Picture of Mehmet Biten
Mehmet Biten

Türkiye’de Muhafazakârlık ve Eleştirisi: Sekülerleşen Muhafazakârlığın İzinde Son Yirmi Yıl

A+ A-

Türkiye’de muhafazakarlık ile yerlilik arasında zorunlu bir ilişki olduğunu varsaymak hem yanıltıcıdır hem de bir çelişkiyi doğrudan formüle etmenin tuzağıdır. Zira muhafazakarlık, doğası gereği çelişkiler içinde var olur. Müslüman zihnin ilahi olana, kutsala ve emanete bağlı muhafaza çabası ile modern siyaset sahnesinde kendini gösteren muhafazakarlığın davranış kodları birbirinden farklıdır; bu ayrımı göz ardı etmek analitik körlüğe yol açar.

Türk siyasal hayatında “muhafazakâr” olarak tanımlanan sağ partilerin beyin kadrosu ve dünya görüşleri, çoğu zaman Kemalist sol kadar Batıcıdır. Söylemsel olarak öne çıkardıkları değerler, esasen köylü ve taşra kökenli kitleyle iletişim kurma çabalarının bir ürünüdür; bazı ritüeller ve söylemler, ideolojik bir bağlılık kadar, siyasi pragmatizmin de aracıdır. Bu nedenle yerlilik-muhafazakarlık ilişkisi, doğrudan bir eşleşme olarak okunmamalıdır.

Yeni muhafazakâr hareketin çözümlemesi, özellikle ideolojik cilasının dökülmesiyle daha karmaşık hâle gelmiştir. En azından çekirdek kadrosunun bir dönem İslamcı retorikten beslenmiş olması, bu çetrefilliliği artırır. Burada yapılması gereken ayrım, muhafazakarlığın muhalefetteki tavırları ile iktidar olarak sergilediği davranış kodlarını doğru okumaktır. Muhalefetteki muhafazakarlık, bazen daha yerli, daha sorumluluk sahibi refleksler gösterebilir; iktidardaki formu ise çoğu zaman statükoyu koruma ve güç kazanma psikolojisiyle şekillenir.

Muhalefet hâlindeki muhafazakarlık, özellikle İslamcı bir hareket olarak, sistem içi çatışmada ülkenin geleceğine dair bir sorumluluk refleksi gösterebilir. Taleplerini zaman içinde olgunlaştırır, sessiz çığlığa bürünür, fiili çatışmadan kaçınır veya buna fırsat tanımaz. 28 Şubat sürecinde görüldüğü gibi, bu tür olgunluk, çığırtkanlık ve pervasızlığın aksine, yerliliğin alameti olarak değerlendirilebilir.

Öte yandan, muhafazakarlığın doğasında bir tür iktidar tutkusu vardır. Kendini bir ev sahibi, toprağın ve toplumun “hâkimi” olarak görme psikolojisi, statükoyu koruma ve “vatan-millet düşmanları”na karşı motive olma kapasitesini besler. Ancak modern siyasette muhafazakarlığın ideolojik vizyonu, ekonomi ve ahlak alanındaki çözümlemelerde çoğu zaman yetersizdir. Müslüman zihnin derinliklerinde yatan hak ve adalet ölçütleri, muhafazakâr siyasi aklın gündeminde kolayca unutulur veya ihmal edilir.

Türkiye’de muhafazakarlığın eleştirisi, yalnızca yerli-köklü reflekslerle açıklanamayacak kadar kapsamlı bir zihinsel ve siyasal sorgulamayı gerektirir. Muhafazakarlığın modern siyaset sahnesindeki tutumları hem sekülerleşmiş meşruiyet arayışları hem de ideolojik zaaflarla şekillenir; bu nedenle eleştirel bir yaklaşım, tarihsel kökleri ve çağdaş uygulamaları eş zamanlı olarak değerlendirmelidir.

Ziya Gökalp’in “Harabîsin harabâti değilsin / Gözün mazidedir âti değilsin” dizeleri ile Yahya Kemal’in “Ne harabî ne harabâtiyim / Kökü mazide olan âtiyim” cevabı, Türk muhafazakârlığının zihniyet haritasını simgeler. Gökalp, geçmişe saplanmamanın önemini vurgularken; Yahya Kemal, mazinin geleceğe açılan kapı olduğunu hatırlatır. Bu dizeler, muhafazakârlığın yalnızca bir düşünce sistemi değil, aynı zamanda bir hissiyat ve tutum biçimi olduğunu gösterir.

Türkiye’de muhafazakârlık, modernleşmeye karşı bir tepki olarak ortaya çıktı. Geçmiş, kültür, din ve tarih etrafında şekillenen bu tepki, zaman zaman “büyük dava” vizyonuna dönüştü, bazen ise yalnızca şimdiyi koruma telaşına indirgenmiş bir refleks olarak kaldı. Son yirmi yılda ise muhafazakârlık, siyasetin merkezine yerleşti ve paradoksal biçimde sekülerleşme ile iç içe geçti. Böylece Türkiye’de eşine az rastlanır bir olgu ortaya çıktı: muhafazakârlaşan ama aynı zamanda dünyevileşen bir muhafazakârlık.

Bu makale, Türkiye’de muhafazakârlığın tarihsel ve güncel seyrini, özellikle son yirmi yıldaki dönüşümleri eleştirel bir bakışla incelemektedir.

Muhafazakârlığın Teorik Temelleri

Batı’da muhafazakârlık, aristokratik bir direncin ürünü olarak doğmuştur. Edmund Burke’ün Fransız Devrimi eleştirilerinde gördüğümüz gibi, muhafazakârlık devrim karşıtlığı üzerinden tanımlanmıştır. Aristokratlar, neyi korumak istediklerini bilir; siyasal devrimlere karşı çıkarken somut ve anlaşılır bir söylem geliştirirler.

Oysa modern burjuva toplumlarında ana akım muhafazakârlık, aristokratların bu kesinliğinden uzaktır. Burjuvazi tarihsel olarak köksüzdür; dolayısıyla muhafazakâr söylemleri de kökler üzerinden geliştirmek zorunda kalmış, ancak kökler çoğu zaman yapay ve simgesel olmuştur. Bu nedenle muhafazakâr retorikte sıkça karşılaştığımız “Tarih”, “Gelenek”, “Aile” gibi kavramlar, gerçek bir tecrübeye değil, entelektüel imalatlara dayanmaktadır.

Türk muhafazakârlığının Batı örneklerinden farkı, restorasyon bilincinin eksikliğidir. Avrupa’da “koruma” kültürel mirası incelikle restore etmek anlamına gelirken, Türkiye’de muhafazakâr refleksler daha çok inkılâp karşıtlığı ve nostaljik yazıklanma üzerinden ilerlemiştir. Böylece muhafazakâr düşünce, “kökü mazide olan bir âti” yerine, “şimdi”yi koruma ve bugünün iktidar alanı üzerinde hâkimiyet kurma amacıyla sınırlandırılmıştır.

Türkiye’de Muhafazakârlığın Tarihsel Seyri

Cumhuriyet döneminde yapılan inkılaplar, muhafazakâr çevrelerde çoğu zaman “hafızaları donuklaştıran tahribat” olarak algılandı. Harf devrimi, eğitim reformları ve laiklik uygulamaları, muhafazakâr tepkiyi tetikledi.

1950’lerden itibaren Demokrat Parti, muhafazakârlığın siyasette temsil edilmesini sağladı. Ancak bu temsil, estetik ve kültürel restorasyon bilincinden yoksundu. Örneğin, Atatürk heykellerinin karşısına biçimsel olarak benzeyen camiler dikmek, muhafazakârlığın eleştirdiği Kemalizm’e biçimsel olarak benzemesine yol açtı.

1980 sonrası neoliberal politikaların yükselişiyle muhafazakârlık yeni bir içerik kazandı. Turgut Özal dönemi, dini değerler ile serbest piyasa ekonomisini uyumlaştırma çabasıyla öne çıktı. Pozitivizm eleştirilse de uygulayıcısı genellikle muhafazakâr iktidarlar oldu. Bu dönemde muhafazakârlık, modernleşme karşıtlığından ziyade modernleşmeye kendi rengini katma çabası hâline geldi.

2000’li yıllardan itibaren muhafazakârlık, Türkiye siyasetinin merkezine yerleşti. AK Parti iktidarı, başlangıçta mağduriyet söylemiyle destek topladı; ancak zamanla iktidarın kurallarını içselleştiren bir muhafazakârlığa dönüştü. “Hira Dağı kadar Müslüman, Tanrı Dağı kadar Türk” söylemi, modern siyasetin pragmatizmi karşısında zayıfladı. Bu süreçte muhafazakâr söylem üç yönlü olarak gelişti:

Yazıklanma: Kaybolmuş dünyalara ağıt niteliğinde nostaljik söylemler (“Geçmişe, gençlik hareketleri zamanındaki saf ve doğallığa özlem! Vb.” gibi).

Endişeli korumacılık: Ahlâkî panikler ve abartılı yasaklama eğilimleri.

Restorasyonculuk: Geleneği sermaye lehine işlevselleştiren, metalaştıran ve tüketim kültürüne entegre eden uygulamalar. Bugün üçüncü yönelim giderek baskın hale gelmiştir. Gelenek, ticarileştirilmiş, kültürel miras ise ekonomik çıkarlarla bütünleştirilmiştir.

Sekülerleşen Muhafazakârlık

Son yirmi yıldaki en dikkat çekici gelişme, muhafazakârlığın sekülerleşmesidir. Bu paradoks, muhafazakârlığın yalnızca “koruma” değil, aynı zamanda “dünyevileşme” arzusu taşıdığını gösterir.

Dindarlığın gösterişe dönüşmesi ve sadece kültürel bir miras gibi algılanıp kamuoyunun genel beklentilerine yönelik pragmatik adımlar ile geçici tatminler sağlanması yaygın bir politika haline getirildi. Din, bireysel bir inanç alanı olmaktan çıkıp kamusal alanda görünürlük aracı hâline gelmiştir. Bireysel haz ve tüketim ise toplumun gözüne sokulacak şekilde yeni zenginleşen kitlelerin görgüsüz ve aşırı savurgan görüntüleri, uygulamaları.  Muhafazakâr aileler, kapitalist ekonomi içinde lüks tüketim alışkanlıklarını benimsemiş, “helal turizm” ve “tesettür modası” gibi sektörler ortaya çıkmıştır.

Siyasette sekülerleşme ise birçok yönü ile siyasi figürlerin dünya ile kurdukları perdesiz ilişkileri, sınır tanımayan açılımlarını ortaya çıkardı. Muhafazakâr iktidar, kutsal referanslardan ziyade pragmatik çıkarları öne çıkaran bir dil geliştirmiştir. Bu durum, muhafazakârlığın “kökü mazide olan âti” ideali yerine, yalnızca “şimdi”yi iktidar üzerinden düzenlemeye yöneldiğini gösterir.

Muhafazakârlık Eleştirisi

Türkiye’de muhafazakârlığın eleştirisi birkaç başlıkta özetlenebilir: Büyük harfli kavramlara yaslanma: Tarih, gelenek ve aile gibi kavramlar, derin bir tecrübeye değil, entelektüel imalata dayanmaktadır. Restorasyon bilincinin eksikliği ve bu bağlamda kültürel ve estetik değerler metalaştırılmıştır; incelikli koruma anlayışı gelişmemiştir. Modernleşme ile çelişki yaşanmıştır. Eleştirdiği modernleşme süreçlerini uygulamada benimsemiştir.

Ontik salınımlar ile eskiye ağıt yakarken modern hayatın tüm imkanlarından faydalanmak, ikili bir yaşam tarzına yol açmıştır. Sekülerleşme ile ikili bir yaşantı olanağına ulaşılmış ve içsel dindarlık ve dünya ile barışık bir yaşantı ortaya çıkmıştır. Din ve gelenek söylemde yüceltilirken, pratikte dünyevileşme ve tüketim kültürü baskın hâle gelmiştir. Sonuç itibariyle, Türk muhafazakârlığı hem eleştirdiği Kemalizm’e biçimsel olarak benzer, hem de Batı’daki aristokratik muhafazakârlığa içerik olarak uzak bir yapı sergiler.

Son tahlilde Türkiye’de muhafazakârlık, hâlâ bir hissiyat ve yaşam biçimi olarak varlık göstermektedir. Ziya Gökalp’in mazide gözünü dikmiş muhafazakârına karşı Yahya Kemal’in “kökü mazide olan âti” ideali, bugüne dek tam olarak gerçekleşmemiştir. Son yirmi yılda muhafazakârlık siyasetin merkezine yerleşmiş; ancak sekülerleşmiş, dünyevileşmiş ve tüketim kültürü ile iç içe geçmiştir.

Bugün muhafazakâr topluluklar, geçmişin muhafızları olmaktan çok, modern dünyanın aktörleri hâline gelmiştir. Bu durum, muhafazakârlığın bir ideoloji olmaktan ziyade bir duyuş, tavır ve “şimdi” kurgusu olarak öne çıktığını gösterir. Kökleriyle yüzleşmeden ve restorasyon bilincini geliştirmeden, muhafazakârlık yalnızca şimdiyi iktidar üzerinden düzenlemeye devam edecektir. Böylece Yahya Kemal’in öngördüğü “kökü mazide olan âti” değil, köksüz bir “şimdi” kalıcılaşacaktır.