Picture of Abdullah Harun Bozkurt
Abdullah Harun Bozkurt

Finansal Elitlerin ‘Narkoz’ Oyunu

A+ A-

Narkoz, finansal elitler ile devletler arasında oynanan oyunun ve bunun farkına varamayan beyinlerin hikayesidir. Mete Gündoğan’ın kaleminden çıkan Narkoz, Türkiye Yazarlar Birliği 2017 Fikir Ödülünü kazanmıştır.

Bugün anladığımız anlamda bankacılığın temelleri 1600’lü yılların sonlarına doğru atılmıştır. Uzun süren Avrupa savaşları ve kargaşaları sebebiyle, piyasada altın ve gümüş paralar iyice azalmış ve devlet epey borç altına girmiştir. 1694 yılına gelindiğinde bir grup portföy zengini bir araya gelerek özel bir şirket olarak İngiltere Bankası’nı (The Bank of England) kurdular. Bankanın çoğunluk hisseleri savaş sırasında inanılmaz servet edinmiş olan Nathan Rotschild’a aitti. Aslında bankanın kurulumu şu şekilde gerçekleşmişti: Öncelikle hissedarlardan olmak üzere 1.200.000 poundluk altın ve gümüş sermaye toplandı. Daha sonra İngiltere kralına yıllık faizle borç olarak verildi.

Ancak görünenin dışında, bankerler o zaman pek de görünmeyen bir iş daha yaptı. Devletten, borç verecekleri miktar kadar banknot basıp, piyasaya kredi olarak verebilme izni aldı. İşte asıl bu muazzam bir şeydi. Aynı miktar parayı faizle iki kez piyasaya satmış olacaklardı.

Bankerlerin keyfine diyecek yoktu. Çünkü bir taşla birçok kuşu vurmuş oldular. İlk olarak, devletin zor zamanlarında, devlete borç para vererek vatansever olmuşlardı. Savaş sonrasında dönmekte zorlanan piyasaya para vererek ekonominin canlanmasına katkı sağladılar.

Para demek güç demekti. Hem de ne güç ama! Kralları bile önlerinde diz çöktürüp dilenecek hale getirebilirlerdi. Nitekim bir müddet sonra Rothschild şunları söylemişti: “İmparatorluğu yönetmek için kimin kral olduğu hiç umurumda değil. Çünkü Britanya’nın para arzını kim kontrol ediyorsa, imparatorluğu da o kontrol eder. Ben Britanya’nın para arzını kontrol ediyorum.”

Parayı kim kontrol ediyorsa, devleti de o kontrol ediyor. Para kiminse devlet onundur. Bu kadar basit. Bir şey çok açık bir şekilde nasıl gizlenir? Bir şey çok açık bir şekilde, o şeye bakanların temel kabulleri değiştirilirse gizlenir. Gizlemekte iki unsur vardır. Birincisi, gizlenecek olan şey. İkincisi de gizlenecek olan şeyi görecek ya da görmesi gereken insanlar.

Önce ülkede çok ağır ekonomik koşullar oluşuyor ve oluşturuluyor. Sonra merkezi bir koordinasyon oluşturuluyor. Daha sonra merkezi bir koordinasyon ihtiyacı kamuoyunda işleniyor. Bu koordinasyonun, devlet eliyle olması gerektiği üzerine ustaca hamleler yapılıyor. Halk bu fikirlere alışınca, kapalı kapılar ardında elde edilen imtiyazlarda bankerler, kontrolü ele geçiriyor. Yani görünürde devlet, perdenin ardında bankerler düzene hakim oluyor. Ama halk, kontrolün devletin elinde olduğuna inanıyor ya da inandırılıyor.

1900 yılların başlarında ABD’de yaşanan kriz, bankerler için bulunmaz bir fırsat oluşturuyordu. Halkta yine krizin çözümü için bir merkez bankası kurulması fikri olgunlaştırıldı. 1913’te özel bankerlerin oluşturduğu konsorsiyum merkez bankasını kurdu. Burada isim Federal Rezerv Sistemi’dir. Normal bir Amerikan vatandaşı bunun Federal Hükümet ile alakalı bir yapı olduğunu zanneder. Yani, ona göre her şey devletin kontrolü altındadır.

Son üç yüz yıldır bütün ekonomik gelişmelerin, büyümelerin ve savaşların arkasında hep bir avuç elit bankerin aktif olduğunu görüyoruz. Bankerlerin para oluşturun bu sistemleri olması, halktaki birikimlerle bu savaşların finanse edilmesi mümkün değildir. Paran kadar konuşursun, paran kadar büyürsün ve paran kadar savaşırsın. Her şey paran kadardır.

Acaba, bizim para-kredi sistemimiz de bu ailelerin kontrolünde mi? Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti’nin bir bakiyesidir. Osmanlı Devleti’nin son zamanlarına, çıkardığımız analitik kalıba uygun bir gözle, yeniden bakmakta fayda vardır. Osmanlı’nın son dönemlerde yaptığı ve bu sebeple borçlandığı bir savaşa bakabiliriz. Google’a “Osmanlı, borç, savaş” yazdığımızda karşımıza Kırım Savaşı çıkıyor.

Osmanlı İmparatorluğunun Kırım Savaşı’nı yapacak parası yoktu. İlk defa 1853 yılında Kırım Savaşı’nı finanse etmek için devlet tahvili çıkararak borçlandı. Daha sonra paraya ihtiyacı oldukça nasıl geriye ödeneceğine bakmaksızın, borçlanmasını çılgınca sürdürdü. Borç köleliğin ömrünü uzatır ve bağımsızlığı ortadan kaldırır.

Savaş dolayısıyla alınan borçları izlemek üzere 1854’te Osmanlı Bankası (Ottoman Bank) kuruldu. Ve işte vatandaşa “devlet işin içinde” algısını oluşturuldu. Bu banka kurulana kadar Osmanlı Devleti’nin bir merkez bankası yoktu. Daha sonra bu banka yeni bir bankaya dönüştürüldü. Osmanlı Devleti, Osmanlı Bankası’na 30 yıllık kağıt para basma yetkisi verdi. Ve dahası devlet, 30 yıl boyunca hiçbir şekilde para basmayacak ve başka bir kuruma bastırmayacaktı. İşte resmi bir ayrıcalık!

Bir ülkenin merkez bankası bir avuç özel bankerin eline geçerse, o ülkenin egemenliği de onların eline geçer. Yani devlet onlar olurlar. Artık kanunları kimin yaptığının hiçbir önemi kalmaz. Para, bir avuç adamın elinde dolaşan bir devlet haline dönüşür.

Parayı elinde tutanlar, medyayı satın alıyorlar. Medya ve para desteği ile seçimleri etkiliyorlar. Bu şekilde seçilmiş kişiler de bankerlerin istediklerini yasaları çıkarıyor ve ayrıcalıkları onlara sağlıyorlar. İngiltere Bankası, Federal Rezerv Sistemi ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası bu sisteme örnektir.

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin merkez bankası rolünü üstlenmek, Osmanlı Bankası’na miras olarak kalmıştır. Merkez Bankası’nın çoğunluk hissesi Hazineye ve milli bankalara aittir. Banka, merkezi idareden bağımsız bir kurumdur. Bankanın hükümete para vermesi yasak! Para politikasını bankanın kendisi belirliyor ve belirlediği politikayı uygulamada da tek yetkili. Kısacası Merkez Bankası para basıyor ve satıyor. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası A.Ş. devletin kendi eliyle kendisine yabancılaştırıldığı bir kurumdur.

Merkez Bankası da bankalara faizle para satıyor. Bankalar müşterilerine faizle para satıyor, yani kredi veriyor. Yapısal işleyiş açısından Merkez Bankası ile küresel banker aileler arasında bir fark kalmamış. Merkez Bankası’na öyle bir statü kazandırmışız ki, şimdi onu yabancılardan ayırt edemiyoruz. Ha Merkez Bankası ha Rothschild, işlevsel açıdan bir fark yok maalesef.

Bir avuç banker, havadan oluşturdukları paralarını borç olarak veriyor. İstedikleri şey, ülkelerden kendilerine sürekli olarak o borçlar karşılığında faiz gelirleri almak. Bu sistemde borç, yiğidin kamçısı değil, idam sehpasındaki yağlı urgan durumundadır.

Küresel finans sisteminin her kademesi sıkı bir şekilde örülmüş bir örümcek ağı gibidir. Bütün dünyayı sarmış durumdadır. Sistematik olarak yapılanların “başarılı bir ekonomi yönetimi” olarak algılanması için de akademi dünyası elinden geleni yapmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, ekonomi anlayışı kendisini diğer sosyal, politik, ahlaki ve dini olaylardan soyutlayarak çok farklı bir şekilde konumlandırdı. Tüm dünyada ekonomi dersleri neredeyse standart hale getirildi. Üniversitelerde en kolay açılan fakülteler ekonomi fakülteleri oldu.

Şimdi bir an düşünelim, dünyada yüz milyonlarca insan aynı varsayımlarla aynı dersleri aynı içerikte okuyor. Neyin olabileceğini neyin olamayacağını aynı kalıplarla öğreniyor. Bunlar benzer şekilde düşünüyor. Olayları benzer şekilde yorumluyor ve benzer tepkiler veriyor.

Bu durum, tüm dünyanın topluca uyutulması ya da narkozlanması gibi bir şey. Evet, narkozlanmak daha uygun bir kelime. Uykuda olanın yanında bağırırsanız ya da çimdik atsanız hemen uyanıverir. Ama uyutmak yerine narkozlarsanız, istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz. Size hiç tepki vermez. Narkozlanmak demek bu demektir.