Picture of Halil İbrahim Uzun
Halil İbrahim Uzun

İnsan Merkezcilik ile Doğa Mutlakçılığı Arasında Çevreyi Yeniden Düşünmek

A+ A-

I-Çevre Krizini Nasıl Çerçeveliyoruz?

Küresel ölçekte yaşanan çevresel kaygılar çoğu zaman teknik aksaklıklar, yetersiz düzenlemeler ya da eksik teknolojik yatırımlar üzerinden tartışılır. İklim değişikliği, biyoçeşitlilik kaybı, toprak bozunumu ve su stresi gibi olgular, bu bakış açısından mühendislik çözümleriyle yönetilebilir problemler olarak sunulur. Ancak bu yaklaşım, krizin yalnızca sonuçlarına odaklanarak onu üreten düşünsel zemini çoğu zaman görünmez kılar. Oysa çevrenin tahribatı, insanın doğayla kurduğu ilişkinin tarihsel, felsefi ve iktisadi kabullerine kadar uzanan daha derin bir arka plana sahiptir.

Çevre tartışmalarında kullanılan dil, hangi soruları sorduğumuzu ve hangi sorumlulukları gördüğümüzü doğrudan etkiler. “Çevre sorunu” ya da “çevre kirliliği” gibi ifadeler, tahribatı çoğu zaman teknik bir arıza veya kaçınılmaz bir yan etki gibi çerçevelerken; “çevrenin tahribatı” ifadesi insan faaliyetlerini, üretim biçimlerini ve siyasal tercihleri doğrudan sorumluluk alanına yerleştirir. Benzer biçimde “küresel” nitelemesi de soyut bir fail ima etmekten ziyade, çevresel süreçlerin fiziksel ve toplumsal dolaşım ağlarını anlatır. Yerel bir havzada ortaya çıkan kirlenmenin atmosfer, okyanuslar, ticaret zincirleri ve biyolojik döngüler aracılığıyla başka coğrafyalara taşınabilmesi, çevrenin tahribatının neden gezegensel bir ölçekte değerlendirilmesi gerektiğini gösterir.

Modern toplumlarda doğa büyük ölçüde ölçülebilir, yönetilebilir ve dönüştürülebilir bir varlık alanı olarak kavranır. Bu kavrayış, doğal sistemleri ekonomik faaliyetin girdileri olarak ele alırken insanı bu sistemlerin dışına yerleştirme eğilimindedir. Buna karşılık son yarım yüzyılda gelişen çevre etiği literatürü, bu insan merkezli yaklaşımı eleştirmiş; Aldo Leopold’un “land ethic” yaklaşımı, Arne Naess’in derin ekoloji düşüncesi ve türlerin hukuki özne olarak tanınmasını savunan çağdaş doğa hakları tartışmaları gibi örnekler üzerinden, doğanın yalnızca araçsal değil, kendi başına değeri olan bir varlık alanı olduğunu ileri sürmüştür. Böylece çevre tartışmaları teknik bir planlama meselesi olmaktan çıkıp ontolojik ve normatif bir düzleme taşınmıştır.

A closeup shot of a sparrow bird perched on green plants

İnsan ile doğa arasındaki ilişkinin iki uçlu bir karşıtlık içinde ele alınması, sürdürülebilirlik arayışlarını daraltan bir çerçeve üretmektedir. Bir yanda üretimi ve büyümeyi merkeze alan insan merkezci yorumlar, diğer yanda insan müdahalesini neredeyse bütünüyle askıya alma eğilimi taşıyan katı korumacı okumalar…

Asıl mesele, bu ikiliğin kendisinin ne kadar açıklayıcı ve ne kadar işlevsel olduğudur. Çevrenin tahribatını anlamak ve sınırlamak için, insan merkezcilik ile doğa mutlakçılığı arasında başka bir düşünsel konum mümkün görünmektedir.

Antroposentrizm ve Modern İktisat

Antroposentrizm, ahlaki ve ontolojik bakımdan insanı merkeze alan bir dünya görüşünü ifade eder. Bu yaklaşımda doğa, insan refahına hizmet ettiği ölçüde değer kazanır; ekosistemler, türler ve doğal süreçler çoğunlukla araçsal bir çerçevede değerlendirilir. Modern bilim ve sanayi toplumlarının yükselişiyle birlikte bu anlayış, üretim, kalkınma ve ilerleme fikirleriyle iç içe geçmiştir. Büyük baraj projeleriyle nehir rejimlerinin dönüştürülmesi, yoğun kimyasal girdilere dayalı tarımsal modernleşme, fosil yakıt temelli enerji sistemlerinin küresel ölçekte yayılması ya da madencilik faaliyetlerinin bütün peyzajları yeniden şekillendirmesi, doğanın insan amaçlarına göre yeniden düzenlenebilir bir alan olarak görülmesinin somut tezahürleri olarak okunabilir.

Doğanın kontrol altına alınabilir bir alan olarak görülmesi, teknolojik kapasitenin artışıyla birleşerek çevresel dönüşümün ölçeğini benzeri görülmemiş biçimde büyütmüştür. Neoklasik iktisadın hâkim paradigması da büyük ölçüde bu insan merkezli ontolojiyle örtüşür. İktisada giriş kitaplarında sıkça tekrar edilen “kıt kaynaklar karşısında sınırsız ihtiyaçlar” formülü burada belirleyici bir rol oynar. Bu ifade kendi içinde tartışmalıdır. Ancak burada kullanılan bu formül tersinden de okunabilir: Doğal varlıkların mutlak anlamda kapalı ve değişmez bir stok olduğu varsayımı da problematiktir. İnsanlık tarihi, yeni rezervlerin keşfi, teknolojik dönüşümler, yenilenebilirlik süreçleri ve ikame olanakları sayesinde kaynak tabanının sürekli yeniden tanımlandığını göstermektedir. Bu anlamda kaynaklar teorik olarak genişleyebilir bir ufka sahiptir. Buna karşılık insan ihtiyaçları biyofiziksel olarak sınırlıdır. Gerçekten sınırsız olan, toplumsal olarak üretilen arzular, tüketim idealleri ve statü beklentileridir. Bu ayrım bulanıklaştığında, ekonomik faaliyetlerin sürekli genişlemesini meşrulaştıran güçlü bir söylem ortaya çıkar.

İktisat literatüründe klasikleşmiş kıt kaynak–sınırsız ihtiyaç formülü, doğal varlıkları ekonomik sistemin girdileri olarak konumlandırır. Toprak, su, madenler ve enerji kaynakları üretim faktörleri olarak modellenir. Ekosistemlerin taşıma kapasitesi ya da yenilenme hızları ise uzun süre ikincil meseleler olarak ele alınmıştır. Çevrenin tahribi bu çerçevede çoğu zaman piyasa başarısızlığına indirgenmiş ve dışsallık kavramıyla açıklanmıştır: Çevreye verilen zarar fiyat mekanizmasına yansımadığı sürece ekonomik karar süreçlerinin dışında kalır. Bu yaklaşımın politika düzeyindeki karşılığı, büyümenin uzun süreli ve neredeyse sınırsız biçimde sürdürülebileceği varsayımı olmuştur. Gayrisafi yurt içi hasıla artışı toplumsal refahın temel göstergesi olarak kabul edilmiş; doğal sermayenin aşınması çoğu zaman ikame edilebilir bir kayıp şeklinde düşünülmüştür. Ancak ekolojik iktisat ve sistem ekolojisi literatürü, bu varsayımı güçlü biçimde sorgulamıştır.

Gezegenin biyofiziksel sınırları, karbon döngüsü, azot‑fosfor dengesi ya da tatlı su kaynaklarının yenilenme hızları gibi göstergeler, ekonomik faaliyetlerin mutlak bir fiziksel çerçeve içinde gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. Antroposentrik ve üretimci paradigmanın çevre tahribatıyla ilişkisi tam da bu noktada belirginleşir. Doğa, kendi iç dinamikleri olan karmaşık bir sistem yerine yönetilmesi gereken bir stok olarak kavramsallaştırıldığında, aşırı kullanım yapısal bir eğilim haline gelir. Tarımsal sulamada yeraltı sularının yenilenme hızının üzerinde çekilmesi, fosil yakıtların iklim sistemi üzerindeki birikimli etkileri ya da madencilik faaliyetlerinin ekosistem bütünlüğünü bozması, yalnızca hatalı uygulamaların değil, doğayı araçsallaştıran düşünsel çerçevenin de sonuçlarıdır.

Bununla birlikte antroposentrizmi tek başına çevre tahribatının nedeni olarak sunmak indirgemeci olur. İnsan merkezli bakış açısı, çevresel düzenlemelerin, koruma politikalarının ve sürdürülebilir kalkınma söylemlerinin de zeminini oluşturmuştur. Çevreyi koruma gerekçesi çoğu zaman insan sağlığı, gıda güvenliği ya da ekonomik istikrar üzerinden kurulmuştur. Bu durum, antroposentrizmin çevreyle uyumlu biçimlerinin de mümkün olduğunu gösterir. Sorun, insan refahını kısa vadeli büyüme hedefleriyle özdeşleştiren dar yorumlarda ortaya çıkar. Bu daraltılmış iktisadi rasyonalitenin sınırları, ekosentrik eleştirilerin yükselişinde belirleyici rol oynamıştır.