Farklı Bir Şehir Okuması: Ekrem Özdemir’in Şehir ve Modern’i
- Tarih:

Çoğumuz şehirleri; içinde yaşadığımız apartmanlardan, yürüdüğümüz parklardan, araba sürdüğümüz yollardan ve alışveriş yaptığımız AVM’lerden ibaret sanmaktadır. Peki, cidden şehirler sadece bunlardan mı ibarettir? İnsanlar gibi bu şehirlerin de ruhları yok mudur? ‘‘Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman…’’ (Hicr,15/29) ayetinde belirttiği gibi Allah ruhundan Âdem’e üflemişti. Âdem de kendi ruhundan şehirlere üfledi. Şehirler Âdem’in yani insanın üflediği ruhla şekillendi. Peki, bu ruh neydi?
İçerisinde milyonlarca farklı tarza, düşünceye ve kültüre sahip bireyin bir arada yaşadığı şehirler; insanların toplumsal hafızası ve kişisel anıları üzerinden ruhunu oluşturup bu şekilde bir kimlik kazanmaktaydı. Edebiyat ve sanat, yani modern; şehirlerin insan üzerindeki tezahürüydü. İnsanlar yaşadıklarıyla şehirleri var ediyor, şehirler de insan üzerindeki etkisini edebiyat ve sanatta gösteriyordu. Kısacası şehirlerin ruhunu biçimlendiren öz ile edebiyat ve sanatı var eden öz aynıydı: İnsan. İnsana en iyi merceği tutan edebiyat ve sanat ise aynı zamanda şehirlerin kendisine de mercek tutmaktaydı. Ancak 19. yüzyılda hayatımıza giren modern ve modernleşme, şehirlerde bir buhran yarattı.
Özdemir, okuyuculara bir soru sorarak şöyle başlatıyor şehir ve modern ilişkisini: ‘‘İnsanları şehirde yaşatan gizli nedenler nelerdir? Modern hayat, büyük şehirlerden başlayarak kenar şehirlere dağılmış, kendini en iyi şehir ortamında ifade edebilmiştir. Bu yüzden Türkiye’de ve dünyada, gelenekle modernite arasındaki geçiş dönemin getirdiği değişimin renklerini en rahat dile getirebileceğimiz mekân şehirlerdir.’’ (s.8) diyerek ekliyor: ‘‘Modernleşme serüveninin şehirdeki en güzel yansımalarını edebiyat ve sinema dalında görmek mümkündür.’’ (s.8)Kitabında bahsettiği on şehri ise edebiyat ve sinema üzerinden yani, insan ruhu üzerinden bizlere tanıtıyor.
Saint Petersburg, İstanbul, Viyana, Prag, Varşova, Berlin, Roma, Paris, Londra ve New York şehirlerine bu kitapla bir seyahate çıkıyoruz. Bu öyle bir seyahat ki 19. yüzyılın veremli Petersburg’undan 20. yüzyılın romantik Paris’ine, oradan da 21. yüzyılın suçla dolu New York’una kadar bize Dostoyevskiler, Yahya Kemal Beyatlılar, Baudelaireler, Felliniler ve Martin Scorseseler gibi birçok yazar ve sinemacı eşlik ediyor.
Kitapta yazarımızın Dostoyevski hayranlığından kaynaklı olarak Petersburg’a epeyce yer verilmiş. Moskova yerine bu şehrin tercih edilmesinin sebebi ise yeni kurulmuş bir şehir olmasına rağmen Rusya’nın son üç asrına damga vurması ve birçok edebiyatçı yetiştirmesiydi. Petersburg, Venedik taklit edilerek I. Petro tarafından kurulmuştu. Aslında en başından beri bir Doğu-Batı çatışması yaşayan şehir; doğal olarak içerisinde modernleşme ve gelenekçilik çelişkisini de barındırıyordu. Bu da edebiyatçıların düşün dünyasını kaçınılmaz olarak etkiliyordu. Dostoyevski ve Tolstoy, kadim Rus geleneğinin bozulmaması taraftarı olarak Hz. İsa’ya sarılıyor ve her türlü Batı temelli ideolojiyi reddederek modernleşmenin karşısında duruyorlardı. Modernleşmek ile Batılılaşmak farklı şeyler diyebilirsiniz ama Alev Alatlı’nın da dediği gibi: ‘‘Batılılaşmadan modernleşme diye bir şey yok, maalesef.’’ Turgenyev ise Batılılaşmayı savunarak Babalar ve Oğullar adlı romanındaki Bazarov’la, Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’deki Alyoşa’sını karşı karşıya getiriyordu. Yüzbaşı’nın Kızı’nın yazarı Puşkin ise Turgenyev’in tarafında yerini almıştı. 19. yüzyılda adeta Rus edebiyatı altın çağını yaşıyor: Suç ve Ceza, Anne Karenina, İnsancıklar, Beyaz Geceler, Neva Bulvarı, Palto vb. eserler o dönemin Petersburg’una ışık tutuyordu. İki farklı Petersburg vardı; Kışlık Saray ve insanlarının açlıkla mücadele ettiği Petersburg. 20. yüzyıla geldiğinde ise çelişkiler büyümüştü ve Petersburg dünya tarihini değiştirmeye hazırlanıyordu. Dostoyevski’nin ve Turgenyev’in kahramanlarının yerini şimdi Çernişevski’nin Kışlık Saray’ı basan devrimcileri almıştı.
Yazarımız sinemada ise Tarkovski’yi ön plana çıkarıyor ve onun filmleri üzerinden genel bir Rusya okuması yapmasının yanı sıra bizi insanın iç dünyasına yönlendiriyor. Adeta Dostoyevski ve Tarkovski’yi birbirine benzeterek şöyle diyor: ‘‘Tarkovski, bilimin ve sanatın insanları mutlu edemeyecek hale geldiğini iddia eder ve haykırır. Bazı sinema eleştirmenleri Stalker ile Prens Mişkin’i benzetmekte haksız değildir. Tarkovski’ye göre, güzel düşünmeyi, merhameti, fedakârlığı unutmuştur 20. asrın insanı. Maddi zevklerine gösterdiği aşırı ilgi, onu manevi bir boşluğa itmiştir. İnandığı bir değer kalmamıştır uygar insanın. İsa sevgisini insanlara hatırlatmak ister yönetmen. Ve objektifini insanın ruhuna çevirir.’’ (s.72)
Saint Petersburg’u romanlar ve filmler üzerinden ele aldıktan sonra ise rotasını İstanbul’a çeviriyor. İstanbul’u en iyi şairlerin dizelerinde bulabileceğimizden ötürü, burada şiirler üzerinden bir anlatım yolu izlenmiş. Şayet Nedimlerin, Tevfik Fikretlerin Yahya Kemallerin, Nâzım Hikmetlerin, Orhan Kemallerin, Sezai Karakoçların şehridir İstanbul. Lale Devri bahçelerinde bir çiçek, Gülhane Parkı’nda ceviz ağacı olmaktır ya da Beyoğlu’nda Kürk Tamircisi Yorgo.
Fuzuli’nin dediği gibi ‘‘şiir acıyla yazılır’’. Birçok acı yaşamasından kaynaklı bu kadar şaire ev sahipliği yapabilmiştir bu şehir. Yazarımız İstanbul’u anlatırken aslında Türkiye’yi anlatmaktadır. İstanbul’un hikayesi, Türkiye’nin hikayesidir. 20. yüzyıl başında işgal edilmiş ve milli bir edebiyatın doğuşuna ev sahipliği yapmıştır. Öyle ki Mehmet Akif’in Safahat’ı baştan sona işgale direnen bir halkın anlatısıdır: ‘‘Çamlıbel sanki şehir, zabıta yok, rabıta yok; / Aksa kan sel gibi, dindirecek vasıta yok.’’
Milli Mücadele dönemi sonrası, 30’ların 40’ların 50’lerin romantizmi yerini artık bir toplumsal gerçeğe bırakıyordu. Abdülhak Şinasi Hisar’ın İstanbul’u romantiktir. Peki ya, Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan’ı? O da romantiktir; sevgilisi için çorap çalıp suçluluğunu en derin noktalarına hissettiği kadar… İstanbul; yaşanılan yalılardan, Beyoğlu, Beşiktaş ve Bebek gibi semtlerden mi ibarettir? Yoksa biraz daha boğaz kenarlarından içerilere ilerlesek bir şehrin arka yüzünü görmüş olmaz mıyız? İlerleyen süreçler, Anadolu için yoksulluk getirmiş ve İstanbul’a göç bir umut olarak görülmüştü. 1960’larda başlayan köyden kente göç, şehirlerin yapısını bozmuştu ve İstanbul bundan en fazla nasibini alan şehir olmuştu. İstanbul da Anadolu’dan gelen fakir halka acımamıştı; kendisinin büyüklüğünü hep hatırlatmıştı.
Sinema alanında ise yazarımız, göç ve fakirliği ele alan Atıf Yılmaz’ın Suçlu’sunu, Memduh Ün’ün Ayşecik’ini ve Osman F. Seden’in Sokak Kızı’nı örnek gösteriyor. Göç, yanında işsizlik problemini de getirmiş; bu da Yeşilçam sinemasının en meşhur tiplemelerinden olan açgözlü patronlar ve saf, iyi yürekli işçilerin doğmasına sebebiyet vermişti ya da kötü patronun iyi oğlu… Örneğin Kibar Feyzo dönemin şartlarını ve ortamını en güzel özetleyen filmlerden biridir. Ağalar altında ezilen köylü, kurtuluşu İstanbul’a gitmekte bulmuş ve orada grevle, sendikalaşmayla tanışmıştır. Köyüne geldiğinde ağaya karşı insanları örgütlemiş ve sonunda Faşo Ağa bizzat Feyzo tarafından vurulmuştur. Dönemin filmleri ya bu minvalde politik mesajlıdır ya da kötü patronun oğlunun fakir işçi kıza aşık olup babasını karşısına almasını anlatmaktadır. Bu dönemin sınıf çelişkilerinin kendisini sinemada ifade ediş biçimidir.
Yazar üstte verdiğim örnekler gibi şehri bize insan üzerinden aktarıyor. Anlatımım Prag üzerinden devam etse de kitapta geçen tüm şehirlere değinemeyeceğim Milan Kundera’nın yazdığı ve Philip Kaufman’ın beyaz perdeye uyarladığı Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği, bize bir şehrin insan ilişkilerini nasıl etkilediğini en açık şekliyle göstermektedir. 1968’in siyasi olarak çalkantılı Prag’ı bir çift üzerinden biz izleyicilere sunuluyor. Siyasi baskılardan kaynaklı İsviçre’ye giden çift. Prag’sız yapamamıştır. Prag’a döndüklerinde ise Prag artık eski Prag değildir. Çiftin ilişkileri Prag gibi hep sallantıdadır. Bu sallantıdan kurtuluş ise şehri terk edip kırlara çekilmektir.
Benim de en sevdiğim filmlerden biri olan II. Dünya Savaşı sonrası Roma halkının fakirliğini anlatan İtalyan Yeni Gerçekçiliği akımının en iyi örneklerinden, Bisiklet Hırsızları ise yazarın kitabında değindiği diğer filmlerden biri. Roma denilince aklına sinemada Fellini gelen yazarımız, Tarkovski üzerinden yaptığı Rusya okumasını Fellini üzerinden İtalya için yapıyor.
Kısacası insanı okursak şehri okuruz; insanı ise en iyi edebiyat ve sinema ile okuyabiliriz. Yazarımız kitap boyunca on şehri bize insanoğlunun duygusal kavrayışı üzerinden betimlemeye çalışıyor. İnsanların hikayesi şehirlerin hikayesine, şehirlerin hikayesi ise insanların hikayesine dönüşüyor. Kitabı farklı yapan ise tam olarak bu. Şehirleri caddelerden, binalardan ibaret görmüyor. Petersburg’u Petersburg yapan Nevski Bulvarı değildir; o bulvarda yediğin ayaz, işten evine dönerken yaşadığın o varoluş sancıları, milyonlar içinde yaşadığın o yalnızlık duygusu. İşte şehir odur. Yaşadığın en coşku dolu sevgi anları ve ayrılıklar. Modernizm ise şehirleri varoluşsal bir krize sokmuş ve gelenekçilikle bir mücadele alanına çevirmiştir. Bu krizin ise insan üzerindeki etkilerini edebiyat ve sinema örneğinden yine bu kitapta görmekteyiz.
Bu kitapta beni en çok etkileyen şeylerden birisi de aslında üzerinde yaşadığım şehre bakış açımın değişmiş olması oldu. Ankara’da yaşayan biri olarak Ankara benim için artık devlet binalarının olduğu, beton dolu bir şehir değil. Ankara benim için Hasan Hüseyin Korkmazgil’in ölümsüz şiiri, Haziran’da Ölmek Zor’u veyahut Zeki Demirkubuz’un, Dostoyevski esintili Yeraltı’sıdır.



