Picture of Cemil Caca Arslan
Cemil Caca Arslan

Bizim Güzel Masallarımız: Türkiye’de Fikrin Kıymeti Yok!

A+ A-

Popüler kültürün güzel parçalarından birisi, “Everbody knows” şarkısı. Dünyada hilekarların, düzenbazların kazandığı; güzel ve iyi olan her şeyin giderek söndüğüne dair bir şarkı. Karamsarlık havası etkileyici. Derin ve güçlü bir karamsarlık hâli Müslümanca görülemez elbette. Bununla birlikte yaşadığımız çürüme içerisinde güçlü bir duygu olduğu da muhakkak.

Topluma ve insana dair derin tartışmaların ortasında her gün maruz kaldıklarımız, gerçekliğin düşüncelerimizden çok daha kötü olduğunu gösteriyor. Bu durum karamsarlığı beslerken doğal olarak da daha çok içeri kapanmamıza, ciddi meselelere paye vermenin ciddiyetsiz bir iş olduğuna dair vesveselerin güçlenmesine sebep oluyor.

Ciddi ve gayrişahsi konuları mesele edinenlerin daha az konuşmayı tercih etmesine rağmen büyük bir entelektüel gürültünün olduğu da inkar edilemez. Türkiye’de yayınevleri altın çağını yaşıyor desek abartılı bir ifade kullanmış olmayız. Kenarda köşede kalmış eserler dahi çevriliyor. Çoğu tezden devşirme dahi olsa telif eserler basılmaya devam ediyor. Büyük sermaye grupları yayım hayatına yönelik karşılıksız devasa destekler sunuyor. Muhtelif alanlarda akademik eğitim faaliyetleri son hız devam ediyor. Doktora mezunlarının sayısı hiç  de azımsanmayacak seviyede. En kötüsü düşünülse dahi ortaya bazı eserler çıkarılıyor olması lazım. Manzara böyleyken karamsarlığımızın sebebi ne? Türk okur-yazarı bir çeşit “velayet-i entel” mi arzuluyor? Akademi ve yayım hayatımıza eşlik eden kültürel faaliyetler, büyük bütçelerin aktarıldığı etkinlikler,  sivil tarafı güçlü işler de bir kenarda duruyorken üstelik. Böyle bir dinamizme rağmen karamsarlığımızın sebebi ne olabilir sorusu son derece önemli.

Önemine rağmen bu soruya cevap vermek gerçekten çok zor. İşin sonu kendimize de dokunacak çünkü. Öncelikle bu kadar hareketli bir akademi, kültür ve yayın hayatının kim için olduğu hususu önem kazanıyor. Bu kadar konuşuluyor, peki dinleyen kim? Konuşanlar dışında dinleyen var mı? Daha da önemlisi konuşanlar bile birbirlerini dinliyor mu? İlk bakışta mekanik bir yaklaşımla sorunun temelde bir mecra sorunu olduğunu ileri sürmemiz mümkün. Bu kadar kıymetli işler, böyle önemli emekler eğer verimli bir mecrada sunulsa; elbette ki alıcısı olacaktır. Birileri gelir, okur. Birileri gelir, dinler. Birileri gelir, izler. Bu birileri, yaptığımız işin önemini ve kıymetini takdir edecektir; zira yaptığımız iş evrensel olarak kıymetli ve önemlidir, inkar edilemez. Öyleyse güçlü ve etkili bir mecra bulunması hâlinde ortalığı kasıp kavuran niteliksiz popüler kültür ögelerini adeta süpürebiliriz ve insanlarımızın dimağını zihnimizin yüksek burçlarından damıttığımız kıymetli özütle buluşturabiliriz. Genel itibariyle işler böyle ilerlemiyor. İnsanlarımız basübadelmevti inkar etmek hususunda, her nedense, pek ısrarcı. YouTube, blog, çevrimiçi site, X, Instagram, dergi, gazete, kitap … Hepsi de işlevsiz kalmaya devam ediyor. Karşılık bulanlar ise niteliksizlikleri, fikirle ilgisi olmamaları gerekçesiyle eleştiriliyor. Eleştiriler düpedüz beceriksizliğin inkarı ve başarısızlığın reddine dayanıyor olabileceği gibi haklı da olabilir. Bu başka bir mesele. Temel sorun kendini fikir ve kültürle bağdaştıran bir grubun yaptıkları işi sonuca vardıramaması. Görülüyor ki mecrayla ilgili bir durum yok. Bu yazının kapsamını aşacak kadar çok sayıda başarısızlığa uğramış girişimden söz edilebilir. Şüphe yok ki herkes kendine göre bir çağrışımla ilgili başarısızlıkları tespit edebilir.

Kitlelerin o ya da bu sebepten dinlemediğini görebiliyoruz. Peki konuşanlar birbirlerini neden dinlemiyor? Sadece konuşmaya hevesi olanlar dinlese, dinleyici sorununun ortadan kalkması gerekirdi. Bununla birlikte durumun aynı olduğunu dehşetle müşahede ediyoruz. Türkiye’de fikri yahut entelektüel meselelere dair bir kamuoyu oluşamıyor. Olmayan kamuoyuna seslenmek hevesindeki kişiler dahi kendileri dışındaki insanların ne dediğiyle ilgilenmiyor. Söz söylemenin şehveti her şeyi bastırıyor mu? Kuvvetle muhtemel. Yine de yalnızca bu varsayıma dayanarak devasa bir sorunu çözümlemeye çalışmak isabetsiz görünüyor. Meseleyi bireyde mündemiç arızalarla anlamlandırmaya çalışmak daha büyük sorunları gözden kaçırmamıza sebep olabilir.

Fikir sahibi olduğunu vehmedenler, ne üzerine düşünüyor? Bu insanlar ne hakkında konuşuyor? Temel sorunun burada olduğunu düşünüyorum. Akademinin uzmanlaşmaya dayalı ve literatürün gerçekliğinde yaşayan tavrı önemli bir ipucu sağlıyor. Konuşanlarımız da benzer bir sorundan mustarip. İster daha serbest entelektüel ortamlarda konuşsun ister akademide; klişeleşmiş bir dize hakikati işaret etmeye devam ediyor: insanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır. Uzmanlık alanlarına sıkışılması, uzmanlık alanlarından bir dünya görüşü devşirilme teşebbüsü, uzmanlık alanını dünyanın geri kalanına teşmil etme gayreti düşünceyi komik duruma düşürüyor. Türkiyemizin son derece somut sorunları karşısında havada bazı meseleler konuşuluyor. 20’nci yüzyıl Alman düşüncesinin, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Yahudi fikirlerinin ya da 20’nci yüzyılın başında pozitivizmden bunalan bir iki Batılının dengesiz hezeyanlarının Türkiye’nin bugünki meseleleri karşısında bir anlam ifade edip etmediği hususunun üzerine düşünülmesi gerekiyor. Necip Fazıl’ın Raporları yahut Gerçek Hayat’ın “Türkiye’yi Futbol Oynayanlar mı Yönetecek Tenis Oynayanlar mı?” başlığını bugün bulmamız imkansız. Bunun nedenleri üzerine düşünüp konuşabilme cesaretini bulmamız da imkansız. Çünkü bir kere başladığımızda her şeyden önce borumuzun keyifle öttüğü butik köşelerimizi terk etmemiz gerekecek. Yalın bir gerçekle karşı karşıya kalacağız. Gerçeklik vulgar bir meseledir. Bununla yüzleşmek, muhatap olmak gerekecek. Bu da keyif kaçırıcı. Üstelik hiç de öyle butik köşelerden hikmet dağıtmaya benzemiyor. Hâliyle bundan kaçınılması da son derece doğal. Murat Hacıfettahoğlu’nun Umran yazıları dışında bu yüzleşmeyi yapmaya cesaret edebileni de pek görmedim açıkçası. Kim cevap verdi? Kim üzerine konuştu, tartıştı? Tarihin mezarlığında yatan üçüncü sınıf Avrupalı düşünürler üzerine konuşanları görmek ise fazlasıyla mümkün. Eğer teorinin uzay boşluğunda bulunan ve her maddeyle uyumlu bir cevher olduğunu düşünecek kadar naif olmayı kaldırıyorsa sinemiz, bu konuşmalar da elbette fazlasıyla makul. Fakat eğer ciddi birileri olmak niyetimiz varsa öyleyse ciddiyete geri dönmeliyiz. Ciddiyete, gerçekliğe. Türkiye’de fikrin yankı bulmadığı meselesinden Türkiye’de fikire kıymet verilmediği sonucunu çıkarmamız yersiz. Türkiye’de fikirle iştigal edenlerin Türkiye ile bir işi yok. Temel sorun burada. Entelektüel imajının, doktriner görüntünün alıcısı olmak arızalarını tecrübe ediyorlar. Bir kamuoyu oluşacaksa önce buradan başlamalı. Türkiye üzerine, Türkiye gerçeğinde konuşarak işe başlamalı. Bu olduktan sonra meta da zayi olmaz.