Picture of Ahmet Avcı
Ahmet Avcı

Durkheim’ı Mezarında Ters Döndürmek

A+ A-

(Türkiye’de Cezasızlık Politikaları ve Anomi Teorisi Çerçevesinde Eleştirel Bir Değerlendirme)

Toplum, bireylerin basit bir toplamı olmaktan öte, ortak bir bilinç, kolektif temsiller ve paylaşılan normlar bütünüyle örülmüş organik bir yapıdır. Émile Durkheim’ın sosyolojik teorisinde bu yapıyı ayakta tutan unsurlar, toplumsal dayanışmayı ve düzenin sürekliliğini sağlar. Bu bağların sistematik olarak zayıflatılması ya da kasıtlı biçimde koparılması durumunda ortaya çıkan patolojik durum ise Durkheim’ın “anomi” kavramıyla tanımladığı normatif boşluk ve düzensizlik halidir. Anomi, toplumsal normların belirsizleştiği, bireylerin davranışlarını yönlendiren kolektif mekanizmaların kasten işlevsizleştirildiği ve toplumsal düzenin bilinçli bir çözülme sürecine sokulduğu bir durumdur.

Günümüz Türkiye’sinde cezasızlık tartışmaları, tam da bu anomi dinamiğinin en çarpıcı ve rahatsız edici tezahürü olarak karşımıza çıkmaktadır. Cezasızlık, artık salt hukuki bir teknik arıza ya da bireysel adalet eksikliği olmaktan çıkmış; toplumsal sözleşmenin açık bir ihlali, hatta kimi zaman bilinçli bir şekilde sabote edilmesi haline gelmiştir. Modern hukuk devletinde bireyler, cezalandırma tekelini devlete devrederken, bu yetkinin eşit, öngörülebilir ve adil biçimde kullanılacağı varsayımına güvenirler. Türkiye’de ise bu temel varsayım, özellikle son on yılda sistematik olarak zedelenmiş, yerini “seçici adalet” ve “güçlüye dokunulmazlık” rejimine bırakmıştır.

Cezasızlık olgusu, yalnızca siyasi nitelikli davalarla sınırlı bir mesele olmanın çok ötesinde, ceza yargılaması ve infaz hukuku alanında da sistematik bir boyut kazanmıştır. Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (HAGB) kurumunun rutin ve geniş yorumlu uygulanması, ceza erteleme mekanizmalarının esnek biçimde kullanılması ve infaz yasalarında düzenlenen yatar ceza sürelerinin nispi olarak düşük tutulması gerek kasten işlenen adi suçlarda gerekse taksirli suçlarda (örneğin ölümlü iş kazaları, trafik kazaları) faillerin fiilen cezasız kalmasına veya sembolik düzeyde bir yaptırım ile karşılaşmasına yol açmaktadır. Bu uygulamalar, Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemeleri Kanunu ve İnfaz Kanunu çerçevesinde öngörülen cezanın bireyselleştirilmesi ve orantılılık ilkelerine aykırı bir şekilde, suçun toplumsal kınama (social condemnation) ve genel önleme (general prevention) işlevlerini büyük ölçüde nötralize etmektedir. Durkheim’ın ceza sosyolojisinde ceza, öncelikle failin ıslahı veya mağdurun tatmini değil, kolektif bilincin (conscience collective) ihlal edilen normlarını kamusal olarak yeniden teyit etme (réaffirmation collective) ve toplumsal dayanışmayı pekiştirme işlevi görür. Bu bağlamda, Türkiye’deki ceza ve infaz rejimlerindeki gevşeklik, cezanın bu asli sosyolojik fonksiyonunu fiilen işlevsizleştirmekte; normların bağlayıcılığını ve ciddiyetini aşındırmakta ve toplumda yaygın bir anomi durumunun kurumsallaşmasına katkıda bulunmaktadır. Neticede, ceza ve infaz politikalarındaki bu sistematik esneklik, cezasızlığı yalnızca seçici değil, aynı zamanda yapısal ve yaygın bir niteliğe büründürmekte; Durkheim’ın öngördüğü üzere, ortak değerlerin erozyona uğraması ve toplumsal düzenin normatif temelinin uzun vadede çözülmesi riskini artırmaktadır.

Cezasızlığın Kurumsallaşması: Normatif Çöküş

Son yıllarda kamuoyuna yansıyan sayısız olay – kolluk kuvvetlerince işlenen şiddetin cezasız kalması, kadına yönelik cinayetlerde faillerin etkin biçimde yargılanmaması, ölümlü iş kazalarında (!) patronların ve devlet yetkililerin sıyrılması, çevre tahribatı ve maden facialarındaki sorumsuzluk, yolsuzluk ve siyasi bağlantılı suçlarda görülen sistematik cezasızlık – toplumsal düzeyde derin bir “cezasızlık kültürü”nün yerleştiğini göstermektedir. Bu durum, “hukuk güçlüler için vardır, zayıflar için ise ya yoktur ya da göstermeliktir” algısını hâkim kılmakta ve suç işleme eşiğini dramatik biçimde aşağı çekmektedir.

Durkheim’ın ceza sosyolojisinde ceza, öncelikle kolektif bilincin ihlal edilen normlarını kamusal olarak yeniden teyit etme işlevi görür. Ceza verilmediğinde ya da sembolik, göstermelik düzeyde kaldığında ise kolektif bilinç ağır biçimde yaralanır; normlar, bireyler nezdinde “güçlülerin işine geldiğinde uygulanan, gelmediğinde ise hiçe sayılan kurallar” haline dönüşür. Türkiye’de yaşanan tam da budur: Ceza, artık toplumsal dayanışmayı güçlendiren bir ritüel olmaktan çıkmış, iktidar sahiplerinin ve bağlantılı çevrelerin korunması için araçsallaştırılmış bir mekanizma halini almıştır. Bu, Durkheim’ın teorik çerçevesine düpedüz aykırı, onu mezarında ters döndürecek nitelikte bir norm erozyonudur.

Cezasızlık Politikalarının Tehlikeli Sonuçları

Cezasızlığın en vahim sonuçlarından biri, bireylerde “adaleti kendi elleriyle arama/ihkakı hak” eğiliminin giderek artmasıdır. Hukuka olan güvenin sistematik olarak tahrip edildiği bir ortamda, mağdurlar ve yakınları, devlet mekanizmalarının kasten yetersiz bırakıldığı alanlarda gayri resmî, çoğu zaman şiddet içeren yollara yönelmektedir. Bu durum, “özel adalet” arayışlarını meşrulaştırmakta, toplumsal çatışma potansiyelini patlama noktasına taşımakta ve hukuk devletinin temellerini içten içe çürütmektedir.

Ayrıca cezasızlık, toplumun farklı kesimleri arasında derin bir “eşitsizlik ve güvensizlik” uçurumu yaratmaktadır. Özellikle kadınlar, işçiler, çevre aktivistleri ve muhalif kesimler açısından hukuk, “güçlülerin ve yandaşların hukuku” olarak algılanmakta; bu da toplumsal bütünleşme (social integration) ve düzenleyici normların (regulatory norms) ciddi biçimde tahrip olmasına yol açmaktadır. Durkheim’ın anomi kavramı burada daha da ürkütücü bir boyut kazanır: Normatif düzenin kasıtlı çöküşü, bireysel ve kolektif düzeyde patolojik davranışları, şiddeti ve sosyal çözülmeyi tetiklemektedir.

Yapısal ve Siyasal Boyut

Türkiye’de cezasızlığın kökleri, yasal boşluklardan çok daha derinlerde yatmaktadır. Yargı bağımsızlığının fiilen ortadan kaldırılması, soruşturma süreçlerinin siyasi iradeye tabi kılınması, “etkin soruşturma yükümlülüğü”nün sistematik ihlali ve cezai yaptırımda tutarlılığın yok edilmesi, bu sorunun kurumsal değil, siyasal niteliğini ortaya koymaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin pek çok kararında da vurgulandığı üzere, devletin pozitif yükümlülükleri bilinçli olarak ihmal edilmekte; bu da cezasızlığı bir “politika” haline getirmektedir.

Çözüm, artık naif yasal düzenlemelerle sınırlı kalamaz. Gerekli olan, soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin gerçekten bağımsız, tarafsız, şeffaf ve etkin biçimde yürütülmesidir. Ancak mevcut siyasi yapı içerisinde yargının iktidarın bir uzantısı haline getirildiği, kararların “talimatla” şekillendirildiği bir sistemde, bu tür beklentiler maalesef gerçekçi görünmemektedir. En teknik anlamda “mükemmel” yazılmış ceza kanunları dahi, uygulayıcılar tarafından sistematik olarak sabote edildiğinde toplumsal düzeyde hiçbir anlam ifade etmemektedir.

Toplumsal Sözleşmenin Ölümü

Cezasızlık, bireysel mağduriyetlerin çok ötesinde, toplumun kolektif bilinç yapısını ve normatif temelini bilinçli biçimde tahrip eden bir olgudur. Durkheim’ın anomi teorisi, Türkiye’deki mevcut tabloyu anlamak için güçlü bir araç sunmakla birlikte, aynı zamanda sert bir eleştiri de içermektedir: Hukuk normlarının fiilen uygulanmaması, suç karşısında etkin ve orantılı yaptırımların kasten tesis edilmemesi durumunda, ortak değerlerin aşınması kaçınılmaz hale gelmekte ve uzun vadede sosyal çözülme (social disintegration) riski giderek büyümektedir.

Bugün Türkiye’de yaşanan, Durkheim’ın en karanlık kehanetlerinin gerçekleşmesidir. Cezasızlık politikaları, toplumun mezar taşını değil, bizzat toplumsal sözleşmenin kendisini ters çevirmektedir. Eğer bu süreç devam ederse, ortak bir bilinç ve paylaşılan normlar üzerine kurulu bir toplumdan geriye, yalnızca anomi, güvensizlik ve şiddet dolu bir kaos kalacaktır. Cezasızlıkla mücadele, artık yalnızca hukukun değil; Türkiye’nin toplumsal geleceğinin ve varlığının korunması meselesi haline gelmiştir.