoruz; Perfidia Beverly Hills, Varoş Pat (Bob) ve iktidarı temsil eden Steven Lockjaw.

Filmin ilk perdesi, üç karakter etrafında şekilleniyor: Cinsellik, iktidar ve gerçekçilik üçgenini temsil eden karakterler üzerine kurulu bu kısım, PTA’nın ardışık ve zaman atlamalı sekansları başarılı bir şekilde homojenize ettiğini görüyoruz. Bazı sekanslarda yersiz bulduğum müzik kullanımının, filmin temposuna katkı sunduğunu ise kabul etmek gerek. Filmin ikinci yarısını içine alan 2. perdeden sonra takip edilmesi daha kolay fakat daha aksiyonlu bir film izliyoruz. Filmin ilk 10-15 dakikasında rahatsız edici ve belki de gereksiz görünen cinselliğin sonraki çatışmalara zemin hazırlamasıyla taşlar yerine oturuyor.

Filmin sonraki kısmında ise Perfidia ve Bob’un çocuk sahibi olmaları hayatlarına herkeste olduğu gibi yeni bir ikileme neden olur. Fakat bu ikilemin hangi sorulardan doğduğu, pek tabii her izleyicinin kafasında müphem kalıyor. Aile, toplum, kendini var etme, kadınlık, idealler… Bu ikilemin hangi iki kavram arasında oluştuğu belki de perdeye bakan gözlere kalmış bir konu. Sonuçta Perfidia devrimin kendisine ihtiyacı olduğu, kendisinin sadece bir kadın veya anne olmadığını ima eden cümlelerle yoluna devam etmeye çalışır. Bob ise, artık bir aile olduklarını, bir çocuğa bakmanın gerekliliğinden söz ederek devrimciliği askıya almayı düşünür. Perfidia, asker Steven Lockjaw tarafından yakalanır ve muhbirliğe zorlanır. French 75 örgütünün bazı üyeleri yakalanır geri kalanlar ise yer altına iner. Bob ve kızı yeni bir kimlikle kimsenin onları bulamayacağı bir yere giderler.

Filmin ilk bölümünde Perfidia üzerine kurulan cinsellik anlatısı, bir arzudan ziyade iktidar nesnesi olarak karşımıza çıkıyor. Steven Lockjow ve örgüt lideri Perfidia arasında dönen bu mecburi ilişki, feminen bir eleştiriden ziyade çatışma unsuru olarak başat konumda duruyor. Bob’un zaten ailesine odaklanmak isteyip askıya aldığı devrimciliği ise ikinci bölümde bireysel bir amaca hizmet etmeye başlıyor. Gelin görün ki, Bob, on altı yıl sonra madde bağımlısı ve alkol düşkünü sıradan bir adama çoktan dönüşmüştür. Big Lebowski’deki bohem karakterin (neredeyse üzerindeki geceliği bile aynı) bir benzerini görüyoruz.

Irkçılığın mücessemleştiği Noel Maceracıları Kulübü’nde, herkesin kafasında belki de alaycı bir yerde duran “derin” adamlarla tanışırken, bu insanların iktidar ilişkilerini yönlendirebildiğine şahit oluyoruz. Amerika’yı Amerika yapan unsurların; eski Kızılderili, göçmenler, kadınlar, siyahiler, liberaller, devrimciler, askerler, iktidar odaklarının bu kavgada hangi safta yer tuttuğunu izliyoruz film boyunca. Filmin esas meselesi belki de bu yer tutma kavgasının hangi dinamiklerden ortaya çıktığı.

Steven Lockjow’un şahsında görünür olan iktidar, kendini var etmek için şantajı, propagandayı, yalanı ve manipülasyonu en has şekilde kullanırken, onu ayakta tutmaya çalışan seçkinler işleri bittiğinde onu saf dışı bırakmaktan çekinmiyorlar örneğin.

Ya da para için kiralık katillik yapan Kızılderili, köklerinde biraz nebze kalan vicdanının sesini dinleyerek masum bir kızı ölümden kurtarıp başka güç odaklarının kurşununa kendini feda edebiliyor.

Kimine göre pek de görünür olmayan bu ağır meseleleri mizah gibi riskli bir naratif yapıyla sunmak elbette sinemayı Godard penceresinden bakarak “politik” silah görenler için ciddiyetsizce gelecektir. Her ne kadar politik damarı olan bir yönetmen olsa da PTA’nın bu tercihinin hikayede vermeye çalıştığı mesaja, hatta finale uygun şekilde tasarlandığı kanaatindeyim. Eski devrimci bir babanın, telefonu yasakladığı kızı eylemlere giderken mutlu bir surat ifadesiyle selfie çekmesi; zamanın ruhuna ayak uydurduğuna mı yoksa ideallerini unutarak sıradanlaşan kaypak bir karaktere mi işaret ediyor? PTA, işte bu noktada her ne kadar antagonist karakter ve kötücül yan unsurlar üzerinden politik mesajını net bir şekilde verse de insan doğasına ve ideolojik yönelimlere dair açıklamaları boş bırakıyor. Haklı olarak… Benzer bir cevapsızlığın Perfidia üzerinden temsil edilen feminen duruş, cinsellik ve güç ilişkisi konusunda da bulunduğunu söylemek mümkün.

Filmin en net açıklamalarından biri finalde gördüğümüz gibi şüphesiz mücadelenin kuşaklara aktarıldığı ve ne olursa olsun umutsuz olmamak gerektiği oluyor.

Paul Thomas Anderson, 3 saatlik bir Amerikan macerasıyla politika, aile, ideoloji, güç ve iktidar üzerine yer yer muğlak sorular sorarken bazen de net bir politik taşlama örneği izletiyor.

Viva La Cinema!

Filmin en büyük başarısı şüphesiz 3 saatlik bir anlatının izleyiciyi kendi hikayesinden koparmadan sonuna kadar sürüklemesi. PTA’nın biraz müzikle, biraz kurguyla ama en önemlisi hikayeyi çerçevelediği naratif yapısıyla oluşturduğu tempo hiç boşluk bırakmadan üst seviyede devam ediyor.

Çatışma biçimiyle modern Western yapısına uygun olarak 35mm/VistaVision görüntüler tatmin edici bir seyirlik sunuyor.

Kimilerine abartılı gelen mimikleriyle Steven LockJow’u canlandıran Sean Penn başarılı bir oyunculuk sergilerken ona Leonardo Dicaprio, Benicio Del Toro da eşlik ediyor.

Sonuçta ortaya sinemaya değer ortalamanın üstünde bir film çıkıyor. Başyapıt olmasa da!