Picture of Necmettin Evci
Necmettin Evci

Her An Yeni Yollar Arayan Sanatçı

A+ A-

Sonsuz güzelliğin cezbesinde imkânsızı deneyen:

İlhami Atalay’ı, sürekli yeni arayışların, yeni yansımaların ifadesi olan eserlerini belli bir akım veya kategori içinde incelemek mümkün değildir. Bir kata bir kategoriye indirebilseydik işim(iz) zor olmayacaktı. O hangi ortam ve koşullar, hangi akım ve anlayış içinde var olmuştur? Hangi alanın, hangi ritmin ressamıdır? Estetik anlayışının dayanak, unsur, öğe ve motifleri nelerdir? Eserlerini hangi ölçülere, anlayışa göre değerlendireceğiz? Figüratif mi, Soyut mu? Barok mu, Kübist mi? Sürrealist mi, Empresyonist mi? Hepsi mi, hiçbiri mi? Nedir, nasıldır? Onun yeri, değeri, değersizliği, önemi, önemsizliği nedir? Bütün bu soruları doğru, tutarlı cevaplamak için, hem sanat tarihini ve felsefesini hem Atalay’ın çocukluğundan daha çok tasvire dayalı başlayan son aşamada simgesel anlamlarıyla felsefî açılım kazanan geometrik kompozisyonlarına tafsilatlı, eleştirel bir nazarla bakmak icap eder. Çünkü bu eserlerde neredeyse Prehistorik dönemden başlayıp, Antikite’den Barok’a oradan Nonfigüratif modern örneklere kadar yerli, yabancı tüm örneklerin verim ve zenginliğine, resmin bütün boyut ve unsurlarına, bütün ritim ve katlarına açık, arayış ve denemeler görürsünüz. Bir şey daha var; bu eserlerin anlam alanında, daha fazla istifade etmek için Fidyas’ı, Homeros’u, Garavacio’yu, Bernini’yi Duchamb’ı Kandinsky’yi, Matisse’i bildiğiniz kadar Matrakçı Nasuh’u, Levnî’yi, Ahmet Hamdi’yi, Akademi’de hocası da olan Bedri Rahmi’yi Nuri İyem’i ve yeri sınırlı da olsa yeri geldiğinde anacağım sanatçıları bilmeniz, çinicilikten, halı dokumacılığına, kalem işçiliğinden oymacılığa kadar geleneksel sanatlarımıza, hususen Hatayi, Rumî ve geometrik geçme motif teknik ve uygulamalarına ilgisiz olmamanız gerekir. Yani onun sanatını besleyen muazzam zengin damarlar, daraltılmamış geniş alanlara sürgün verir. Ruhunu ve tüm algı düzeneklerini hayatın fenomenik akış ve çeşitliliğine bırakmıştır.

Atalay’ın sanat alanı belli bir tema etrafında sınırlanamaz. ‘Sadece belli bir temayı tekrar edip durmaz’ demek daha doğru olacak. O hiçbir açı, alan ve damarda sabit kalmamıştır. Bu sınırsız arayış ve denemelerde Atalay’in işini zora sokanın, her güzelliği içsel temaşayla tuvale yansıtma arzusu ve iktifa edememe eğilimi olduğu söylenebilir. Varlığın hakikatiyle tanışan insan tutulduğu cezbeyle bir güzelliği diğerine tercih edemez; biri için diğerinden vazgeçemez. Hepsini de duyma ve yaşama imkânsızlığını dener. Bu yüzden onda konu ve teknik zenginliği fazladır. Ancak bu onda ‘bir kaba sığ(a)mama’ dolayısıyla belli bir akım içinde değerlendirilememe dezavantajı da getirir. Böyle der demez bunun niçin bir dezavantaj olduğunu sorgulamam bir oldu. Sanatçıların bir ‘akım’ veya ‘takım’ içinde değerlendirilmesinin bariz bir yönüyle işin kolayına kaçmak olduğu ortadadır. Çokları herkes gibi yaparak var olma yolunu seçiyor. Bizler de bu yüzeysel genelleme ve sınıflandırma alışkanlığından sıyrılamıyoruz.

Atalay’ı kimi sanat ve sanatçı anlayışlarıyla mukayese edebiliriz. Ne ki bu onun kendi başına özgün bir anlayış sahibi olduğu gerçeğini değiştirmez. Sonuç itibariyle o zor olanı başararak kendi akımının sanatçısı olmuştur. Ben Atalay’ı evvelâ fıtrî bir saik ve sebeple böyle zoru başarma serüveni içinde görüyorum. Bu anlayışla sükûn bulamayacağını, ‘tamam’ diyemeyeceğini en iyi o biliyor olmalıdır. Hem biliyor, hem de elinde olmayarak kendini sınırlayamıyor. Durum böyle olunca işi hayli zor, zahmetli olan sanatçımızın, sanata yüklediği, sanatıyla ifade etmeye çalıştığı felsefesi veya maneviliği, üslubundan daha önde olabiliyor. Dolayısıyla Atalay’ı bu kadar açık ve açılan, geniş ve genişleyen alan içinde anlamak zordur, anlatmak daha zordur.

Kömür karasıyla çimento kâğıdına çizerek öğrendi,

Akademide öğrendiğini unutarak ressam oldu.

Bizzat kendi anlatılarından yola çıkarak sanatındaki asıl muharrik etkenin çocukluğundan beri varlığın mucizevî güzelliğini bütün hücreleriyle içinde duymak veya bizzat coşkusunu kendi ruhunda yaşantıya dönüştürdüğü hislerle içinden dışına bakmak olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü daha çocukken kömür karasıyla çimento kâğıtlarına resimler yapmak başka türlü açıklanamaz. Klasik bir cümle gibi algılanmasın; o doğuştan sanatçıdır. Bunun açılımı onun varlığı hareket, kompozisyon, renk, ölçü, ritim, uyum, düzen boyutuyla, bozulmamış ve hep tekâmül eden fıtratla algılayıp ondan haz almasıdır. O bir anlamda Allah vergisi olarak çocukluktan beri bildiği tekniği Akademide daha da ilmî disipline uygun halde pekiştirir. Anatomi, oran, perspektif bilgisi ve uygulama teknikleri derinleşir. Ne ki Fidyas’ı örnek alarak Antik Yunan hayranlığıyla başlayıp Fransız pozitivizmiyle zirveye ulaşan mekanik nesnelciliğe ne razı ne teslim olur. Diğer taraftan fotoğraf makinesinin icadına kadar görülen figüratif sanat da, putçuluğa özen(dir)mekle duyguları yanıltmakta, istismar etmektedir. Ayrıca burada yerli değerlere ve kültürümüze karşı ilgisiz hatta onu küçümseyen, dışlayan bir anlayışın örgütlü hâkimiyeti sürmektedir. Esasen bu Osman Hamdi Bey’den beri böyledir. Oysa Atalay, başta saf insanî saiklerle sonra bilinçli olarak din, iman, ahlâk gibi temel değerlerimizi savunmaktadır. Bu anlayışından ötürü akademide kendisine sıkıntı veren bir tavır sergilenir. Çeşitli engellemelerle yıldırılmak istenir. Hiçbir sahici, akademik gerekçeye dayanmayan dışlamalara, sınırlamalara, blokajlara maruz kalır. Oysa teknik ve yetkinlik olarak hemen tüm öğrencilerden, hatta hocalarından daha başarılıdır. 

Akademide bir ikon ve çıplak model saplantısı vardır. İkon kültürünün ve ikonoklastiğin bilincinde olan sanatçı, izlenim ve gözlemi ruhun ince aralığından bakarak kemali bulma çabasından önce nesnel sınırları, ilk önce de bedenin sınırlı yüzeyselliğinin aşılmasını icra ve başarı şartı olarak görür gibidir. Kendini değersizleştirip aşağılamak için sanat yapanların çoğu çıplak kadın figürü, dahası erotik resimleri üzerinden nefislerini yozlaştırmayı ve köreltmeyi sanat icrası olarak görüyor olmuşlardır. Yozlaştırma ve köreltme tabirlerini kullanmamız, varoluş cevherinin ileriye doğru sıçrama arzusunu pişmanlık yüklü bir teslimiyet veya tatminde, ideali bulma boş çabası sebebiyledir. ‘Batı’nın kötü taklitçiliğinden öte gitmeyen bu bayağılık yerine kendi insanımıza dönmeliyiz’ diyerek ‘Anadolu Kadınları’ serisiyle kendi insan portremize ve kültür motiflerimize yönelecektir. Esasen yaptığı her resim hakim materyalist anlayışa bir protestonun ve kendi kültür köklerimize dönüşün ifadesidir. Akademide birlikte olup olmadıklarını bilemediğim ama dönemindeki ressamlar içinde maneviyata en yakın ve Müslümanca bir sanat anlayışı olan Erol Akyavaş’ı beğeniyor olması kuşkusuz benzer köklerden beslenip, benzer arayışlarla benzer yönelişlerine bağlanabilir. Hatta bir ara kendisini, sanatının kimliğinden dolayı Müslüman sanatçı kimliğini öne çıkaran bir örgütlenmenin başında görmek ister, ama bu istek akim kalır. Daha sonra “Akademide 10 senede öğrendiğimi 20 senede unutmaya çalıştım” diyerek yaşanan zihnî ve ruhî sefaleti kendi üzerinden özetlemiş olacaktır.

Akademide kendisine sıkıntıları çıkaranlardan biri de maalesef Özdemir Altan’dır. Ama o bir Eyyub sabrı ile bütün bu olumsuz sınamaları aşarak, burslu olarak yurt dışına Almanya’ya, Fransa ve İspanya’ya gider; oralarda sanat bilgi ve tecrübesini geliştirir.  Yurda dönüşte Akademi’ye alınmaz, çeşitli illerde halı fabrikalarında desinatörlük yapar. Sıkıntılar yine de bitmek bilmez. Sonuçta Müslüman kimliğinden taviz vermeyerek sanat dünyasında önce zihinlere kurulmuş putları yıka yıka, bu sebeple kavga ede ede günümüze kadar gelir.

NOT: Bu yazı Klasik Türk Sanatları Vakfı’nın 2023 yılında düzenlediği İlhami Atalay Sergisi için hazırlanan tanıtım kitapçığında yayınlanmıştır.