Picture of Haydar Barış Aybakır
Haydar Barış Aybakır

Varlığın Ve Sözün Sınavı: “Nasılsınlara Teşekkür Etmek”

A+ A-

İnsanın yeryüzündeki serüveni, kelimelerle kurduğu bağın tarihidir dersek çok da yanlış bir cümle kurmamış oluruz. Kelimeler sadece iletişim araçları değil, aynı zamanda varlığı algılama, anlamlandırma ve inşa etme biçimlerimizdir. Ancak modern çağ, kelimelerin içini boşaltan, onları piyasanın hükmünde anlamın asaletini tüketen devasa bir öğütme makinesine dönüştü. Bugün, insan ilişkilerinin en temel yapıtaşı olan “nasılsın?” sorusu, bu öğütme makinesinden nasibini en ağır şekilde alan kelimelerin başında geliyor. Gündelik dilin mekanik bir dişlisine, geçiştirilen bir nezaket kuralına indirgenen bu soru, aslında kökeninde muazzam bir ahlaki bir sorumluluk barındırır. Nasıl kelimesi, “ne asıl?” sorusundan neşet eder. Birine nasılsın demek, onun aslına, özüne, varlık hiyerarşisindeki o anki konumuna dair bir sorgulamadır, yani halini (ve hatta hatırını) sormaktır. Hal ise, durağan bir durum değil, insanın anbean içinden geçtiği varoluşsal bir dönüşümdür. Dolayısıyla birinin halini sormak, o dönüşüme, o sarsıntıya, o insanın dünyadaki o anki duruşuna talip olmayı da gerektirir.

İrfan, meselelerin felsefi ağırlığını türkülerin o yakıcı sadeliğinde dondurmayı başarmış eşsiz bir kaynaktır. “Elim varmaz güllerini dermeye / Dilim varmaz hasta halın sormaya” dizeleri, sadece lirik bir çaresizliğin değil, derin bir ahlaki şuurun da ifadesidir. Birinin güllerini dermeye eliniz varmıyorsa, o gülün dikeninin kanatacağı parmakların acısını baştan kabul etmiyorsunuz demektir. O halde, hasta halini sormaya da diliniz varmamalıdır, çünkü hal sormak, bir sorumluluk aktidir. Derdini sinesine çekmeyeceğiniz, yarasını sarmaya mecalinizin olmadığı, gözyaşına ortak olamayacağınız bir insanın halini sormak, onun acısını bir gösteri nesnesine dönüştürmektir. Türküdeki o dervişane geri çekiliş, haddini bilmektir; kendi sınırlarının, kendi gücünün ve yetersizliğinin farkında olarak muhatabının acısına saygı duymaktır.

Tam bu noktada, İmam Gazali’nin yüzyılları aşıp gelen o sarsıcı neşteri, modern insanın ruhsuzlaşmış bedenine bir uyarı olarak saplanır: “Dert etmeyeceği halde nasılsın diye sormak münafıklıkta bir mertebedir.” Bu hüküm, konfor alanlarından çıkmak istemeyen günümüz insanı için son derece rahatsız edicidir. Ancak Gazali’nin burada işaret ettiği kavramsal çerçeveyi doğru oturtmak hayati önem taşır. “Nifak” kelimesi, Arapça kökeni itibarıyla (nafk / nufak) tarla faresinin yuvası anlamına gelen bir kökten türemiştir. Tarla faresinin yuvasının iki çıkışı vardır, bir tehlike anında girdiği delikten değil, gizlediği diğer delikten kaçar. Nifak, tam da bu iki çıkışlı, içi başka dışı başka olma halidir. Gazali’nin işaret ettiği durum, kişiyi dinden çıkaran, küfrünü gizleyen itikadi nifaktan ziyade, kalbin eylemle, dilin niyetle çelişmesinden doğan ameli nifaktır.

Hadislerde münafığın alametleri sayılırken yalan söylemek, sözünde durmamak ve emanete hıyanet etmek olarak çizilen çerçeve, ahlaki bir çürümenin resmidir. İmam Kurtubî ve İbn Hacer gibi İslam alimlerinin de ısrarla vurguladığı gibi, bu tür eylemler kişinin toplum içindeki sahiciliğini yok eder. Birisine “nasılsın?” diye sorduğumuzda, aslında ona zımni bir söz verirsiniz: “Seni dinlemeye hazırım, dertlerini paylaşmaya niyetliyim.” Eğer içinizde böyle bir niyet yoksa, sırf sosyal bir ritüeli yerine getirmek, sessizliği doldurmak veya ilgileniyormuş gibi görünmek için bu soruyu soruyorsanız, düpedüz yalan söylüyorsunuz demektir. Verdiğiniz dinleme sözünde durmuyor, muhatabınızın size açacağı kalbin emanetine şimdiden hıyanet ediyorsunuzdur. Gazali’nin, modern zamanlarda sadece sosyal bir zaaf olarak görülebilecek bir durumu nifak gibi ağır ve sarsıcı bir kavramla tanımlaması, İslami irşad geleneğinin muhatabını uykusundan uyandırma, onu ahlaki bir teyakkuza çağırma stratejisidir.

Bizler, post-modern (ve hatta sonrası) çağın hiper bireyselci ve sanal dünyasında sahiciliğimizi yitirdik. Herkesin birbiriyle sürekli bağlantıda olduğu ama kimsenin birbirine sahiden ilişmediği bir illüzyonun içinde yaşıyoruz. İlişmek, bir hayata temas etmek, o hayatın sorumluluğundan pay almaktır. Günümüzde ise insanlar birbirlerine ekranların, emojilerin ve algoritmaların güvenli mesafesinden sesleniyor. Birinin acısına dokunmak, dert dinlemek, bir meseleyi sırtlanmak ciddi bir mesai, tükenmez bir sabır ve derin bir yürek ister. Modern insanın ise böyle bir mesaisi yoktur. Her şey hızlı tüketilmeli, her konuşma sorunsuz ve pürüzsüz akmalıdır. Bu yüzden, dert etmeyeceği halde sorulan “nasılsın”lar, aslında karşımızdakine “Bana iyi olduğunu söyle ve bu diyaloğu sorunsuzca atlatalım” demenin örtülü ve bencilce bir yoludur.

Daha da trajik olanı, artık sadece soranların sahteliğiyle değil, sorulanların korkusuyla da yüz yüzeyiz. Öyle bir yalıtılmışlık içindeyiz ki, birisi bize sahiden, bütün kalbiyle “nasılsın?” diye soracak, o kalın kabuğumuzu çatlatıp içimizde sakladığımız, kendimizden bile gizlediğimiz o derin yaraya dokunacak diye ödümüz kopuyor. İnsan, kendi yarasıyla yüzleşmekten kaçarken, başkasının samimi şifa arayışından da ürker hale geldi. Kendi cehenneminde tek başına yanmaya alışmış ruhlar, başka bir ruhun serinletici nefesine bile şüpheyle yaklaşıyor.

Tüm bu ahlaki erozyonun ortasında, zalimlerden olmamak için direnmek zorundayız. Zulüm, kelime anlamı itibarıyla bir şeyi olması gereken yerden başka bir yere koymaktır. Kelimelerin anlamını kaydırmak, “nasılsın?” sorusunu samimiyet makamından alıp gösteriş makamına indirmek de dile ve insana yapılmış ontolojik bir zulümdür. Kendi konforunu bozmamak adına başkasının varoluşsal sızısına sağırlaşan, muhatabını bir nasılsın ezberinin mezesi yapan bu çağın sessiz zalimlerinden olmamak, bugün verilebilecek en büyük insanlık sınavıdır. Ve aynı şekilde, o zalimlerin elinde dertten, tasadan, halden anlamayan o sahte tebessümlerin, mekanik ilgi kırıntılarının arasında ruhumuzu teslim etmemek de bir o kadar elzemdir.

Bugünün dünyasında, bu büyük ameli nifak rüzgarına karşı durabilmek için bazen en soylu eylem, geri çekilmektir. Şair Osman Konuk’un o ince, acı ama bir o kadar da bilgece ironisinde ifade ettiği gibi, bizi yoracak, içimizi döktüğümüzde boşluğa düşecek o yalan “nasılsın”lara sadece usulca teşekkür edip geçmek… “ama bana inanmayın rol yapıyorum / ekmek yiyorum, “nasılsın”lara teşekkür ediyorum / bebelere tütün içmesini öğretiyorum / tüm bunlar bir yana / aslında iyi bir iş arıyorum” Onların sahte ilgisine kendi sahici hüznümüzü kurban etmemek. “Teşekkür ederim” diyerek o sahte diyalog kapısını nazikçe ama kesin bir biçimde kapatmak.

Bu bir kaçış değil, aksine onurlu bir muhafazadır. Bu, kelimelerin haysiyetini korumak, kendi iç dünyamızın sükunetini amel nifakın kirli pazarına düşürmemektir. Günün birinde, gerçekten güllerimizi dermeye eli varacak, hasta halımızı sormaya dili dönecek ve yaralarımıza sahiden ilişebilecek o hasbi kalpleri bulana dek, sükutun ve mesafenin o ağırbaşlı zırhına bürünmek… İşte bu, varlığımızı ve kelimelerimizi çağın çürütücü ikiyüzlülüğünden kurtarmanın, kalbimizin derinliklerinde kendi sahicilik manifestomuzu yazmanın en sessiz ama en soylu yoludur.