Picture of Salih Akyüz
Salih Akyüz

İtidalin Kıyısında

A+ A-

Aslında çok yoruluyoruz. Sabah uyandığımız zaman başlayan hengâme, gün boyu peşimizi bırakmıyor. Kendimizle bile baş başa kalamıyoruz bir türlü. Kahvaltı yaparken öğle yemeğimizi düşünüyoruz. Öğle yemeğimizi yerken ise sonrasını… Bu sırada yapabileceğimiz işler de ihtimaller havuzumuzda birikiyor. Fırsat doğduğunda, onları da adım adım yapmak için fırsat kolluyoruz. Zihnimizdeki koşturmaca böylece devam ediyor.

Mümkün olduğunca fazla şeyi, mümkün olduğunca fazla süre, mümkün olduğunca fazla defa tecrübe etme arzusu, peşimizi bir türlü bırakmıyor. Dahası, böyle bir şeyin gayet makul olduğuna kendimizi dahi inandırıyoruz. Sanki, gerçekten böyle bir şey gayet mümkünmüş gibi…

•Düşünmeliyiz!

Hayatımız oldukça kısa.Dünya serüveni, yaklaşık 15 milyar yaşında.İnsan ömrü ise ortalama 73 yıl olarakdeğerlendirilebilir.Her şeyin sonlu olduğu bu hayatta, bir dehayallerimiz ve beklentilerimiz var.Onlar da sonsuz gibi duruyor!Böyle bir denklemde beklentilerimizin birtürlü bitmiyor oluşu ise biraz ayıp kaçıyor.

Tam bu noktada Seneca’nın: “Az şeye sahip olan değil, çok isteyen fakirdir.” sözüne, Mevlâna Celaleddin Rumi: “Kanaat eden sultan olur.” cümlesi ile cevap vermektedir. Dünyada milyarlarca insan yaşıyor. Tekil olarak sadece bizim “en fazla şeyi görmeye, duymaya, bilmeye ve yapmaya hakkım var mı” sorumuz, üzerinde etraflıca düşünülmesi gereken esaslı bir soru oluyor! Bütün toplumların bu sanatta uzmanlaşması gerekiyor!

Hazır düşünmüşken; içinde bulunduğumuz habitatı, canlı cansız varlıkları ve onlara karşı sorumluluklarımızı da düşünmek yerinde olur kanaatindeyim. Bütün taleplerimiz için zamanımızın ve imkânımızın yeterli olup olmaması meselesi ise, yukarıdaki sorunun ağırlığına dayanamadan daha ilk yol ayrımında kendi konfor alanına sığınıyor bile. Sorgulamanın ilk aşamasında bizi yalnız bırakıyor.

Bu arada, bir de -hemen şimdi- beklentisi var tabi! Bu saplantı yerine, çok değerli bir dinlenme molası olan -idare etme erdemini kullanmamız; tek başına büyük bir değer olarak hayatımıza girecektir. Gözlerimizi kamaştıran hızdan da bir nebze olsun uzaklaşmış olacağız.

Aksi takdirde, sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyor gibi davranıyoruz. Vücudumuzun ulaşamadığı yerlere ise zihnimizi gönderiyoruz. O ulaşmaya çalışıyor bizim adımıza! Buluşamasalar bile, ihtimallerin zihnimizdeki varlığı gereksiz yere hüküm sürmeye devam ediyor. “Buraya gel ne olur, bir yere gitme. Beni sensiz bırakma. Sana da uygun bir yer bulacağım buralarda!” diyor gibi!

Yüzlerce ihtimalin her birini konuk etmeye çalışıyor zavallı kalbimiz. Hazır hız kazanmışken, yarınların ve sonrasının da yükünü bizim adımıza sırtlanmış oluyor. Nitekim İmam Gazali: “Kalbi dünya ile dolu olanın, hakikate yer açması zordur.” demiştir.

Belki gün içinde, bir aralıkta, kendimizi de karşımıza alabilsek çok iyi olacak. O zaman istişare edebiliriz işte. Hayata dair beklentilerimizi müzakere etmişken, yanında kâinata karşı ödevlerimizi de konuşabiliriz belki! Bir de nefes aralıklarımızı! Hayata sıkı sıkıya tutunmak isteyen hırsımız, bu buluşmaya fırsat vermek istemiyor.

Çünkü bu buluşma ile birlikte, “her şeye karar verme ayrıcalığı” kaybolup gidecek. Aklı ve kalbi, durmaksızın, bir yerden başka bir yere koşturamayacak. Tacını kaybedecek. Gücünü yitirecek. Her kararı sorgulanacak. “Acaba!” ünlemi ile karşılaşmak, onun için çok ağır olacak. Böylelikle bizim insanlardan beklentilerimiz olduğu gibi onların da bizden beklentisi olması, gayet doğal olacak. Olacak olmasına, ama gönül bu yüke nasıl dayanacak?

•Düşününce, iklim başlayacak

Aristoteles: “Erdem, iki aşırılık arasındaki orta yoldur.” demiştir. Bu anlamı perçinleyen Johann Wolfgang Von Goethe ise, Doğal Kız eserinde şöyle der: “Gerçek mutluluk kaynağı, itidaldir.” Özdenetim, iletişim araçlarının hayatımıza bu denli hücum ettiği bir zamanda, cemiyetimizin omurgasını oluşturmaya en çok yardım edecek husustur.

Bu durağa denk gelebilmek ve ağaç yapraklarının sesinin duyabilmek için de biraz soluklanmak gerekiyor sanırım. İşte o zaman, her şeyin, her an mümkün olamayacağını anlamış olacağız. O zaman, birçok düşüncemizi de yeniden düzenleme imkânına kavuşacağız. Loanna Kuçuradi ise: “Düşünmek bir lüks değil, bir zorunluluktur.” der.

Çünkü insan, bir bakıma davranışları üzerinden hakikate karşı sorumludur. Birçok insan, kimseye zarar vermediği için yükten kurtulduğunu zanneder. İnsanı etikle buluşturan eşik ise etrafındaki habitatı görüp görmemesi, duyup duymaması ve düşünüp düşünmemesi ile ilgilidir. Çünkü insan olmak; iyi niyet meselesi değil, bilinç meselesidir.

Bilinçli olabilmek, bir yüke sahip olmak anlamına gelir. Bunun için; Önce derin bir nefes alırız. Soluksuz kalacak şekilde sorgularız; hayatın inişlerini ve çıkışlarını, yazlarını ve kışlarını, bulutlarını, yağmurlarını, güneşlerini ve karlarını. Sokağın, insanın ve varlığın farkında oluruz. Sonra burnumuza toprağın kokusu gelir. Çiçeğin rayihasını, böceğin sesini duyumsarız belki. Kim bilir.

Uzun zamandır duymadığımız kuş cıvıltısını bile duyabiliriz. Yıllar önce bir röportaj okumuştum. Röportaj, Hayrettin Karaca ile yapılmıştı. Allah rahmet eylesin. Toprak dede, röportaja yamalı kazağıyla gelmişti. Gazeteci de “Bir triko firması sahibi olduğunu, buna rağmen neden yamalı kazak giydiğini?” sorduğunda, cevaben söyle söylemişti: “Ben bu firmanın sahibi olabilirim. Yaşım ileri olduğundan ve rahatsızlıklarım sebebiyle tezgâh başında çalışıp kazak dikemiyorum. Kazak dikemediğim için de kendimde yeni bir kazak giyme hakkını bulamıyorum. Tüketebilmek için üretmek gerekir. Durum böyle olunca da mevcut kazaklarımı, yırtıldıkça yamayarak giymemin daha doğru olduğunu düşünüyorum.” demişti.

Ne kadar ince bir kavrayış! Sahibi olduğu firmasının ürettiği trikoları giymek varken hakkından vazgeçebilmeyi tercih ettiğini söylemişti. Bu vazgeçiş, aslında kocaman bir ağırlığı da beraberinde getirmiyor mu? Günümüzün hızlı tüketim alışkanlığına, harika bir merhem sürüyor. İnsan; aklına gelen şeyleri ardı ardına deneyimlemek yerine, maliki olduğu nesnelerden bile kendini uzak tutabiliyor.

Bu kocaman aydınlık için, küçük bir özdenetim yarası yetiyor. Belki de yapmamız gereken şey; dahafazlasını istemek değil, elimizde olanıhakkıyla taşımayı ögrenmektir.Hayat; yetişilecek bir yarış değil, farkınavarılacak bir yolculuktur.Bir adım geri çekilip nefes aldığımızda;kalbimizin, zihnimizin ve dünyanın aynıanda konuşabildiğini fark ederiz.

İtidal bizi eksiltmez, yüklerimizi hafifleterek insanlığımızı çoğaltır. Belki de gerçek zenginlik; her şeye ulaşmakta değil, gerektiğinde vazgeçebilmeyi bilmektedir.