Güneşli Pazartesiler Devrimin Çıkmadığı Bar
- Tarih:
Ne zaman ilk izlediğimi hatırlamıyorum. Ama şunu çok net hatırlıyorum: Javier Bardem’i ilk kez gerçekten orada gördüğümü. Daha önce izlediğim filmleri vardı elbette, fakat Santa karakteriyle birlikte oyunculuğun “numara yapmamak” olduğunu, hatta çoğu zaman geri çekilmek olduğunu anladım. Yüz kaslarını minimumda tutarak bir ülkenin işsizlik tarihini anlatabilmek… Bu, oyunculuktan çok bir varoluş biçimiydi.
Los Lunes al Sol (Güneşli Pazartesiler) bittiğinde heyecanı geçince biraz üzerine düşünmüştüm. Çok sevmiştim ama hayatımın filmlerinden biri olacağını bilmiyordum henüz. Yıllar içinde aralıklarla altı-yedi kez daha izleyince anladım: Bazı filmler ilk izleyişte değil, insanın kendi hayatındaki kırılmalar arttıkça büyüyor.
Bu filmle birlikte zihnimde yer eden basit ama sert bir kanaat oluştu: Sinema esasen iki şeye dayanır — iyi bir hikâye ve iyi oyunculuk. Görüntü, müzik, efekt, teknik ihtişam… Bunların hiçbiri o iki omurga yoksa filmi ayakta tutamaz. Aynı şey edebiyat için de geçerli: İyi bir hikâye ve iyi yazılmış karakterler.
Sonraları başlayacak yazı yolculuğumda bu ilkeyi hep aklımda tuttum. Fonksiyonu olmayan kelimeler, süs için kurulmuş cümleler, anlatının yükünü taşımayan metaforlar… Hepsi halıya saçılmış lego parçaları gibidir. Ancak anlatmaya değer bir şey varsa kelimeler hizmet eder.
Güneşli Pazartesiler tam da bu yalınlıkla çalışır. Aşırı dramatize etmez. Seyirciyi ajite etmez. “Bakın ne kadar acıklı” diye bağırmaz. Hikâyesine güvenir.

Vigo’da Bir Tersane, Bir Ülkenin Kırılması
Film, Galiçya bölgesindeki Vigo’da geçer. Yönetmeni Fernando León de Aranoa’dır. 2002 tarihli yapım, 1978 sonrası İspanya’nın neoliberal dönüşümünün emekçiler üzerindeki etkisini fon yapar. Faşizmden anayasal reformla çıkan ülke, bu kez özelleştirme dalgasıyla savrulur.
Bir tersane kapanır. İşçiler direnir. Polisle çatışırlar. Yenileceklerini bilirler ama direnirler. Direniş bittiğinde iki tür işçi kalır: İstifa edip tazminatını alanlar ve imza atmadığı için işten çıkarılanlar. Sendikalı oldukları için sistem dışına itilenler. Yerlerine güvencesiz işçiler alınır. Film tam da bu “araf”ta başlar. Direnişten sonraki boşlukta.
Santa: Kusursuz Değil, Gerçek: Santa, direniş sırasında kırdığı bir sokak lambası yüzünden yargılanır. 8.000 peseta ceza alır. Lamba ucuzdur. Parayı öderse dosya kapanacaktır. Ama mesele para değildir; gururdur.
Santa bir kahraman değildir. Hırttır, laf sokar, boş gezer, zaman zaman bencildir. Ama eşitlik ve yoldaşlık konusunda net bir omurgası vardır. Onu “gerçek” kılan da bu kusurlarıdır. Film, işçi sınıfını romantize etmez. Devrimci estetik üretmez. İnsan gösterir.
Altı erkek, Rico’nun barında oturur. Konuşurlar. Aslında konuşmazlar; oyalanırlar. Her buluşma, adı konmamış bir oturuma dönüşür: “Neden bizden bir devrim çıkmadı?” Bar bir devrim mekânı değildir. Bir bekleme odasıdır.

Pazartesi Sendromundan Güneşli Pazartesilere
Çalışanlar için pazartesi sendromu vardır. İşe gidenler için haftanın ağırlığıdır pazartesi. Bu altılı için ise pazartesinin anlamı kalmamıştır. Sahilde kayalıklara oturur, güneşlenirler. Günlerden pazartesidir. Ama takvimle bağları kopmuştur. Sistem dışına atılanlar için zaman da askıya alınır. “Güneşli Pazartesiler” ironisi tam burada kurulur. Bu bir özgürlük müdür? Hayır. İşlevsiz bırakılmışlığın estetikleştirilmiş hâlidir.
Avustralya, coğrafi bir kaçış fantezisi… Santa tavandaki lekede Avustralya haritası görür. “Avustralya en muhteşemi!” der. İspanya’dan on kat büyük, nüfusu yarısı kadar, iklimi şahane…
Bu bir göç rüyasıdır. “Burada bir şey olmayacak” düşüncesinin coğrafi tercümesidir. Dünyanın her yerindeki işsizlerin, göçmenlerin ortak düşü. Mekân değişirse kader değişir mi? Film cevap vermez. Ama o tavana bakan gözlerde cevabı hissedersiniz.
Karınca ile ağustos böceği masalının ideolojisi olarak bakmakta mümkün filme. Santa’nın çocuğa okuduğu masal sahnesi filmin zirvelerinden biridir. Karınca ile Ağustos Böceği. Masal biter. Karınca kapıyı ağustos böceğinin yüzüne kapatır. Santa öfkelenir: “Kim yazdı bunu? Bu karınca tam bir yavşak ve spekülasyoncu! Neden bazılarının ağustos böceği olarak doğduğunu açıklamıyor?”
Bu çıkış, filmin ideolojik çekirdeğidir. Yoksulluğu ahlâkî bir zafiyet gibi anlatan anlatılara itirazdır bu. Neoliberal düzenin en sevdiği masala yöneltilmiş bir karşı okumadır. Eğer ağustos böceği olarak doğduysan, oyun baştan kayıptır.
Erkeklik, çöküş ve sessizlik… Film yalnızca işsizliği değil, erkekliğin çözülüşünü de anlatır. Lino yaşa takılır. Oğlunun kıyafetlerini dener. Saçını boyar. Jose’nin eşi Ana çalışır; ayakları yara olur. Evin ekonomik dengesi değişince evlilik de çatlar. Amador terk edilmiştir ama bunu kabullenmez. Kadınlar — Ana ve Nata — daha kararlı ve daha nettir. Yönetmen muhtaçlık meselesini tersinden kurar. Ekonomik yapı erkekliği de kırılganlaştırır.
Şiddetin üzerine serilen müzik ise farklı bir etki yaratır. Polis işçilere saldırırken klasik müzik çalar. Görüntüde tekme tokat bir şiddet, kulakta rafine bir tını. Bu estetik tercih, sıradanlaşan vahşete alışan gözümüze ince bir müdahaledir. Film ajitasyon yapmaz. Akışı bulandırmaz. Ağırbaşlıdır. Ama derinden sarsar.
Film, Goya Awards’da beş ödül kazanır ve Oscar’da Yabancı Film dalında aday gösterilir. Fakat esas başarısı ödüller değil; yıllar geçtikçe seyircinin zihninde büyümesidir.
Devrimin Çıkmadığı Yer
Altılıdan devrim çıkmaz. Bar devrim üretmez. Ama film bir şey üretir: Tanıklık. Sinemanın en güçlü tarafı belki de budur. Hayatı değiştirmeyebilir ama ona bakışımızı keskinleştirir. Güneşli Pazartesiler’i her izleyişimde şunu hissediyorum: Devrim bazen çıkmaz. Ama onurun, dostluğun ve kırılganlığın kaydı tutulur.
Ve bazen bir film, bir ülkenin neoliberal tarihini anlatırken insanın kendi yazı disiplinini de kurar. İyi hikâye. İyi oyunculuk. Gerisi teferruat.



