Picture of Fatih İsmet Yılmaz
Fatih İsmet Yılmaz

Tarihin Popülerleşmesi ve İlber Ortaylı Örneği

A+ A-

Geçtiğimiz günlerde Türkiye, son yılların en popüler tarihçisi İlber Ortaylı’yı kaybetti. Bir nesil onu dinleyerek ve okuyarak büyümüştü. O bu ülkenin insanlarına iyisiyle kötüsüyle bir tarih sevgisi aşılamış, onu televizyonda gören çocuklar ‘‘Baba ben ileride bu amca gibi olacağım’’ demekten kendini alıkoyamamıştı ve onu ekranlarda hayran hayran izliyorlardı. Sadece tarihe meraklı çocuklar değil, yetişkinler de onun hayranıydı. Bu hayranlığın arkasında belki programlardaki sevecenliği, cana yakınlığı, babacanlığı ve çoğu popüler ismin aksine izlediği ölçülü tutum vardı.

Katıldığı programlarda özellikle Murat Bardakçı’nın sunumunu yaptığı Tarihin Arka Odası’nda kendilerini belirli bir konuma yerleştiren Erhan Afyoncu ve Pelin Batu’nun aksine o, halka hitap eden egemen ideolojinin çizdiği sınırları ne sağdan ne de soldan aşmış, kendi alanı içerisinde anlatımını yapmıştır.  Aslında egemen ideolojinin halka hitap etmesi de gerekmemektedir çünkü egemen ideoloji süreç içerisinde halkın düşünce yapısını değiştirmek zorundadır. Halkın değiştirilen ve yeniden oluşturulan bu düşünce yapısına en iyi hitap eden tarihçilerden biri ise İlber Ortaylı’dır.

Peki ya İlber Ortaylı’yı ve türevi tarihçileri bu kadar popüler yapan ve yüzbinleri gecenin geç saatlerine kadar ekranlara kitleyen tarih merakı halkımıza nereden gelmekteydi? Hiç şüphesiz ki bu merak yoktan var olmamıştı. 1990’lardan itibaren gelişen kitle iletişim araçları ve 2000’lerin başında ortaya çıkıp 20 yıllık kısa bir süre içerisinde hayatımızı değiştiren sosyal medya mecraları bizi yaşanan olayların bilfiil içine sokuyordu. Toplumun, yaşanan olayların ve gelişmelerin bu kadar içinde olması kaçınılmaz olarak onlarda yakın ve uzak tarihe ilgi duymasına sebebiyet veriyordu.

Geçmişte tarihçilik vakanüvisliğe dayanmaktayken 19.yüzyılda bir bilim dalına dönüşmesiyle ilk modern tarihçiler ortaya çıkmış ve tarih anlatımı hikayecilikten uzaklaştırılarak belli bir alana yönelik monografik anlatıma evrilmiştir. Bu evrim ve yönelimle birlikte tarih, efsane ve kronoloji birleşimi olmaktan çıkmıştır. Tarih bu dönemden itibaren kralların meşruluğu için değil de yeni bir ulusun inşası üzerine kaleme alınsa da halkta tam manasıyla karşılık bulamamış ve tarih bilimi kitlelere inememiştir. Tarih kitlelere akademik bir dille inmesi de beklenmemelidir. İşte burada devreye sosyal medya girmektedir. X, Youtube, İnstagram vb. gibi uygulamalar sayesinde tarihçiler ve anlattıkları tarihi konular görünürlük kazanmaktadır. O kadar ki bazı eski programların kısa kesitleri bu platformlarda milyonlarca etkileşim almakta ve geçmişte ele alınmış tarihi konuların tekrardan gündeme gelmesini sağlayarak kişiler ve olaylar üzerine bir tartışma ortamı meydana getirmektedir.

Tarihe olan ilginin kitlelerde hızla yayılmasıyla, yaşadığımız küresel dünyada bilginin popülerleşmesi kaçınılmaz duruma gelmiştir. Bu tür bir tarih anlayışı içindeki bilgi kirliliğini de beraberinde getirmiştir. Bu bilgi kirliliğinde topluma hitap etmek isteyen tarihçiler de popülerleşerek isteyerek veya istemeyerek yanlış bilginin çoğalmasına sebebiyet vermiş ve hatta onlar üzerinden toplum kendi yanlış bilgisini üretmiştir. Bu da popülist tarihçiliği doğurmuştur.

Akademik bilgi üretiminde belirli bir yol izlenmektedir. Önce veriler toplanır ve bu verilerin tasnif edilmesiyle malumat meydana gelir. Malumatın analiziyle de tarihçiler bilgiyi elde eder. Bu süreç en doğru tarihsel bilgiyi medyana getirmenin yoluyken popülist tarihçilikte ikinci aşama atlanır ve popülist tarihçi onun yerini gündemdeki olaylarla, yarı akademik verilerle ve kendi duygusal edebiyatını katarak doldurur ve bu şekilde bilgiye ulaşır. Bu bilgi ise halka daha çok hitap etse de kaçınılmaz olarak çarpık bir bilgidir.

Son yıllarda TV ekranlarımızdan düşmeyen Diriliş Ertuğrul, Kuruluş Osman, Uyanış: Büyük Selçuklu, Kudüs Fatihi: Selahaddin Eyyubi vb. diziler, popülist tarih metodolojisinin topluma verdiği zararlardan biridir.  Bu diziler tarih merakının artmasını kaçınılmaz olarak sağlasa da senaristler tarihi karakterleri toplumun seveceği ve benimseyeceği bir şekilde ekranlara uyarlamakta bu da zaten çarpık bir tarih anlayışı olan toplumumuzun diziler sayesinde anlayışının daha da bozulmasına sebebiyet vermektedir. Tarihi kişilikler reyting uğruna adeta kurban edilmekte, sadece keşke kişilikler kurban edilse diyebileceğimiz örnekler meydana gelmektedir: Osmanlı’nın kuruluş dönemi adeta Vikings dizisini andırmaktadır. Burada dizileri tarihsel gerçekliğe uymadığı için eleştirmiyorum çünkü diziler yapıları gereği kurgu barındıracaktır ama bu ekranda izlediği şeyleri salt doğru olarak kabul eden bir kitlenin olduğu gerçeğini yok saymamalıdır. Bu şekilde tarih bir bilim olmaktan çıkarılıp tüketim nesnesine dönüştürülmektedir. Kısacası tarih popülerleştikçe toplum nazarında kabul edilmekte, toplum nazarında kabul edildikçe de popülerleşerek popülist tarihçiliği meydana getirmektedir. Bu da tarih bilimini belirli bir yozlaşmaya uğratmaktadır.

Böyle bir gündemde İlber Ortaylı gibi tarihçiler ise akademik ve popüler tarihçilik arasında bir yerde konumlanmaktadırlar. İlber Ortaylı akademik eserler vermenin yanı sıra bazı akademisyenlerin aksine popüler eserler kaleme almaktan çekinmemiştir. Bu çerçeveden bakıldığında kendisinin akademik çevreler ve toplum tarafından sevilmesi hiç şaşırtıcı değildir. Akademisyenlerin popüler eserler vermesi ise bilginin halka inebilmesi için gereklidir çünkü kendi akademik yazıları halk arasında doğal olarak dikkat çekmemekte ve merak uyandırmamaktadır. Özellikle toplumun bu konjonktüründe ise popüler eserlerin ve yapımların olması kaçınılmazdır. Uzun lafın kısası popüliler tarihçiliği, iletişim araçları ve sosyal medyanın gittikçe geliştirdiği tarih merakı ortaya çıkarmış ve beslemiştir. İlber Ortaylı da bizim bu merakımızı kendince gidermeye çalışan büyük tarihçilerimizden biridir. Kendisine Allah’tan rahmet, ailesine ve sevenlerine başsağlığı diliyorum.