Picture of Muammer Yalçın
Muammer Yalçın

Mîzanı Korumak: Kur’ân’ın Denge İlkesi Ve İklim Krizi Karşısında İnsanın Ahlâkî Sorumluluğu

A+ A-

GİRİŞ

1.1 Küresel İklim Krizi

XXI. yüzyılın en önemli küresel meselelerinden biri iklim krizidir. Son yıllarda dünyanın farklı bölgelerinde art arda yaşanan aşırı sıcaklıklar, uzun süreli kuraklıklar, büyük orman yangınları, seller, fırtınalar ve biyolojik çeşitlilikte meydana gelen kayıplar, iklim sisteminde yaşanan değişimin etkilerini daha görünür hâle getirmiştir. Bilimsel araştırmalar, atmosferdeki sera gazı yoğunluğunun sanayi devriminden itibaren sürekli arttığını; bu artışın küresel sıcaklık ortalamalarını yükselttiğini ve doğal ekosistemlerin dengesini önemli ölçüde etkilediğini ortaya koymaktadır. Bu gelişmeler, iklim meselesini yalnızca çevre bilimlerinin konusu olmaktan çıkararak ekonomi, siyaset, hukuk, sağlık, gıda güvenliği ve uluslararası ilişkiler gibi birçok alanın ortak gündemi hâline getirmiştir.

İklim krizinin ortaya çıkışında tabiat olayları kadar insan faaliyetlerinin de belirleyici olduğu yönünde güçlü bir bilimsel uzlaşı bulunmaktadır. Fosil yakıt tüketimi, plansız sanayileşme, kontrolsüz kentleşme, orman alanlarının daralması, üretim ve tüketim alışkanlıklarındaki aşırılıklar ile doğal kaynakların ölçüsüz kullanımı, ekolojik dengenin bozulmasını hızlandıran temel etkenler arasında yer almaktadır. Bu sebeple günümüzde iklim krizi, yalnızca teknik çözümlerle ele alınabilecek bir çevre problemi olarak görülmemekte; aynı zamanda insanın tabiatla kurduğu ilişkinin yeniden değerlendirilmesini gerekli kılan çok yönlü bir medeniyet meselesi olarak ele alınmaktadır (Güler, 1999).

Küresel ölçekte yürütülen iklim politikaları da bu bakış açısının giderek güçlendiğini göstermektedir. 1992 Rio Çevre ve Kalkınma Konferansı ile başlayan uluslararası süreç, 1997 Kyoto Protokolü ve 2015 Paris İklim Anlaşması ile yeni bir aşamaya ulaşmış; sonraki yıllarda gerçekleştirilen Taraflar Konferansları (COP), ülkelerin sera gazı emisyonlarını azaltma, iklim değişikliğine uyum sağlama ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerini birlikte değerlendirdikleri önemli platformlar hâline gelmiştir. Günümüzde hazırlıkları süren COP31 süreci ise iklim finansmanı, enerji dönüşümü, karbon emisyonlarının azaltılması ve kırılgan toplumların korunması gibi başlıklar etrafında şekillenen bu küresel müzakerelerin devamı niteliğindedir.

Bununla birlikte, iklim krizine ilişkin tartışmalar çoğu zaman teknik veriler, ekonomik maliyetler ve uluslararası yükümlülükler çerçevesinde yürütülmektedir. Oysa çevreyle kurulan ilişkinin arka planında insanın varlık anlayışı, hayat tasavvuru ve ahlâkî tercihleri bulunmaktadır. İnsan kendisini tabiatın mutlak hâkimi olarak gördüğünde tabiat üzerinde sınırsız tasarruf hakkı bulunduğu kanaatine yönelmekte; tabiatı kendisine emanet edilmiş bir nimet olarak değerlendirdiğinde ise koruma ve gözetme sorumluluğunu üstlenmektedir. Bu sebeple iklim krizinin fikrî ve ahlâkî boyutunu ihmal eden yaklaşımlar, meselenin kök sebeplerine ulaşmakta yeterli olamamaktadır.

İslâm düşüncesi, insan ile kâinat arasındaki ilişkiyi tevhid, emanet, adalet ve mîzan kavramları etrafında açıklayan bütüncül bir dünya görüşü sunmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de kâinatın belirli bir ölçü ve denge içinde yaratıldığı sıkça vurgulanırken insanın bu dengeyi koruma sorumluluğuna da dikkat çekilmektedir. Bu yönüyle Kur’ân’ın çevreye bakışı, günümüzde giderek derinleşen iklim krizinin ahlâkî arka planını anlamaya katkı sağlayabilecek güçlü kavramsal imkânlar taşımaktadır.

Bu makale, iklim krizini yalnızca çevresel göstergeler üzerinden değerlendirmeyi amaçlamamaktadır. Esas hedef, Kur’ân’ın merkezî kavramlarından biri olan mîzan ekseninde insanın yeryüzündeki konumunu, sorumluluklarını ve tabiatla kurması gereken dengeyi yeniden ele almaktır. Böylece iklim krizinin teknik yönü kadar ahlâkî, dinî ve medeniyet boyutuna da dikkat çekilmesi hedeflenmektedir.

1.2. Din Neden Bu Tartışmanın İçindedir?

İklim krizine ilişkin bilimsel çalışmalar, yeryüzünde meydana gelen çevresel değişimleri büyük ölçüde ölçülebilir veriler üzerinden açıklamaktadır. Atmosferdeki sera gazı oranları, küresel sıcaklık artışları, yağış rejimlerindeki değişimler, biyolojik çeşitliliğin azalması ve doğal kaynakların tükenmesi gibi göstergeler, meselenin fizikî boyutunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, çevre sorunlarının ortaya çıkışında etkili olan insan davranışları, değer yargıları ve hayat anlayışı da meselenin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu sebeple iklim krizinin sağlıklı biçimde değerlendirilebilmesi, bilimsel verilerin yanında ahlâkî ve dinî bakış açılarından da yararlanmayı gerekli kılmaktadır.

Nitekim insan, tabiatla ilişki kuran ve bu ilişkiyi kendi tercihleri doğrultusunda şekillendiren bir varlıktır. Üretim biçimleri, tüketim alışkanlıkları, enerji kullanımı, şehirleşme anlayışı ve doğal kaynaklara yaklaşımı, çevrenin geleceğini doğrudan etkilemektedir. Bu sebeple çevre sorunları yalnızca teknolojiyle çözülebilecek meseleler arasında görülmemelidir. İnsan davranışlarını yönlendiren ahlâkî ilkeler, çevrenin korunmasında belirleyici bir role sahiptir. Ahlâk, insanın kendisiyle, diğer insanlarla ve içinde yaşadığı çevreyle ilişkisini düzenleyen değerler bütünüdür. Tabiatın ölçüsüz biçimde tüketilmesi, israfın hayat tarzına dönüşmesi ve kısa vadeli menfaatlerin uzun vadeli sorumlulukların önüne geçmesi, çevre krizinin ahlâkî boyutunu açıkça göstermektedir. Bu sebeple çevreyi koruma bilinci, hukukî yaptırımların yanında güçlü bir ahlâk anlayışını da gerekli kılmaktadır.

Bu ahlâkî zemin bağlamında dinler, insan ile tabiat arasındaki ilişkiyi yalnızca fayda ekseninde ele almamış; yaratılışın anlamı ve insanın sorumluluğu çerçevesinde değerlendirmiştir. Semavî dinlerde kâinat, ilâhî kudretin eserlerinden biri olarak kabul edilir. Bu anlayış, tabiata saygıyı ve yaratılmışlara karşı sorumluluk bilincini besleyen önemli bir zemin oluşturur. Özellikle İslâm düşüncesinde kâinat, Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren ayetlerle dolu bir kitap olarak görülür. Göklerin ve yerin yaratılışı, gece ile gündüzün birbirini takip etmesi, yağmurun yeryüzünü diriltmesi ve canlıların çeşitliliği, Kur’ân’da tefekküre davet edilen ilâhî deliller arasında yer alır. Böyle bir bakış açısı, insanın tabiatla kurduğu ilişkiyi tahakküm yerine sorumluluk, sömürü yerine emanet bilinci üzerine inşa etmektedir.

İslâm’ın çevre anlayışı, birbirini tamamlayan temel kavramlar üzerine kuruludur. Tevhid, bütün varlığın aynı ilâhî iradenin eseri olduğunu bildirerek insan ile tabiat arasında ontolojik bir bütünlük kurar. Halifelik, insanın yeryüzündeki görev ve sorumluluğunu hatırlatır. Emanet, tabiatın keyfî biçimde kullanılacak bir mülk olmadığını; korunması gereken ilâhî bir emanet olduğunu ifade eder. Adalet, insanın hem diğer insanlara hem de bütün yaratılmışlara karşı ölçülü davranmasını gerekli kılar. Bu kavramların tamamını kuşatan temel ilke ise mîzandır.

Kur’ân’da mîzan, yalnızca fizikî dengeyi ifade eden bir kavram değildir. Aynı zamanda adaletin, ölçünün, uyumun ve ilâhî düzenin sembolüdür. Bu sebeple çevreye yönelik her sorumluluk, özünde mîzanı koruma sorumluluğudur. İnsan tabiatla ilişkisini bu ilke doğrultusunda sürdürdüğünde hem yaratılış düzenine saygı göstermiş hem de kendisine emanet edilen yeryüzünü gelecek nesillere karşı sorumluluk bilinciyle korumuş olur.

Bu noktada şu soru önem kazanmaktadır: Kur’ân’ın mîzan anlayışı, günümüz iklim krizini anlamada ve çözüm üretmede nasıl bir perspektif sunmaktadır? Makalenin bundan sonraki bölümleri, bu soruya Kur’ân’ın temel kavramları ve İslâm düşüncesinin birikimi ışığında cevap arayacaktır.

1.3. Makalenin Problemi

İklim krizine ilişkin güncel literatür incelendiğinde, çalışmaların büyük ölçüde iklim bilimi, çevre politikaları, sürdürülebilir kalkınma, enerji dönüşümü ve uluslararası hukuk ekseninde yoğunlaştığı görülmektedir. Bu çalışmalar, çevresel sorunların sebeplerini ve muhtemel sonuçlarını ortaya koyma bakımından önemli katkılar sunmaktadır. Bununla birlikte, insanın tabiatla kurduğu ilişkinin dinî ve ahlâkî temellerini merkeze alan araştırmalara duyulan ihtiyaç varlığını sürdürmektedir. Özellikle Kur’ân’ın çevre tasavvurunu kendi kavram dünyası içerisinde değerlendiren çalışmaların artırılması, çevre ahlâkına ilişkin tartışmalara yeni açılımlar kazandıracaktır.

Kur’ân-ı Kerîm, insanın yeryüzündeki konumunu açıklarken birbirini tamamlayan birçok temel kavrama yer vermektedir. Tevhid, halifelik, emanet, adalet, fesad, israf ve imar gibi kavramlar, insanın tabiatla ilişkisini şekillendiren ilkelere işaret etmektedir. Bu kavramlar arasında mîzan, hem kâinatın yaratılış düzenini hem de insanın uyması gereken ölçüyü ifade etmesi bakımından özel bir yere sahiptir. Rahmân sûresinde yer alan “Göğü Allah yükseltti ve mîzanı koydu. Sakın dengeyi bozmayın.” (er-Rahmân, 55/7-9) buyruğu, ilâhî düzen ile insanın sorumluluğu arasındaki ilişkiyi özlü bir biçimde ortaya koymaktadır.

Bu makalenin hareket noktası, günümüz iklim krizinin Kur’ân’ın mîzan ilkesi ışığında yeniden değerlendirilebileceği düşüncesidir. Bu çerçevede cevap aranacak temel araştırma sorusu şu şekilde ifade edilebilir:

Kur’ân’ın mîzan ilkesi, günümüz iklim krizini anlamaya ve çevre ahlâkını yeniden inşa etmeye nasıl bir perspektif sunmaktadır?

Bu temel soruya bağlı olarak şu alt sorular üzerinde de durulacaktır:

  • Kur’ân’da mîzan kavramı hangi anlam katmanlarına sahiptir?
  • Mîzan, halifelik, emanet, adalet, imar ve fesad kavramlarıyla nasıl bir bütünlük oluşturmaktadır?
  • İklim krizinin ortaya çıkışında ölçüsüz tüketim, israf ve tabiatla kurulan ilişkinin bozulması nasıl bir rol oynamaktadır?
  • Tasavvuf geleneği, mîzan merkezli hayat anlayışına hangi katkıları sunmaktadır?
  • Günümüz Müslüman bireyleri ve kurumları, çevre ahlâkını güçlendirmek amacıyla hangi sorumlulukları üstlenebilir?

Bu sorular doğrultusunda makalede, Kur’ân’ın çevre anlayışı mîzan kavramı ekseninde ele alınacak; ilgili ayetler klasik tefsirler ve çağdaş akademik çalışmalar ışığında değerlendirilecektir. Ayrıca çevre ahlâkı, tasavvuf düşüncesi ve güncel iklim tartışmaları arasında kavramsal bir ilişki kurularak Kur’ân’ın sunduğu ilkelerin çağdaş çevre sorunlarına sağlayabileceği katkılar ortaya konulmaya çalışılacaktır.

Bu yönüyle çalışma, çevre meselesini yalnızca ekolojik veya ekonomik bir problem olarak ele alan yaklaşımların ötesine geçerek, Kur’ân’ın kavram dünyasını merkeze alan bütüncül bir okuma teklif etmektedir. Makalenin özgün katkısı, iklim krizini mîzan kavramı etrafında yeniden yorumlaması ve çevre ahlâkını Kur’ân’ın temel ilkeleri çerçevesinde sistematik bir bütünlük içinde değerlendirmesidir.


I. KUR’ÂN’DA MÎZAN

1. Mîzanın Anlamı

Kur’ân-ı Kerîm’in temel kavramlarından biri olan mîzan, insanın Allah, tabiat ve diğer insanlarla kurduğu ilişkinin ölçüsünü belirleyen anahtar kavramlardan biridir. Kur’ân’da yer alan birçok kavram gibi mîzan da yalnızca sözlük anlamıyla sınırlı kalmamakta; inanç, ahlâk, hukuk ve sosyal hayatı kuşatan geniş bir anlam alanına işaret etmektedir. Bu sebeple çevre ahlâkı bağlamında mîzan kavramını doğru anlayabilmek için öncelikle kelimenin sözlük ve terim anlamı üzerinde durmak gerekmektedir.

1.1. Sözlük Anlamı Mîzan (الميزان) kelimesi, Arapçada “vezn” (وزن) kökünden türemiştir. Söz konusu kök, “tartmak”, “ölçmek”, “ağırlığını belirlemek”, “değerini tayin etmek” ve “ölçülü davranmak” gibi anlamlar taşımaktadır (Toprak, 2005). Mîzan ise sözlükte “terazi”, “ölçü aleti”, “dengeyi sağlayan araç”, “ölçü” ve “adaleti gerçekleştiren esas” anlamlarında kullanılmaktadır. Arap dilinde bir şeyin doğruluğunu, uygunluğunu ve dengesini belirleyen ölçütler için de aynı kelime tercih edilmektedir.

Klasik sözlüklerde mîzanın yalnızca maddî nesneleri tartmaya yarayan bir araç olmadığı, aynı zamanda hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı ve adalet ile haksızlığı ayırt etmeye yarayan ölçüyü de ifade ettiği belirtilmektedir. Bu yönüyle mîzan, fizikî tartının ötesinde zihnî, ahlâkî ve hukukî dengeyi temsil eden bir kavram niteliği taşımaktadır.

1.2. Terim Anlamı Kur’ân-ı Kerîm’de mîzan kavramı, sözlük anlamını aşan kapsamlı bir içerik kazanmıştır. Kur’ân bağlamında mîzan; Allah’ın kâinata yerleştirdiği ölçüyü, varlık düzenini, adalet ilkesini ve hayatın bütün alanlarını kuşatan dengeyi ifade etmektedir (Özdemir, 1997). Bu anlamıyla mîzan, yalnızca fizikî âlemde işleyen kozmik düzeni açıklayan bir kavram olmayıp insanın davranışlarını yönlendiren ahlâkî ve hukukî ilkeleri de kapsamaktadır.

Kur’ân’da gök cisimlerinin hareketlerinden gece ile gündüzün ardışıklığına, mevsimlerin düzenli akışından canlıların yaratılışındaki uyuma kadar kâinatta gözlenen bütünlük, ilâhî ölçünün tezahürü olarak sunulmaktadır. Aynı şekilde insanlar arasındaki ilişkilerde adaletin gözetilmesi, ölçü ve tartıda doğruluğun korunması, hak sahiplerine haklarının eksiksiz verilmesi ve her türlü aşırılıktan kaçınılması da mîzan anlayışının toplumsal hayata yansıyan yönlerini oluşturmaktadır.

Bu çerçevede mîzan, Kur’ân’ın farklı konular arasında kurduğu bütünlüğü açıklayan merkezî kavramlardan biri hâline gelmektedir. Kozmik düzen ile ahlâkî düzen, yaratılış ile sorumluluk, tabiat ile insan arasındaki ilişki aynı ilâhî ölçü etrafında birleşmektedir. İnsan, bu ölçüye uygun davrandığında hem kendi fıtratını korumakta hem de içinde yaşadığı tabii çevrenin dengesine katkı sağlamaktadır.

Makalenin temel hareket noktası da bu anlayıştır. Çevre meselesi, Kur’ân’ın ortaya koyduğu mîzan ilkesinden bağımsız düşünülemez. İklim krizini yalnızca atmosferde meydana gelen değişimlerle açıklamak, meselenin fizikî yönünü ortaya koymaktadır. Kur’ân ise insanın tabiatla kurduğu ilişkinin ahlâkî ve metafizik boyutuna dikkat çekerek mîzanın korunmasını bütüncül bir sorumluluk olarak sunmaktadır.

Bu kavramsal çerçeve, Rahmân sûresinde mîzanın ilâhî düzenin temel ilkesi olarak nasıl ifade edildiğini incelemeyi gerekli kılmaktadır.

2. Mîzanın İlâhî Düzeni

Kur’ân-ı Kerîm’de mîzan kavramının en açık ve kapsamlı biçimde yer aldığı metinlerden biri Rahmân sûresinin 7-9. ayetleridir:

“Göğü Allah yükseltti ve mîzanı koydu. Sakın mîzanı bozmayın. Ölçüyü adaletle yerine getirin ve mîzanda eksiklik yapmayın.” (er-Rahmân, 55/7-9)

Bu ayetler, Kur’ân’ın varlık tasavvurunu anlamada temel metinlerden biri kabul edilmektedir. Ayetlerde göğün yükseltilmesi ile mîzanın konulmasının peş peşe zikredilmesi, kâinatın rastlantılar üzerine kurulmadığını; ilâhî irade tarafından belirlenmiş bir ölçü ve düzen içinde yaratıldığını göstermektedir. Klasik müfessirler, burada geçen mîzan kavramını yalnızca fizikî tartı aracı şeklinde yorumlamamış; adalet, ölçü, hakkaniyet ve ilâhî düzeni ifade eden kapsamlı bir ilke olarak değerlendirmişlerdir. Taberî, Kurtubî, Fahreddin er-Râzî ve Mâtürîdî gibi müfessirler, ayetteki mîzanın hem insanlar arasındaki ilişkilerde adaletin korunmasını hem de Allah’ın kâinata yerleştirdiği ölçünün gözetilmesini kapsadığına dikkat çekmektedir (el-Kurtubî, 1996, Cilt 17; er-Râzî, 1990, Cilt 29).

Ayetlerin dikkat çekici yönlerinden biri, kozmik düzen ile insanın ahlâkî sorumluluğunu aynı anlatı içinde birleştirmesidir. Önce göğün yükseltilmesi zikredilmekte, ardından mîzanın konulduğu bildirilmektedir. Daha sonra hitap doğrudan insana yönelmekte ve “Sakın mîzanı bozmayın.” emri verilmektedir. Böylece Kur’ân, kâinattaki ilâhî düzeni yalnızca hayranlık uyandıran bir yaratılış gerçeği olarak sunmamakta; bu düzenin korunmasını insanın ahlâkî sorumluluğunun bir parçası hâline getirmektedir.

“Sakın mîzanı bozmayın.” emri, yalnızca ticaret hayatında ölçü ve tartıda dürüst davranmayı emreden bir hüküm olarak değerlendirilemez. Nitekim hemen devamındaki “Ölçüyü adaletle yerine getirin ve mîzanda eksiklik yapmayın.” buyruğu, adalet ilkesini sosyal hayatın bütün alanlarına taşımaktadır. Bu çerçevede mîzan, insanın Rabbine karşı kulluğunda, diğer insanlarla ilişkilerinde ve tabiatla kurduğu bağda gözetmesi gereken ortak bir ölçü hâline gelmektedir.

Kur’ân’ın birçok ayetinde görülen bütüncül anlatım burada da kendisini göstermektedir. Kâinatın yaratılışındaki düzen ile insanın davranışları arasında kopmaz bir bağ kurulmaktadır. İnsan, ilâhî ölçüye uygun hareket ettiğinde hem kendi fıtratını korumakta hem de yeryüzündeki düzenin devamına katkı sağlamaktadır. Ölçünün ihmal edilmesi ise yalnızca bireysel hatalara yol açmamakta; toplumsal adaleti, ekonomik hayatı ve tabiatın dengesini de olumsuz etkilemektedir.


Bu yönüyle Rahmân sûresindeki mîzan anlayışı, çevre ahlâkının temel ilkelerinden biri olarak değerlendirilebilir. İnsan, tabiatın sahibi değil; ilâhî düzen içerisinde sorumluluk üstlenmiş bir emanetçidir. Doğal kaynakların ölçüsüz tüketilmesi, israfın hayat tarzına dönüşmesi, üretim ve tüketimde denge ilkesinin gözetilmemesi, mîzanın çeşitli alanlarda zedelenmesine yol açmaktadır. Bu bakımdan iklim krizi yalnızca çevresel göstergeler üzerinden okunacak bir olgu değildir; aynı zamanda insanın ilâhî ölçüyle ilişkisinin zayıflamasının da sonuçlarından biridir.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus bulunmaktadır. Rahmân sûresindeki ayetler, doğrudan günümüz iklim değişikliği hakkında inmiş değildir. Ayetlerin asıl bağlamı, Allah’ın kâinatta kurduğu düzeni ve insanın bu düzene uygun yaşama sorumluluğunu bildirmektedir. Bununla birlikte Kur’ân’ın ortaya koyduğu bu evrensel ilke, çağdaş çevre meselelerinin değerlendirilmesinde güçlü bir ahlâkî ve düşünsel çerçeve sunmaktadır. İklim krizi, bu çerçevede ilâhî mîzanın çeşitli alanlarda ihlal edilmesinin güncel tezahürlerinden biri olarak okunabilir.

Bu sebeple mîzan, makalenin temel kavramı olmanın ötesinde, Kur’ân’ın çevre tasavvurunu anlamaya imkân veren anahtar bir ilke niteliği taşımaktadır. Bundan sonraki bölümlerde ele alınacak halifelik, emanet, imar, fesad ve israf kavramları da aynı ilkenin farklı boyutlarını ortaya koymaktadır. Böylece Kur’ân’ın çevre ahlâkı, birbirinden bağımsız hükümler toplamı olarak değil; mîzan merkezli bütüncül bir değer sistemi olarak okunabilecektir.

3. Kâinatta Denge

Kur’ân-ı Kerîm, insanı yalnızca kendi varlığı üzerinde düşünmeye davet etmez; aynı zamanda gökleri, yeri ve bütün yaratılmışları tefekkür etmeye çağırır. Kâinatta gözlenen düzen, uyum ve süreklilik, Kur’ân’ın birçok ayetinde Allah’ın kudretinin ve hikmetinin delilleri arasında zikredilmektedir. Bu yönüyle tabiat, insanın üzerinde tasarrufta bulunacağı bir nesneler topluluğu olmanın ötesinde, ilâhî sanatın ve hikmetin tezahür ettiği büyük bir tefekkür alanıdır.

Kur’ân’da göklerin ve yerin “hak ile” yaratıldığı (Yûnus, 10/5; Ankebût, 29/44), her varlığın belirli bir ölçüye göre var edildiği (el-Kamer, 54/49) ve Allah’ın yaratmasında bir düzensizlik bulunmadığı (el-Mülk, 67/3-4) bildirilmektedir. Bu ayetler, kâinatın rastgele oluşmuş bir yapı olmadığına; ilâhî ilim, hikmet ve ölçü çerçevesinde yaratıldığına işaret etmektedir. Rahmân sûresinde ifade edilen mîzan ilkesi de bu kozmik düzenin temelini oluşturmaktadır (Nasr, 1995).

Nitekim Kur’ân, gece ile gündüzün art arda gelişini Allah’ın ayetlerinden biri olarak zikretmektedir (Âl-i İmrân, 3/190; el-Furkân, 25/62). Gece dinlenme, gündüz ise çalışma ve rızık arama vakti olarak düzenlenmiştir (en-Nebe’, 78/9-11). Bu düzen, yalnızca zamanın akışını belirleyen fizikî bir olay değildir; hayatın ritmini ve varlık düzeninin sürekliliğini sağlayan ilâhî bir ölçüdür. İnsan, gece ile gündüz arasındaki bu dengeyi değiştiremez; ancak ona uyum sağlayabilir. Bu durum, insanın kâinat üzerindeki konumunu da göstermektedir. İnsan tabiatın mutlak hâkimi değil, ilâhî düzen içinde yaşayan ve o düzene riayet etmekle yükümlü bir varlıktır.

Bunun yanı sıra su, kâinattaki dengenin ve hayatın en temel unsurlarından biri olarak tanıtılmaktadır. “Biz her canlı şeyi sudan yarattık.” (el-Enbiyâ, 21/30) ayeti, suyun bütün canlılar için taşıdığı hayati değeri ortaya koymaktadır. Yine birçok ayette yağmurun gökten belirli bir ölçüyle indirildiği, onunla yeryüzünün diriltildiği, bitkilerin ve ürünlerin yetiştirildiği ifade edilmektedir (el-Hicr, 15/22; ez-Zümer, 39/21). Kur’ân’ın bu anlatımı, suyun yalnızca tabiî bir kaynak olmadığını; Allah’ın rahmetinin ve nimetinin önemli bir tezahürü olduğunu göstermektedir. Bu bakış açısı, suyun korunmasını ekonomik bir zorunluluğun ötesinde ahlâkî bir sorumluluk hâline getirmektedir.

Hayatı mümkün kılan bu su döngüsüyle beraber yeryüzündeki canlı çeşitliliği de ilâhî kudretin delilleri arasında sayılmaktadır. Bitkilerin, hayvanların ve insanların farklı renk, şekil ve özelliklerde yaratılması, Allah’ın sonsuz ilminin ve hikmetinin göstergeleri olarak sunulmaktadır (Fâtır, 35/27-28; Tâhâ, 20/53). Her canlı türü kendisine özgü bir yaratılış düzeni içinde varlığını sürdürmektedir. Bu çeşitlilik, kâinatın tekdüze bir yapıdan oluşmadığını; zenginlik, uyum ve tamamlayıcılık esasına göre yaratıldığını göstermektedir. Günümüzde sıklıkla tartışılan biyolojik çeşitlilik kaybı, aslında bu ilâhî uyuma ve mîzana yönelik insan eliyle yapılan yıkıcı bir müdahaledir. İnsan da bu büyük düzenin bir parçasıdır. Dolayısıyla diğer canlılarla ilişkisini güç ve çıkar temelinde değil; sorumluluk ve merhamet ilkeleri doğrultusunda şekillendirmelidir (Özdemir, 1997).

Tüm bu unsurları kapsayan kozmik düzende güneşin ve ayın belirlenmiş bir hesaba göre hareket ettiği (er-Rahmân, 55/5), gök cisimlerinin kendilerine tahsis edilen yörüngelerde seyrettiği (Yâsîn, 36/38-40) ve yaratılışta hiçbir düzensizliğin bulunmadığı (el-Mülk, 67/3-4) bildirilmektedir. Kozmik düzen ile insanın ahlâkî sorumluluğu arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. Kâinat, Allah’ın koyduğu ölçüye uygun biçimde varlığını sürdürürken insandan da aynı ölçüye riayet etmesi istenmektedir. Bu sebeple Kur’ân’ın çevre tasavvurunda mîzan, yalnızca tabiatın işleyişini açıklayan bir kavram değildir; insanın hayatını yönlendiren temel bir ahlâk ilkesidir. Kâinatta gözlenen düzen, insana ölçülü yaşamayı, adaleti gözetmeyi ve kendisine emanet edilen tabii çevreyi korumayı öğreten sürekli bir hatırlatmadır (Özdemir, 2001).

Bu bakımdan Kur’ân’ın kâinata bakışı, çevre ahlâkının teorik temelini oluşturmaktadır. İnsanın yeryüzündeki görevi, ilâhî düzeni değiştirmek veya ona hükmetmek değil; bu düzeni anlayarak ona uygun bir hayat sürmektir. İşte bu anlayış, bir sonraki bölümde ele alınacak halifelik ve emanet kavramlarının da hareket noktasını teşkil etmektedir.

II. İNSAN VE EMANET

Kur’ân’ın çevre tasavvurunu doğru anlayabilmek için insanın yeryüzündeki konumunu belirleyen temel kavramlardan biri olan halifelik üzerinde durmak gerekmektedir. Kâinatta hüküm süren mîzanın korunması, bu düzen içerisinde sorumluluk üstlenen insanın görevini doğru kavramasıyla yakından ilişkilidir. Bu sebeple Kur’ân, insanın yaratılışını anlatırken onun yeryüzündeki görevine de dikkat çekmektedir.

Halifelik kavramının temel dayanağını şu ayet oluşturmaktadır: “Hani Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.’ demişti…” (el-Bakara, 2/30)

Bu ayet, insanın yaratılışına ilişkin Kur’ân’daki en önemli metinlerden biridir. Klasik müfessirler, burada geçen halife kelimesini farklı yönleriyle açıklamışlardır. Taberî (ö. 310/923), kelimenin yeryüzünde birbirinin ardından gelen nesilleri, daha açık bir ifadeyle kötülük yapanların yerine gelip yeryüzünde düzeni sağlayacak kimseleri ifade ettiğini belirtirken (Taberî, 1994, I, 214); Mâtürîdî (ö. 333/944) ve Fahreddin er-Râzî (ö. 606/1210), insanın Allah’ın koyduğu hükümleri uygulamak ve yeryüzünü imar etmekle yükümlü bir sorumluluk taşıdığına dikkat çekmektedir (Mâtürîdî, 2005, I, 126; er-Râzî, 1981, II, 163). Kurtubî (ö. 671/1273) ise halifeliğin, insanın ilâhî emirlere uygun hareket ederek yeryüzünde adaleti gerçekleştirme göreviyle yakından ilişkili olduğunu, adeta yeryüzündeki hükümlerin onun eliyle icra edileceğini ifade etmektedir (Kurtubî, 2006, I).

Bu yorumlar birlikte değerlendirildiğinde, halifelik insanın ilâhî iradeden bağımsız bir hâkimiyet yetkisi taşıdığı anlamına gelmemektedir. Aksine, Allah’ın yarattığı düzen içerisinde belirli görev ve sorumluluklar üstlenen bilinçli bir varlık oluşunu ifade etmektedir. Dolayısıyla halifelik, bir imtiyazdan önce ağır bir mesuliyeti hatırlatan Kur’ânî bir kavramdır.

Halifelik görevi, insanın yeryüzüyle kurduğu ilişkiye de yön vermektedir. Kur’ân’da yeryüzü Allah’ın mülkü olarak tanıtılmakta; insan ise bu mülk üzerinde ölçülü davranmakla yükümlü kılınmaktadır. Bu anlayış, tabiatın sınırsız biçimde tüketilebilecek bir kaynak olarak görülmesini engelleyen güçlü bir ahlâkî çerçeve sunmaktadır. İnsan, kendisine emanet edilen imkânlardan yararlanma hakkına sahip olmakla birlikte, bu kullanımın ilâhî ölçüye uygun olmasından da sorumludur.

Nitekim halifelik, aynı zamanda adalet kavramıyla da yakından ilişkilidir. Kur’ân’da adalet yalnızca insanlar arasındaki hukukî ilişkileri düzenleyen bir ilke olarak sunulmaz; hayatın bütün alanlarını kuşatan temel bir değer olarak yer alır. Yeryüzünde adaletin hâkim kılınması, kaynakların ölçülü kullanılması, israftan kaçınılması ve fesada yol açacak davranışlardan uzak durulması, halifelik sorumluluğunun tabiî sonuçları arasında değerlendirilebilir.

Bu çerçevede halifelik, çevre ahlâkının da temel dayanaklarından biri hâline gelmektedir (Özdemir, 1997). İnsan, tabiatın sahibi değildir; onun üzerinde sorumluluk taşıyan bir emanetçidir. Yeryüzünün imarı, doğal dengenin korunması ve gelecek nesillerin haklarının gözetilmesi, halifelik bilincinin pratik yansımalarıdır. Bu anlayış, çevreyi korumayı yalnızca tabiatı muhafaza etmeye yönelik bir faaliyet olmaktan çıkararak kulluk sorumluluğunun bir parçası hâline getirmektedir.

Halifelik kavramı, insanın üstlendiği bu sorumluluğun mahiyetini ortaya koyarken, bu sorumluluğun hangi temele dayandığı sorusunu da gündeme getirmektedir. Kur’ân, bu sorunun cevabını emanet kavramıyla açıklamaktadır. İnsanın yeryüzündeki konumunu açıklayan bu ikinci temel kavram, halifelik görevini hangi bilinç ve sorumluluk anlayışıyla yerine getirmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Kur’ân, insanın diğer varlıklardan ayrılan yönlerinden birini, ilâhî emaneti yüklenmiş olmasıyla açıklamaktadır.

Bu anlayışın temel dayanağını Ahzâb sûresinin 72. ayeti oluşturmaktadır: “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik; onlar onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” (el-Ahzâb, 33/72)

Bu ayet, Kur’ân’ın en dikkat çekici ifadelerinden biridir. Klasik müfessirler ayette geçen emanet kavramını farklı açılardan açıklamışlardır. Taberî, emaneti Allah’ın kullarına yüklediği dinî sorumluluklar ve sınırlar (hudûd) olarak yorumlarken (Taberî, 1994, VI); Mâtürîdî, insanın irade sahibi bir varlık olarak ilâhî teklif karşısındaki yükümlülüğünü ve sorumluluk bilincini ön plana çıkarmaktadır (Mâtürîdî, 2005, VIII). Fahreddin er-Râzî ise emanetin, ibadetlerden hukukî sorumluluklara ve akıl nimetine kadar uzanan geniş bir anlam alanına sahip olduğunu belirtmektedir (er-Râzî, 1981, XXV). Kurtubî de bu yorumları bir araya getirerek emanetin Allah’ın kullarına yüklediği bütün dinî, malî ve ahlâkî sorumlulukları kapsadığını ifade etmektedir (Kurtubî, 2006, XVII).

Bu yorumlar birlikte değerlendirildiğinde, emanetin tek bir yükümlülüğe indirgenemeyecek kadar kapsamlı bir kavram olduğu anlaşılmaktadır (Güler, 1999). İnsana verilen akıl, irade, bilgi, güç, mal, zaman ve yeryüzünde faydalanmasına sunulan bütün imkânlar, emanet bilinci içerisinde değerlendirilmesi gereken nimetlerdir. Dolayısıyla emanet, insanın sahip olduğu her şey üzerinde mutlak tasarruf hakkına sahip olduğunu ifade etmez; aksine bütün imkânların Allah’ın belirlediği ölçüler çerçevesinde kullanılmasını gerekli kılar.

Bu noktada emanet ile mîzan arasında güçlü bir ilişki bulunmaktadır. Allah’ın kâinata yerleştirdiği mîzan, varlık düzeninin temelini oluştururken; emanet, insanın bu düzene karşı taşıdığı sorumluluğu ifade etmektedir. Başka bir ifadeyle mîzan ilâhî ölçüyü, emanet ise insanın bu ölçüyü koruma yükümlülüğünü göstermektedir. Bu sebeple çevreye yönelik her tasarruf aynı zamanda emanet bilincinin de bir göstergesidir.

Kur’ân’ın ortaya koyduğu bu anlayış, insanın tabiatla ilişkisini yeniden düşünmeyi gerekli kılmaktadır. Toprak, su, hava, ormanlar ve diğer tabii varlıklar insanın sınırsız biçimde tüketebileceği nesneler olarak görülmemektedir. Bunlar, insanın faydalanmasına sunulmuş ilâhî nimetlerdir ve bu nimetlerden yararlanırken ölçü, adalet ve sorumluluk ilkelerinin gözetilmesi beklenmektedir. İsraf, ölçüsüz tüketim ve tabiatın tahrip edilmesi ise emanet bilinciyle bağdaşmayan davranışlar arasında yer almaktadır.

Emanet kavramı, insanın yalnızca bugünkü nesle karşı sorumluluğunu da ifade etmez. Yeryüzü, geçmiş nesillerden devralınan ve gelecek nesillere aktarılacak ortak bir emanettir. Bu yönüyle emanet bilinci, çevre ahlâkına zaman boyutunu da kazandırmaktadır. İnsan, tabiattan yararlanırken gelecek kuşakların haklarını da gözetmekle yükümlüdür. Bu anlayış, Kur’ân’ın adalet ve mîzan ilkeleriyle tam bir uyum içerisindedir.

Halifelik ve emanet kavramları birlikte değerlendirildiğinde, insanın yeryüzündeki görevinin yalnızca mevcut düzeni korumakla sınırlı olmadığı görülmektedir. Kur’ân, insanı aynı zamanda yeryüzünü imar etmekle de sorumlu tutmaktadır. Kur’ân’ın insan tasavvurunda halifelik sorumluluğu ve emanet bilinci, insanı pasif bir bekleyişe yöneltmez. Aksine insan, yeryüzünü geliştirmek, yaşanabilir hâle getirmek ve kendisine sunulan imkânları hikmetle değerlendirmekle yükümlüdür. Bu sorumluluk, İslâm düşüncesinde imar kavramıyla ifade edilmektedir.

İmar kelimesi, Arapçada “ʿumr” kökünden türemekte olup “bayındır hâle getirmek”, “şenlendirmek”, “yaşatmak”, “geliştirmek” ve “mamur kılmak” anlamlarını taşımaktadır. Kur’ân’da bu kökten türeyen kelimeler, hem maddî hem de manevî anlam katmanlarına sahiptir. Bir yerin imarı yalnızca yapılaşmayı değil; hayatın, üretimin, adaletin ve huzurun hâkim olduğu bir düzenin kurulmasını da ifade etmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Sâlih’in kavmine hitaben söylediği şu ifade, imar kavramının temel dayanaklarından biridir: “Sizi yeryüzünden meydana getirdi ve sizi orayı imar etmekle görevlendirdi.” (Hûd, 11/61)

Bu ayet, insanın yeryüzüyle kurduğu ilişkinin mahiyetini açık biçimde ortaya koymaktadır. Allah, yeryüzünü insanın faydalanmasına elverişli kılmış; insanı da onu mamur kılmakla sorumlu tutmuştur. Klasik müfessirler, ayette geçen “isti’mâr” ifadesini, insanın yeryüzünü ekip biçmesi, tarım yapması, binalar inşa edip medeniyet kurması ve hayatı güzelleştirecek faaliyetlerde bulunması şeklinde açıklamışlardır (er-Râzî, 1981, XVIII; Taberî, 1994, IV). Bu yorumlar, imarın yalnızca ekonomik üretimi değil; sosyal düzeni, adaleti ve hayatın devamını sağlayan bütün yapıcı faaliyetleri kapsadığını göstermektedir.

İmar anlayışı, Kur’ân’ın mîzan ilkesiyle doğrudan ilişkilidir. Allah’ın ölçüyle yarattığı bir dünyada insanın görevi, bu ölçüyü gözeterek üretmek ve geliştirmektir. Dolayısıyla imar, tabiatın tahrip edilmesini veya doğal kaynakların ölçüsüz biçimde tüketilmesini meşrulaştıran bir faaliyet olarak değerlendirilemez. Aksine gerçek imar, tabiatın taşıma kapasitesini, diğer canlıların varlık hakkını ve gelecek nesillerin hukukunu dikkate alan bir sorumluluk anlayışını gerektirir.

Bu bakımdan Kur’ân’ın imar anlayışı ile modern çevre ahlâkının üzerinde durduğu sürdürülebilirlik ilkesi arasında dikkat çekici bir yakınlık bulunmaktadır. Ancak Kur’ân’ın yaklaşımı, sürdürülebilirliği yalnızca doğal kaynakların korunmasıyla sınırlamaz. İmar; insanın ahlâkını, toplumsal düzeni ve tabiatla ilişkisini aynı değerler sistemi içerisinde ele alan kapsamlı bir sorumluluk anlayışıdır. Üretim ile merhamet, kalkınma ile adalet, faydalanma ile sorumluluk arasında denge kurmayı hedefler.

İslâm medeniyetinin tarihî tecrübesi de bu anlayışın çeşitli örneklerini sunmaktadır. Suyollarının yapılması, kuyuların açılması, ağaç dikilmesi, vakıf sistemiyle çevrenin ve canlıların korunmasına yönelik uygulamalar, yeryüzünü imar etme sorumluluğunun toplumsal hayata yansıyan örnekleri arasında yer almaktadır. Bu faaliyetlerin ortak özelliği, tabiatı tüketilecek bir nesne olarak görmemeleri; insanın faydası ile yaratılmışların hakkını birlikte gözetmeye çalışmalarıdır.

İmar, Kur’ân’ın ortaya koyduğu değerler sisteminde yapıcı ve ıslah edici bütün faaliyetleri kapsayan olumlu bir kavramdır. Bunun karşısında ise yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayı, dengeyi bozmayı ve hayatı tahrip etmeyi ifade eden fesad kavramı bulunmaktadır. Bu sebeple Kur’ân’ın çevre ahlâkını anlamada fesad kavramı, mîzanın ihlal edilmesini açıklayan anahtar kavramlardan biridir.

Fesad kelimesi, Arapçada “bozulmak”, “çürümek”, “düzeni kaybetmek”, “yararlı olan bir şeyi zarar verici hâle getirmek” gibi anlamlara gelmektedir. Kur’ân’da ise fesad; bireysel ahlâktan toplumsal hayata, ekonomik ilişkilerden tabiat düzenine kadar uzanan geniş bir anlam alanında kullanılmaktadır. Ortak nokta, Allah’ın koyduğu ölçünün ve adaletin zedelenmesidir.


Bu kavramın çevre ahlâkı bakımından en dikkat çekici örneklerinden biri Rum sûresinin 41. ayetidir: “İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Allah da belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını onlara tattırmaktadır.” (er-Rûm, 30/41)

Ayet, fesadın ortaya çıkışını insanın fiilleriyle ilişkilendirmektedir. Klasik müfessirler bu ayeti açıklarken fesadı, insanların işlediği günahlar ve ölçüyü aşmaları sebebiyle meydana gelen kuraklık, kıtlık, bereketsizlik, nehirlerin kuruması ve hayat düzeninin bozulması gibi somut çevresel örneklerle yorumlamışlardır (Taberî, 1994, VI; Kurtubî, 2006, XVI). Ayet, ilâhî yaratılışta bir eksiklik bulunduğunu değil; insanın kendi elleriyle (iradî ve yanlış tasarruflarıyla) ürettiği olumsuzlukların tabiata doğrudan etki ettiğini ve bedelini yine kendisinin ödeyeceğini bildirmektedir.

Rum sûresindeki bu uyarı, Bakara sûresinin 205. ayetiyle daha somut bir çerçeve kazanmaktadır: “İş başına geçtiğinde yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışır. Allah ise fesadı sevmez.” (el-Bakara, 2/205)

Bu ayette dikkat çeken iki unsur bulunmaktadır. Birincisi ekin, ikincisi ise nesildir. Ekin, hayatın devamını sağlayan üretimi, tarımı ve tabiatı; nesil ise insanın ve diğer canlıların sürekliliğini ifade etmektedir. Kur’ân’ın bu iki kavramı birlikte zikretmesi, fesadın yalnızca insan ilişkilerini değil, hayatın ve biyoçeşitliliğin bütününü etkileyen bir bozulma olduğunu göstermektedir. Müfessirler de “ekin ve neslin helâki” ifadesini, yeryüzündeki hayat düzenine zarar veren, soyu tüketen ve bereketi ortadan kaldıran yıkıcı davranışların kapsamlı bir tasviri olarak değerlendirmişlerdir (er-Râzî, 1981, V). Günümüzde sıklıkla tartışılan “biyolojik çeşitlilik kaybı” tam da ayetin işaret ettiği bu neslin ve ekinin yok oluşudur.

Bu çerçevede fesad, Kur’ân’ın çevre tasavvurunda çok yönlü bir anlam kazanmaktadır. Adaletin zedelenmesi, ölçünün kaybedilmesi, israfın yaygınlaşması, doğal kaynakların hoyratça tüketilmesi ve yeryüzünün yaşanabilirliğini azaltan her türlü davranış, fesadın farklı tezahürleri olarak değerlendirilebilir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, Kur’ân’ın çevresel bozulmayı tek başına tabiat olaylarına bağlamamasıdır. İnsan, irade sahibi bir varlık olarak tercihleriyle yeryüzünün imarına katkı sağlayabildiği gibi fesadın yayılmasına da sebep olabilmektedir.

İklim krizi bağlamında bu ayetler yeniden okunduğunda önemli bir ahlâkî perspektif ortaya çıkmaktadır. Kur’ân, insanı tabiat karşısında mutlak hâkim olarak değil, mîzanı korumakla yükümlü bir emanetçi olarak tanımlamaktadır. Bu sebeple çevrenin tahrip edilmesi, ölçüsüz tüketim alışkanlıkları, doğal kaynakların bilinçsizce kullanılması ve hayatı ayakta tutan dengelerin zedelenmesi, yalnızca çevresel sorunlar olarak görülemez. Bunlar aynı zamanda Kur’ân’ın fesad kavramı çerçevesinde değerlendirilmesi gereken ahlâkî sorumluluk alanlarıdır.

Böylece Kur’ân’ın ortaya koyduğu kavramsal bütünlük daha açık hâle gelmektedir. Allah, kâinatı mîzan üzere yaratmış; insanı halife olarak görevlendirmiş, ona emanet yüklemiş ve yeryüzünü imar etmesini istemiştir. Fesad ise bu ilâhî düzenin insan eliyle zedelenmesini ifade etmektedir. Bu bakımdan çevreyi korumak, yalnızca tabiatı muhafaza etmeye yönelik bir faaliyet değil; mîzanı gözeten, emanete riayet eden ve imarı esas alan bir kulluk sorumluluğudur.

III. İKLİM KRİZİ BİR AHLÂK KRİZİ MİDİR?

Kur’ân’ın çevre anlayışında mîzanın korunmasını tehdit eden başlıca davranışlardan biri israftır. İsraf, yalnızca ekonomik kaynakların gereksiz yere harcanmasını ifade eden bir kavram değildir. Kur’ân’da israf, Allah’ın koyduğu ölçünün aşılması, nimetlerin hikmetine uygun kullanılmaması ve insanın ihtiyaç ile ihtiras arasındaki dengeyi kaybetmesi anlamlarını da taşımaktadır. Bu yönüyle israf, çevre ahlâkının merkezinde yer alan kavramlardan biridir.

İsraf kelimesi, Arapçada “haddi aşmak”, “ölçüyü kaçırmak”, “aşırılığa gitmek” anlamlarına gelmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu kökten türeyen kelimeler farklı bağlamlarda kullanılmakta; ortak nokta ise her türlü aşırılığın ve ölçüsüzlüğün kınanmasıdır. Böylece israf, yalnızca malın gereksiz yere harcanmasını değil; davranışlarda, tüketimde ve hayat tarzında ölçünün kaybedilmesini de kapsamaktadır.

Bu anlayışın en açık ifadelerinden biri A’râf sûresinin 31. ayetidir: “…Yiyiniz, içiniz; fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (el-A’râf, 7/31)

Ayet, insanın yeme, içme ve dünya nimetlerinden faydalanmasını tabiî karşılamakta; ardından bu faydalanmanın ölçü içerisinde gerçekleşmesini istemektedir. Klasik müfessirler, ayetteki israf yasağını yalnızca miktarla ilgili bir sınırlama olarak değerlendirmemişlerdir. Taberî, israfı Allah’ın helâl kıldığı sınırların aşılması şeklinde açıklarken (Taberî, 1994, III; Kurtubî, ihtiyaçtan fazla tüketimin ve nimetin amacına aykırı kullanılmasının da israf kapsamında değerlendirileceğini belirtmektedir (Kurtubî, 2006, IX). Fahreddin er-Râzî ise israfın, insanın nefsânî arzularını ölçünün önüne geçirmesiyle yakından ilişkili olduğuna dikkat çekmektedir (er-Râzî, 1981, XIV).

Bu yorumlar birlikte değerlendirildiğinde, israfın yalnızca bireysel bir tutum olmadığı anlaşılmaktadır. Tüketim alışkanlıkları, üretim biçimleri ve ekonomik tercihler de israfın toplumsal boyutunu oluşturmaktadır. İnsan ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla üretmekte ve tüketmektedir; ancak ihtiyaç sınırını aşan, gösterişi ve sınırsız tüketimi teşvik eden anlayışlar, Kur’ân’ın öngördüğü ölçü ilkesinden uzaklaşmaya yol açmaktadır.

İklim krizinin temel sebepleri incelendiğinde de benzer bir tablo ortaya çıkmaktadır. Doğal kaynakların yenilenme kapasitesini dikkate almayan üretim modelleri, aşırı enerji tüketimi, gıda israfı, kontrolsüz su kullanımı ve tüketimi sürekli artırmayı hedefleyen ekonomik anlayışlar, çevre üzerindeki baskıyı her geçen gün artırmaktadır. Bu gelişmeler, teknik bakımdan farklı başlıklar altında incelenebilse de ortak noktaları ölçüsüzlüktür. Kur’ân’ın israf yasağı da tam bu noktada ahlâkî bir ölçü sunmaktadır.

İsrafın çevre üzerindeki etkisi, yalnızca tüketilen nimetlerle sınırlı değildir. Gereğinden fazla tüketilen her kaynak, aynı zamanda başka insanların ve gelecek nesillerin haklarıyla da ilişkilidir. Bu sebeple israf, bireysel bir tercih olmanın ötesinde sosyal adalet ve emanet bilinciyle bağlantılı bir sorumluluk alanıdır. Kur’ân’ın mîzan anlayışı dikkate alındığında, ihtiyaç ile tüketim, faydalanma ile sorumluluk ve bugünkü imkânlar ile gelecek nesillerin hakları arasında denge kurulması gerektiği açıkça görülmektedir.

Bu çerçevede israf, iklim krizinin yalnızca ekonomik veya çevresel sebeplerinden biri olarak değerlendirilmemelidir. Daha derinde, insanın hayat anlayışını ve değerler sistemini ilgilendiren ahlâkî bir problem bulunmaktadır. Mîzanın bireysel hayatta ihlali israfı doğurmakta; israfın yaygınlaşması ise toplumsal ölçekte çevresel bozulmaları hızlandırmaktadır. Bu bakımdan Kur’ân’ın israf uyarısı, günümüz çevre tartışmalarında da yön gösterici bir ilke olma özelliğini korumaktadır.

İsrafın yaygınlaşmasında etkili olan en önemli unsurlardan biri, modern tüketim kültürünün insan ihtiyaçlarını sürekli artıran yapısıdır. İklim krizinin sebepleri üzerine yapılan araştırmalar, çevresel bozulmanın yalnızca sanayi üretimi veya enerji politikalarıyla açıklanamayacağını göstermektedir. Üretim biçimlerini yönlendiren tüketim alışkanlıkları, bireysel tercihler ve hâkim hayat anlayışı da bu sürecin önemli belirleyicileri arasında yer almaktadır. Bu sebeple iklim krizini anlamak, modern tüketim kültürünü de ahlâkî bir bakış açısıyla değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır.

Modern dünyada tüketim, temel ihtiyaçların karşılanmasının ötesine geçmiş; kimlik oluşturmanın, statü kazanmanın ve sosyal görünürlüğün araçlarından biri hâline gelmiştir. Reklamlar, dijital medya ve hızlı üretim modelleri, insanı sürekli daha fazlasını istemeye yönlendirmektedir. Kullanılabilir durumda olan ürünlerin kısa süre içinde yenileriyle değiştirilmesi, ihtiyaçtan çok arzuya dayalı satın alma davranışlarının yaygınlaşması ve tüketimin başarı göstergesi olarak algılanması, doğal kaynaklar üzerindeki baskıyı giderek artırmaktadır.

Kur’ân’ın mîzan anlayışı açısından bakıldığında, tüketimin kendisi problem olarak görülmez. İnsan, Allah’ın helâl kıldığı nimetlerden faydalanmaya teşvik edilmekte; bunun yanında ölçü, şükür ve sorumluluk ilkelerine bağlı kalması istenmektedir. Bu sebeple mesele, tüketimin varlığı değil; tüketimin ölçüsünü kaybetmesidir. İhtiyaç ile ihtiras arasındaki sınırın belirsizleşmesi, israfın bireysel davranış olmaktan çıkarak hayat tarzına dönüşmesine zemin hazırlamaktadır.

Tüketim kültürünün yaygınlaşması, çevre üzerindeki etkilerini de derinleştirmektedir. Daha fazla üretim için daha fazla enerji kullanılmakta, doğal kaynaklar hızla tüketilmekte ve atık miktarı sürekli artmaktadır. Gıda, su, tekstil ve elektronik ürünler gibi birçok alanda görülen aşırı tüketim, iklim değişikliğini besleyen unsurlar arasında yer almaktadır. Böylece bireysel tercihler ile küresel çevre sorunları arasında doğrudan bir ilişki ortaya çıkmaktadır.

Tasavvuf geleneğinde sıkça vurgulanan kanaat, iktisat ve itidal ilkeleri, bu noktada dikkat çekici bir denge anlayışı sunmaktadır. İnsan, sahip olduklarını amaç hâline getirmek yerine emanet olarak gördüğünde, tüketim de ahlâkî bir çerçeveye kavuşmaktadır. Nimetlerden yararlanmak ile nimetlere bağımlı hâle gelmek arasında önemli bir fark bulunmaktadır. Kur’ân’ın mîzan ilkesi, insanı bu dengeyi korumaya davet etmektedir.

Bu değerlendirme, iklim krizinin yalnızca teknolojiyle çözülebilecek bir mesele olmadığını da göstermektedir. Yenilenebilir enerji kaynaklarının geliştirilmesi, çevre dostu üretim tekniklerinin yaygınlaşması ve uluslararası iklim politikalarının güçlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bunun yanında tüketim alışkanlıklarının gözden geçirilmesi, ihtiyaç anlayışının yeniden değerlendirilmesi ve sorumluluk bilincinin güçlendirilmesi de kalıcı çözümlerin ayrılmaz parçalarıdır.

Bu bakımdan modern tüketim kültürü, Kur’ân’ın ortaya koyduğu mîzan anlayışı açısından yeniden düşünülmeye muhtaçtır. İnsan, tüketimi hayatın merkezine yerleştirdiğinde tabiatla kurduğu ilişkinin ölçüsü de değişmektedir. Mîzan merkezli bir hayat anlayışı ise sahip olmayı değil, sorumlu olmayı öne çıkarır; nimeti tüketilecek bir nesne olarak değil, şükür ve emanet bilinciyle değerlendirilecek bir lütuf olarak görür.

Tüketim kültürünün arkasındaki en güçlü dinamiklerden biri, ekonomik başarının sürekli büyüme ile özdeşleştirilmesidir. İklim krizinin arka planında yalnızca bireysel tüketim alışkanlıkları bulunmamaktadır. Bu alışkanlıkları şekillendiren ekonomik anlayışlar ve kalkınma modelleri de çevresel sorunların oluşumunda önemli rol oynamaktadır. Özellikle son iki yüzyılda hâkim hâle gelen ekonomik paradigma, büyümeyi refahın temel göstergesi olarak kabul etmiş; üretim ve tüketimin sürekli artmasını ekonomik başarının önemli ölçütlerinden biri hâline getirmiştir (Kılıç, 1992).

Ekonomik büyüme, toplumların refah seviyesinin yükselmesi, yoksulluğun azaltılması ve teknolojik gelişmelerin desteklenmesi açısından önemli imkânlar sunmaktadır. Bununla birlikte büyümenin tek başına hedef hâline gelmesi, doğal kaynakların sınırsız olduğu varsayımını da beraberinde getirebilmektedir. Oysa yeryüzünün kaynakları belirli bir ölçü ve denge içerisinde varlığını sürdürmektedir. Bu sebeple üretim ile tabiatın yenilenme kapasitesi arasında sağlıklı bir dengenin kurulması büyük önem taşımaktadır.

Kur’ân’ın ortaya koyduğu mîzan ilkesi, ekonomik faaliyetlerin de ahlâkî bir ölçüye bağlı olması gerektiğini göstermektedir. Ticaret, üretim ve kazanç meşru görülmüş; bunun yanında adalet, ölçü, dürüstlük ve sorumluluk ilkeleri sürekli vurgulanmıştır. Kur’ân, ekonomik hayatı insanın tabiat üzerindeki sınırsız tasarrufunun aracı olarak değil, emanet bilinciyle yürütülmesi gereken bir faaliyet alanı olarak değerlendirmektedir.

Bu bakış açısıyla değerlendirildiğinde, ekonomik büyümenin çevre üzerindeki etkisi yalnızca üretim miktarıyla ilgili değildir. Üretimin hangi yöntemlerle gerçekleştirildiği, doğal kaynakların nasıl kullanıldığı, oluşan atıkların nasıl yönetildiği ve elde edilen refahın toplum içinde nasıl paylaşıldığı da aynı derecede önem taşımaktadır. Mîzan anlayışı, ekonomik faaliyetlerin verimlilik kadar adalet ve sorumluluk ilkeleriyle de değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.

İklim değişikliği üzerine hazırlanan uluslararası raporlar, enerji tüketimi, fosil yakıt kullanımı, ormansızlaşma ve doğal kaynakların aşırı kullanımının sera gazı emisyonlarını artırdığını ortaya koymaktadır. Bu veriler, ekonomik faaliyetlerin çevresel etkilerinin dikkate alınmasını zorunlu kılmaktadır. Ancak çevre politikalarının kalıcı başarı sağlayabilmesi, yalnızca teknik düzenlemelerle sınırlı kalmamalı; üretim ve tüketim anlayışını yönlendiren değerlerin de yeniden gözden geçirilmesini gerektirmektedir.

Kur’ân’ın çevre ahlâkı bu noktada önemli bir denge sunmaktadır. İnsan çalışmalı, üretmeli ve yeryüzünü imar etmelidir. Bunun yanında üretimin amacı yalnızca daha fazla tüketim oluşturmak olmamalı; insanın, toplumun ve tabiatın ortak iyiliğine hizmet etmelidir. Böyle bir yaklaşım, ekonomik gelişme ile çevrenin korunmasını birbirine rakip hedefler olarak görmek yerine, aynı ahlâkî çerçevede buluşturmayı mümkün kılmaktadır.

İslâm düşüncesinde iktisat kavramının ölçülü davranma anlamı taşıması da dikkat çekicidir. Kaynakların bilinçli kullanılması, israftan uzak durulması, emeğin korunması ve nimetin şükür bilinciyle değerlendirilmesi, ekonomik hayatın ahlâkî temellerini oluşturmaktadır. Bu ilkeler, sürdürülebilir kalkınma tartışmalarına da güçlü bir değer zemini sunabilecek niteliktedir.

Sonuç olarak iklim krizinin ekonomik boyutu, yalnızca büyüme oranları veya üretim miktarları üzerinden değerlendirilemez. Asıl belirleyici olan, büyümenin hangi değerler doğrultusunda gerçekleştiğidir. Kur’ân’ın mîzan ilkesi, ekonomik hayatın da ölçü, adalet ve emanet bilinci içerisinde yürütülmesini öngörmektedir. Bu anlayış, çevreyi ekonomik kalkınmanın önünde bir engel olarak değil, kalkınmanın vazgeçilmez şartlarından biri olarak görmeye imkân vermektedir.

İklim krizinin derinleşmesinde etkili olan bir diğer unsur ise insanın kendisini tabiatın mutlak hâkimi olarak gören insan merkezci anlayışıdır. İnsanın tabiat karşısındaki konumunu nasıl anlamlandırdığı, tabiatla kurduğu ilişkinin niteliğini de belirlemektedir. Bu bakımdan günümüz çevre tartışmalarında sıkça dile getirilen insan merkezcilik (antroposentrizm) yaklaşımı, Kur’ân’ın mîzan anlayışı çerçevesinde yeniden değerlendirilmeye muhtaçtır.

İnsan merkezcilik, genel anlamıyla tabiatın değerini büyük ölçüde insana sağladığı fayda üzerinden değerlendiren bir yaklaşımdır (Özdemir, 2001). Böyle bir anlayışta doğal çevre, çoğu zaman insanın ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kullanılacak bir kaynak olarak görülmektedir. Bu yaklaşımın tarihî ve felsefî arka planı farklı biçimlerde açıklanabilmekle birlikte, çevre sorunları üzerine yapılan birçok araştırma, tabiatın yalnızca ekonomik değer üzerinden değerlendirilmesinin doğal denge üzerinde ciddi baskılar oluşturduğunu ortaya koymaktadır.

Kur’ân’ın ortaya koyduğu varlık tasavvuru ise insan ile tabiat arasındaki ilişkiyi daha geniş bir çerçevede ele almaktadır. İnsan, yeryüzünde halife olarak görevlendirilmiş; bunun yanında emanet bilinciyle hareket etmekle yükümlü tutulmuştur. Bu iki kavram, insana değer kazandırırken aynı zamanda sorumluluk yüklemektedir. Kur’ân’da yeryüzünün ve göklerin Allah’ın mülkü olduğu sıkça vurgulanmakta; insan ise bu mülk üzerinde mutlak sahiplik iddiasında bulunmayan bir emanetçi olarak tanıtılmaktadır.

Bu sebeple Kur’ân’ın insan anlayışı, tabiatın değersizleştirilmesine veya sınırsız biçimde kullanılmasına imkân veren bir bakış açısı sunmamaktadır. Aksine insanın değeri, Allah’ın koyduğu mîzanı koruma sorumluluğuyla birlikte anlam kazanmaktadır. Halifelik, tabiat üzerinde sınırsız hâkimiyet kurma yetkisi değil; ilâhî ölçüyü gözetme görevidir. Emanet ise bu görevin ahlâkî temelini oluşturmaktadır.

İnsanın kendisini tabiatın mutlak sahibi olarak görmesi, mîzanın bozulmasına zemin hazırlayan önemli zihniyet değişimlerinden biridir. Böyle bir anlayışta üretim, tüketim ve teknolojik gelişme çoğu zaman çevresel sınırlar dikkate alınmadan değerlendirilebilmektedir. Bunun sonucunda doğal kaynaklar hızla tükenmekte, biyolojik çeşitlilik zarar görmekte ve iklim sistemini etkileyen çevresel sorunlar derinleşmektedir.

Kur’ân ise insanı tabiatın dışında ve ona karşı konumlandırmaz. İnsan da topraktan yaratılmıştır (Âl-i İmrân, 3/59; el-Hicr, 15/26); hayatını sürdürebilmesi suya, havaya, toprağa ve diğer canlılara bağlıdır. Bu gerçek, insan ile tabiat arasında ontolojik bir bağ bulunduğunu göstermektedir. Dolayısıyla tabiatın zarar görmesi, uzun vadede insanın kendi hayat alanını da daraltmaktadır. Rum sûresinde bildirilen, “İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde fesad ortaya çıktı…” (er-Rûm, 30/41) uyarısı da bu ilişkinin ahlâkî boyutuna dikkat çekmektedir.

Mîzan merkezli bir varlık anlayışı, insanı kâinatın merkezine yerleştirmek yerine, onu ilâhî düzenin bilinçli ve sorumlu bir parçası olarak konumlandırmaktadır. Bu yaklaşım, insanın değerini azaltmaz; aksine ona daha derin bir sorumluluk yükler. İnsan, tabiatı yönetirken hesap vereceğini bilen bir emanetçidir. Böyle bir bilinç, çevreyi korumayı yalnızca hukukî veya siyasî bir görev olmaktan çıkararak kulluğun ve ahlâkın tabiî bir sonucu hâline getirmektedir.

Bu çerçevede iklim krizinin yalnızca atmosferde meydana gelen fiziksel değişimlerden ibaret olmadığı anlaşılmaktadır. Krizin daha derin boyutunda, insanın kendisini, tabiatı ve Yaratıcı ile ilişkisini yeniden tanımlamasını gerekli kılan bir değerler meselesi bulunmaktadır. Kur’ân’ın mîzan ilkesi, bu değerler dünyasını yeniden inşa edebilecek güçlü bir ahlâkî ve medeniyet perspektifi sunmaktadır.

Bölüm boyunca ele alınan israf, tüketim kültürü, sınırsız büyüme ve insan merkezcilik yaklaşımları birlikte değerlendirildiğinde, iklim krizinin önemli ölçüde bir mîzan krizi, dolayısıyla bir ahlâk krizi olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Bu tespit, tasavvuf geleneğinin geliştirdiği ölçülülük, kanaat ve tevazu anlayışının çevre ahlâkı açısından neden yeniden ele alınması gerektiğini de göstermektedir. Bu sebeple bir sonraki bölümde tasavvufun mîzan anlayışı incelenecektir.

IV. TASAVVUFUN MÎZAN ANLAYIŞI

Kur’ân’ın ortaya koyduğu mîzan ilkesi, yalnızca kâinatın yaratılış düzenini açıklayan bir kavram değildir. Aynı zamanda insanın düşünce, duygu, davranış ve hayat tarzına yön veren ahlâkî bir ölçüdür. İslâm düşünce tarihinde bu ölçünün bireyin iç dünyasında nasıl yaşanacağı üzerinde en fazla duran disiplinlerden biri tasavvuftur. Tasavvuf geleneği, mîzanı teorik bir ilke olmaktan çıkararak günlük hayatın bütün alanlarına taşımayı hedeflemiştir.

Bu anlayışın merkezinde yer alan temel kavramlardan biri itidaldir. İtidal, sözlükte “dengeyi korumak”, “orta yolu benimsemek”, “ölçülü davranmak” ve “aşırılıklardan uzak durmak” anlamlarına gelmektedir. Ahlâk literatüründe ise itidal, insanın duygu, arzu ve davranışlarını akıl ve vahyin rehberliğinde denge içerisinde yönetebilmesi şeklinde açıklanmaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm’de itidal kelimesi doğrudan her bağlamda geçmemekle birlikte, bu kavramın ifade ettiği denge anlayışı birçok ayette vurgulanmaktadır. “İşte böylece sizi orta bir ümmet kıldık…” (el-Bakara, 2/143) ayeti, ölçülülüğün ve dengeyi korumanın Müslüman toplumun temel vasıflarından biri olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde infakta aşırılık ile cimrilik arasında denge kurulmasını isteyen ayetler (el-Furkân, 25/67), Kur’ân’ın hayatın her alanında ölçülü davranmayı esas aldığını ortaya koymaktadır.

Tasavvuf geleneğinde itidal, nefsin arzularını bütünüyle yok etmeye çalışmak anlamına gelmez. Amaç, insanın sahip olduğu güçleri ilâhî ölçü doğrultusunda yönlendirmesidir. Gazâlî, ahlâkın temelini aşırılık ile eksiklik arasında kurulan denge olarak açıklarken, ölçülü davranışın kalbin huzuruna ve insanın olgunlaşmasına vesile olduğunu ifade etmektedir (Gazzâlî, 2021). Kuşeyrî ve Hucvîrî gibi mutasavvıflar da seyr ü sülûkun hedeflerinden birini, insanın hevâ ve hevesin baskısından kurtularak itidal sahibi bir kişiliğe ulaşması şeklinde değerlendirmişlerdir (Kuşeyrî, 2025; Hücvîrî, 2014).

İtidal anlayışı, insanın tabiatla kurduğu ilişkiyi de doğrudan etkilemektedir. Ölçülü yaşamayı benimseyen kişi, tüketimde aşırılığa yönelmez; nimeti israfa dönüştürmez ve sahip olduklarını emanet bilinciyle değerlendirir. Böyle bir hayat anlayışında tabiat, sınırsız arzuların tatmin alanı olmaktan çıkar; Allah’ın ayetlerinin tecelli ettiği bir emanet olarak görülür. Bu sebeple tasavvuf geleneğinde sade hayat, kanaat, iktisat ve şükür gibi erdemler birbirini tamamlayan ahlâkî ilkeler olarak kabul edilmiştir.

İtidal, çevre ahlâkı bakımından da önemli sonuçlar doğurmaktadır. Günümüz iklim krizinin temel sebepleri arasında yer alan aşırı tüketim, gösteriş odaklı hayat tarzı ve sınırsız sahip olma arzusu, insanın iç dünyasındaki dengenin bozulmasıyla yakından ilişkilidir. Tasavvuf ise çözümü dış dünyadan önce insanın kalbinde aramaktadır. Nefsin eğitilmesi, arzuların disipline edilmesi ve ölçülü yaşama alışkanlığının kazanılması, çevreye karşı sorumlu davranışların da ahlâkî temelini oluşturmaktadır.

Bu yönüyle tasavvufun itidal anlayışı, Kur’ân’ın mîzan ilkesinin bireysel hayata yansıyan en belirgin örneklerinden biridir. Mîzan kâinattaki ilâhî düzeni, itidal ise insanın bu düzene uyum sağlayan hayat tarzını ifade etmektedir. İnsan kendi iç dünyasında dengeyi koruduğu ölçüde, tabiatla kurduğu ilişki de daha sağlıklı ve daha sorumlu bir mahiyet kazanmaktadır.

Dolayısıyla çevre krizine yönelik kalıcı çözümler yalnızca hukukî düzenlemeler, ekonomik politikalar veya teknolojik gelişmelerle sınırlı kalamaz. İnsanın iç dünyasında ölçü duygusunu yeniden inşa eden bir ahlâk eğitimi de bu sürecin ayrılmaz bir parçasıdır. Tasavvufun itidal anlayışı, bu ahlâkî dönüşüm için İslâm düşüncesinin önemli imkânlarından birini sunmaktadır.

Bu itidal anlayışı, insanı tabiî olarak kanaat erdemine ulaştırmaktadır. Çünkü ölçülü yaşamanın süreklilik kazanması, sahip olunan nimetlere karşı şükür ve kanaat bilincinin gelişmesiyle mümkündür. Tasavvuf geleneğinde mîzan anlayışının en önemli tezahürlerinden biri olan kanaat; insanın sahip olduğu nimetlerin kıymetini bilmesi, meşru yollardan elde ettiği rızıkla huzur bulması ve hırsın yönlendirdiği sınırsız sahip olma arzusuna karşı ölçülü bir hayat sürmesidir. Bu yönüyle kanaat, yalnızca bireysel bir ahlâk ilkesi değil; aynı zamanda insanın tabiatla kurduğu ilişkinin de ölçüsünü belirleyen temel erdemlerden biridir.

Kanaat kelimesi, sözlükte “elde bulunanla yetinmek”, “razı olmak” ve “gönül zenginliği göstermek” anlamlarına gelmektedir. Tasavvuf literatüründe ise kanaat, Allah’ın verdiği nimetleri küçümsememek, ihtiyaç ile ihtiras arasındaki sınırı korumak ve dünya nimetlerini hayatın nihai amacı hâline getirmemek şeklinde açıklanmaktadır. Böylece kanaat, insanı tembelliğe değil; çalışırken de ölçüyü kaybetmemeye yönelten bir ahlâk anlayışı ortaya koymaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm’de kanaat kelimesi doğrudan bu anlamıyla yer almamakla birlikte, nimetlere şükretme, israftan kaçınma ve dünya hayatında ölçülü davranma ilkeleri bu erdemin temelini oluşturmaktadır. Kur’ân, Allah’ın helâl ve temiz rızıklarından yararlanmayı teşvik ederken (el-Bakara, 2/172), israfı ve aşırılığı yasaklamakta (el-A’râf, 7/31), malın insanı Allah’ı anmaktan alıkoymaması gerektiğini de hatırlatmaktadır (el-Münâfikûn, 63/9). Bu ayetler birlikte değerlendirildiğinde, kanaatin nimetlerden uzak durmak değil; nimetlerle kurulan ilişkiyi mîzan üzere sürdürmek olduğu anlaşılmaktadır.

Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hayatı da kanaatin uygulamadaki en güzel örneklerini sunmaktadır. O, dünya nimetlerinden faydalanmayı meşru görmüş; bunun yanında gösterişten, savurganlıktan ve aşırılıktan uzak durmuş, asıl zenginliğin gönül zenginliği olduğunu vurgulamıştır. Bu anlayış, tasavvuf geleneğinde de güçlü biçimde benimsenmiş; kanaat, kalbin huzurunu sağlayan temel ahlâkî erdemlerden biri kabul edilmiştir.

İmam Gazâlî, kanaati nefsin arzularını disiplin altına alan önemli bir fazilet olarak değerlendirir (Gazzâlî, 1985, IV). Kuşeyrî ve Hucvîrî de kanaati, kulun Allah’a güveninin ve teslimiyetinin bir göstergesi şeklinde açıklarlar (Kuşeyrî, 2025; Hücvîrî, 2014). Erzurumlu İbrahim Hakkı ise insanın dünya nimetlerine karşı ölçülü davranmasını, gönül huzurunun ve kulluk bilincinin temel şartlarından biri olarak görmektedir (Erzurumlu İbrahim Hakkı, 2011). Bu ortak yaklaşım, kanaatin üretime ve çalışmaya engel olmadığını; hırsın insan üzerindeki hâkimiyetini sınırlandırdığını göstermektedir.

Kanaat anlayışının çevre ahlâkı açısından da önemli sonuçları bulunmaktadır. Günümüzde doğal kaynaklar üzerindeki baskının önemli sebeplerinden biri, ihtiyaçtan çok arzuya dayalı tüketim alışkanlıklarıdır. Sürekli daha fazlasını istemeyi teşvik eden hayat tarzı, israfı artırmakta; israf ise üretim baskısını ve çevresel tahribatı derinleştirmektedir. Kanaat ise insanı, sahip olduklarını bilinçli kullanmaya, nimetin kıymetini bilmeye ve tüketimde ölçülü davranmaya yönlendirmektedir.

Bu bakımdan kanaat, çevreyi korumaya yönelik teknik tedbirlerin ötesinde, insanın iç dünyasında başlayan bir ahlâkî dönüşümü ifade etmektedir. Kanaat sahibi kişi, tüketimi hayatın merkezine yerleştirmez; eşyaya hükmetmeye çalışırken eşyanın esiri hâline de gelmez. Böylece mîzan, yalnızca dış dünyada korunması gereken bir ilke olmaktan çıkar; insanın düşüncesine, davranışlarına ve hayat tarzına yön veren bir ahlâk ölçüsü hâline gelir.

Tasavvufun kanaat anlayışı, iklim krizine karşı geliştirilecek çevre politikalarının tek başına yeterli olmayacağını da göstermektedir. Kalıcı çözümler, tüketim alışkanlıklarını şekillendiren değerler dünyasının yeniden inşasını gerekli kılmaktadır. Kanaat, bu yeniden inşanın temel taşlarından biridir. Çünkü insan, sahip olduklarının emanet olduğunu idrak ettiğinde, tabiata da aynı sorumluluk bilinciyle yaklaşacaktır.

Kanaat, insanın dünya karşısındaki tutumunu dengeleyen önemli bir erdemdir. Bu dengenin toplumsal hayata yansıması ise tevazu ile daha görünür hâle gelmektedir. Tasavvufun mîzan anlayışını şekillendiren temel erdemlerden biri olan tevazu, insanın kendi varlığını doğru değerlendirmesi, sahip olduğu imkânların Allah’ın bir lütfu olduğunu idrak etmesi ve bu bilinçle hareket etmesidir. Bu anlayış, yalnızca insanlar arasındaki ilişkileri değil, insanın tabiatla kurduğu ilişkiyi de derinden etkilemektedir.

Tevazu kelimesi, sözlükte “alçak gönüllü olmak”, “kendini olduğundan üstün görmemek” ve “ölçülü davranmak” anlamlarına gelmektedir. Tasavvuf literatüründe ise tevazu, kulun Allah karşısındaki acziyetini bilmesi, nefsini sürekli yüceltme arzusundan uzak durması ve bütün varlıklarla merhamet eksenli bir ilişki kurması şeklinde açıklanmaktadır. Bu sebeple tevazu, insanın hem kendisiyle hem de çevresiyle kurduğu ilişkinin ahlâkî dengesini sağlayan önemli bir fazilettir.

Kur’ân-ı Kerîm’de kibir ve böbürlenme birçok ayette eleştirilirken, tevazu övülen bir mümin vasfı olarak sunulmaktadır. Rahmân sûresinde Allah’ın has kulları anlatılırken onların “yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüdükleri” belirtilmektedir (el-Furkân, 25/63). Lokman sûresinde ise insana, “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen ne yeri yarabilirsin ne de dağlar kadar yükselebilirsin.” (Lokmân, 31/18) buyurularak, insanın yaratılışındaki sınırlılık hatırlatılmaktadır. Bu ayetler, tevazuun yalnızca sosyal bir nezaket kuralı olmadığını; insanın varlık tasavvurunu şekillendiren temel bir ahlâk ilkesi olduğunu göstermektedir.

Tasavvuf geleneğinde tevazu, nefsin terbiyesinin en önemli göstergelerinden biri kabul edilmiştir. Cüneyd-i Bağdâdî, tevazuyu hakikate yakınlaşmanın işareti olarak değerlendirirken; Gazâlî, kibri kalbin en tehlikeli hastalıkları arasında saymış ve tevazuu bu hastalığın ilacı olarak görmüştür (Gazzâlî, 1985, IV) Kuşeyrî ve Hucvîrî de tevazunun, insanı hem Allah’a hem de bütün yaratılmışlara karşı daha merhametli ve daha dikkatli davranmaya yönelttiğini ifade etmişlerdir.

Tevazuun çevre ahlâkı bakımından taşıdığı anlam üzerinde ayrıca durmak gerekir. Kendisini tabiatın mutlak hâkimi olarak gören insan, çoğu zaman doğal çevreyi yalnızca kendi çıkarları doğrultusunda değerlendirme eğilimine girmektedir. Oysa tevazu, insana yeryüzünün gerçek sahibinin Allah olduğunu hatırlatmaktadır. İnsan, bu dünyaya sahip olmak için değil; emanet bilinciyle yaşamak ve imar sorumluluğunu yerine getirmek için gönderilmiştir. Bu idrak, tabiatla kurulan ilişkinin tahakkümden sorumluluğa dönüşmesini sağlamaktadır.

Tevazu aynı zamanda insanın bilgiye ve teknolojiye bakışını da dengelemektedir. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler, insan hayatını kolaylaştıran önemli imkânlar sunmaktadır. Bunun yanında bu imkânların sınırsız güç ve mutlak hâkimiyet duygusuna dönüşmemesi de büyük önem taşımaktadır. Tevazu sahibi insan, bilgiyi ve teknolojiyi emanet bilinciyle kullanır; elde ettiği başarıları tabiatı tahrip etmenin gerekçesi hâline getirmez.

İklim krizinin ortaya koyduğu gerçeklerden biri de insanın tabiat karşısındaki kırılganlığıdır. Kuraklıklar, seller, orman yangınları ve diğer çevresel felaketler, insanın bütün teknolojik imkânlarına rağmen tabiatın dışında ve ondan bağımsız yaşayamayacağını göstermektedir. Bu durum, Kur’ân’ın mîzan anlayışıyla uyumlu biçimde, insanın hem kendi sınırlarını hem de sorumluluklarını yeniden düşünmesini gerekli kılmaktadır.

Tasavvufun tevazu anlayışı, bu yeniden düşünme sürecine güçlü bir ahlâkî katkı sunmaktadır. İnsan, kendisini kâinatın sahibi olarak değil, Allah’ın yarattığı büyük düzenin sorumlu bir parçası olarak gördüğünde; çevreye yaklaşımı da daha dikkatli, daha merhametli ve daha ölçülü hâle gelecektir. Böylece tevazu, mîzanın insan karakterindeki en belirgin yansımalarından biri olarak çevre ahlâkının da vazgeçilmez ilkeleri arasında yerini almaktadır.

Tevazu, insanın kalbini aşırılıklardan arındırırken, hayat tarzını da sadeleştirmektedir. Bu sebeple tasavvuf geleneğinde tevazunun tabiî sonucu, az tüketmek ve ölçülü yaşamak şeklinde ortaya çıkmaktadır. Tasavvufun mîzan anlayışı, insanın dünya nimetleriyle kurduğu ilişkiyi yeniden düzenlemeyi hedeflemektedir. Bu anlayışın günlük hayata yansıyan en belirgin sonuçlarından biri, ölçülü tüketim ilkesidir. Ölçülü tüketim, insanın ihtiyaçlarını meşru yollarla karşılaması, nimetlerden bilinçli biçimde yararlanması ve tüketimi hayatın merkezine yerleştirmemesi anlamına gelmektedir. Böylece tasavvuf, çevre ahlâkının temel meselelerinden biri olan tüketim sorununa güçlü bir ahlâkî perspektif sunmaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın yarattığı nimetlerden faydalanmayı teşvik etmekte; bunun yanında israfı ve aşırılığı yasaklamaktadır (el-A’râf, 7/31). Bu ilke, tüketimin bütünüyle terk edilmesini değil, mîzan üzere gerçekleştirilmesini öngörmektedir. Tasavvuf geleneği de bu Kur’ânî ölçüyü benimsemiş; sade yaşamayı, nimetin kıymetini bilmeyi ve ihtiyaç kadar tüketmeyi ahlâkî olgunluğun göstergeleri arasında değerlendirmiştir.

Mutasavvıflar, insanın kalbini meşgul eden aşırı dünya bağlılığının zamanla hırsı, rekabeti ve israfı beslediğine dikkat çekmişlerdir. Bu sebeple sade hayat anlayışı, yalnızca bireysel bir tercih olarak görülmemiş; nefsin terbiyesi ve kulluk bilincinin güçlenmesi için önemli bir eğitim yöntemi kabul edilmiştir. Gazâlî, dünya nimetlerinden yararlanmanın meşru olduğunu belirtirken, asıl meselenin bu nimetlerin kalpte oluşturduğu bağımlılık olduğunu ifade etmektedir (Gazzâlî, 1985, IV). Erzurumlu İbrahim Hakkı da dünya nimetlerinin geçiciliğini hatırlatarak, insanın ölçülü yaşamasını ve nimetleri şükür bilinciyle değerlendirmesini tavsiye etmektedir (Erzurumlu İbrahim Hakkı, 2011).

Ölçülü tüketim anlayışı, günümüz çevre sorunları bakımından da dikkat çekici sonuçlar doğurmaktadır. Küresel ölçekte enerji, su, gıda ve doğal kaynak tüketiminin sürekli artması; buna karşılık doğal sistemlerin kendini yenileme kapasitesinin giderek zorlanması, tüketim alışkanlıklarının yeniden değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. İklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı ve atık miktarındaki artış, bu ihtiyacın somut göstergeleri arasında yer almaktadır.

Tasavvufun önerdiği ölçülü hayat anlayışı, bu noktada insanı ihtiyaç ile arzu arasındaki farkı yeniden düşünmeye davet etmektedir. Her arzu ihtiyaç değildir; her imkân da sınırsız kullanım hakkı vermez. İnsan, sahip olduğu nimetleri emanet olarak gördüğünde, onları yalnızca kendi çıkarı doğrultusunda değil, diğer insanların ve gelecek nesillerin haklarını da gözeterek kullanma sorumluluğu hisseder. Böylece tüketim, bireysel bir tercih olmanın ötesine geçerek ahlâkî bir sorumluluk alanına dönüşmektedir.

Bu yaklaşım, üretime ve çalışmaya karşı bir tavır da değildir. İslâm düşüncesinde emek, üretim ve helâl kazanç daima teşvik edilmiştir. Tasavvufun üzerinde durduğu husus, üretimin ve tüketimin mîzan içinde gerçekleşmesidir. İnsan çalışırken israfa yönelmemeli, üretirken tabiatın hukukunu gözetmeli ve tüketirken nimetlerin gerçek sahibini unutmamalıdır. Böyle bir denge, hem bireysel huzuru hem de toplumsal ve çevresel sürdürülebilirliği desteklemektedir.

Az tüketmek, aynı zamanda şükür bilincini de güçlendirmektedir. Nimetlerin kıymetini bilen insan, onları kolayca gözden çıkarmaz; tamir etmeyi, yeniden kullanmayı ve paylaşmayı da ahlâkî bir sorumluluk olarak görür. Bu anlayış, günümüzde giderek önem kazanan israfın azaltılması, kaynak verimliliği ve döngüsel ekonomi gibi yaklaşımlarla da ortak bir hedefte buluşmaktadır. Bununla birlikte tasavvuf, bu davranışların temelini ekonomik faydadan önce kulluk bilincine dayandırmaktadır.

Sonuç olarak ölçülü tüketim, tasavvufun mîzan anlayışının günlük hayattaki en somut yansımalarından biridir. İtidal, kanaat ve tevazu ile şekillenen bu hayat tarzı, insanın hem kendi nefsiyle hem de tabiatla daha dengeli bir ilişki kurmasına katkı sağlamaktadır. İklim krizinin çözümüne yönelik teknik ve hukukî tedbirlerin kalıcı başarıya ulaşabilmesi de bu ahlâkî dönüşümün toplumda yaygınlaşmasına bağlıdır.

Tasavvufun çevre ahlâkına sunduğu katkı, yalnızca tüketim alışkanlıklarının düzenlenmesiyle sınırlı değildir. Kâinatın Allah’ın ayetleriyle dolu bir kitap olarak görülmesi, insanın tabiata karşı merhamet ve hürmet duygusunu da güçlendirmektedir. Bu manevi olgunluğun zirvesi ise kâinata rahmet nazarıyla bakmaktır. Tasavvufun mîzan anlayışı, insanın yalnızca kendi nefsiyle kurduğu ilişkiyi değil, bütün varlık âlemiyle kurduğu bağı da yeniden şekillendirmektedir. Bu anlayışın temelinde, kâinatın Allah’ın kudretini, hikmetini ve rahmetini yansıtan büyük bir ayetler bütünü olduğu düşüncesi yer almaktadır. Böyle bir bakış açısı, tabiatı sıradan bir tüketim alanı olmaktan çıkararak ilâhî sanatın tecelli ettiği bir emanet olarak değerlendirmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm, göklerde ve yerde bulunan varlıkların Allah’ı tesbih ettiğini bildirmektedir: “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar onu tesbih ederler. Onu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız.” (el-İsrâ, 17/44). Bu ayet, insanın varlık âlemine bakışını derinden etkileyen bir perspektif sunmaktadır. Kâinat, sessiz ve anlamsız bir madde yığını değildir; her varlık kendi yaratılış gayesine uygun biçimde Allah’ı tesbih eden ilâhî düzenin bir parçasıdır.

Kur’ân’ın bu yaklaşımı, tasavvuf geleneğinde daha derin bir tefekkür ufkuna dönüşmüştür. Mutasavvıflar, tabiatı Allah’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği bir kitap olarak değerlendirmiş; insanı da bu kitabı hikmet nazarıyla okumaya davet etmişlerdir. Gazâlî, varlık üzerinde tefekkürün marifeti artıracağını ifade ederken (Gazzâlî, 1985, IV); Erzurumlu İbrahim Hakkı, kâinata ibret nazarıyla bakmanın insanı hem Rabbini tanımaya hem de yaratılmışlara karşı daha merhametli olmaya yönelteceğini belirtmektedir.

Bu anlayış, çevre ahlâkı açısından önemli sonuçlar doğurmaktadır. İnsan, tabiatı yalnızca ekonomik değeri üzerinden değerlendirdiğinde, onu kolaylıkla tüketilecek bir kaynak olarak görebilmektedir. Buna karşılık kâinata rahmet nazarıyla bakan kişi, her varlığın ilâhî yaratılış düzeni içinde bir yeri ve hikmeti bulunduğunu kabul eder. Böylece çevreyi koruma sorumluluğu, yalnızca insanın geleceğini güvence altına alma düşüncesine dayanmaz; aynı zamanda Allah’ın yarattığı düzene saygının da bir gereği hâline gelir.

Hz. Peygamber’in (s.a.v.) uygulamaları da bu rahmet merkezli bakış açısını desteklemektedir. Hayvanlara merhameti teşvik eden hadisler, ağaç dikmeyi sadaka olarak değerlendiren rivayetler (örneğin bk. Buhârî, el-Câmiʿu’s-sahîh, Hars, 1; Müslim, el-Câmiʿu’s-sahîh, Müsâkât, 12) ve savaş hâlinde bile tabiatın gereksiz yere tahrip edilmesini yasaklayan uygulamalar (Ebû Dâvûd, es-Sünen, Cihâd, 112), İslâm’ın çevreye yaklaşımında rahmet ilkesinin belirleyici olduğunu göstermektedir. Bu örnekler, insanın diğer canlılarla ilişkisini fayda merkezli olmaktan çıkarıp sorumluluk ve merhamet eksenine taşımaktadır.

Tasavvuf geleneğinde rahmet, yalnızca insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen bir ilke değildir. Bütün yaratılmışlara karşı şefkatli davranmak, Allah’ın rahmet sıfatının kulun ahlâkında tecelli etmesinin bir göstergesi kabul edilmiştir. Bu sebeple birçok mutasavvıf, hayvanlara eziyet etmeyi, tabiatı gereksiz yere tahrip etmeyi ve nimeti hor kullanmayı manevî olgunlukla bağdaşmayan davranışlar arasında değerlendirmiştir.

İklim krizinin ortaya çıkardığı çevresel sorunlar, insanın tabiatla kurduğu ilişkinin yeniden düşünülmesini zorunlu kılmaktadır. Bu noktada tasavvufun rahmet nazarı, yalnızca duygusal bir yaklaşım sunmamaktadır. Aksine insanın tüketim alışkanlıklarını, üretim anlayışını ve hayat tarzını mîzan ilkesi doğrultusunda yeniden şekillendiren güçlü bir ahlâkî çerçeve ortaya koymaktadır. Rahmet, merhamet duygusunun ötesinde; adaleti, sorumluluğu ve emaneti de içine alan kapsamlı bir hayat anlayışıdır.

Bu bakımdan tasavvufun kâinata rahmet nazarı, Kur’ân’ın mîzan ilkesinin varlık tasavvurundaki en olgun yansımalarından biridir. İnsan, kâinatı Allah’ın ayetleriyle dolu bir emanet olarak gördüğünde, çevreyi korumak yalnızca hukukî veya toplumsal bir görev olmaktan çıkar; kulluğun, şükrün ve ahlâkın tabiî bir sonucu hâline gelir. Böyle bir bilinç, iklim krizine karşı geliştirilecek politikaların toplumsal karşılık bulmasına da güçlü bir manevî zemin hazırlayacaktır.

Böylece tasavvufun çevre ahlâkına sunduğu katkı daha açık biçimde ortaya çıkmaktadır. İtidal, kanaat, tevazu ve ölçülü tüketim, insanın iç dünyasını mîzan üzere inşa ederken; kâinata rahmet nazarı bu ahlâkî dönüşümü bütün varlık âlemine taşımaktadır. Bu çerçevede tasavvuf, iklim krizine yönelik teknik çözümlerin yerini alan bir yaklaşım sunmamakta; bu çözümlerin kalıcı ve anlamlı olmasını sağlayacak ahlâkî zemini güçlendirmektedir.

V. COP31 VE MÜSLÜMANLARIN SORUMLULUĞU

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında düzenlenen Taraflar Konferansı (COP), iklim değişikliğiyle mücadelede uluslararası iş birliğinin en önemli platformlarından biridir. 2026 yılında COP31’in Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da gerçekleştirilecek olması, iklim krizinin yalnızca teknik ve ekonomik boyutlarının değil, ahlâkî ve kültürel yönlerinin de yeniden değerlendirilmesi için önemli bir imkân sunmaktadır. Zirvenin temel gündeminde iklim uygulamaları, finansman, adil dönüşüm ve sürdürülebilir kalkınma gibi başlıklar yer almaktadır.

Kur’ân’ın mîzan anlayışı dikkate alındığında, iklim krizine yönelik sorumluluk yalnızca devletlere veya uluslararası kuruluşlara ait değildir. Toplumun bütün kurumları, yeryüzünü emanet bilinciyle koruma görevine katkı sunabilecek imkânlara sahiptir. Bu sebeple Müslüman toplumların çevre ahlâkını dinî, eğitimsel ve sosyal hayatın ayrılmaz bir parçası hâline getirmeleri önem taşımaktadır. Zira iklim politikaları çoğu zaman karbon emisyonları, enerji dönüşümü ve finansman mekanizmaları etrafında şekillenmektedir. Bu politikalar büyük önem taşımakla birlikte, davranış değişikliği sağlayacak ahlâkî ilkelerle desteklenmeleri de gerekmektedir. Kur’ân’ın mîzan, emanet ve adalet ilkeleri; kaynakların hakkaniyetli kullanımı, israfın önlenmesi ve gelecek nesillerin haklarının gözetilmesi konusunda güçlü bir değer zemini sunmaktadır. Bu bakımdan Müslüman toplumlar, iklim politikalarını yalnızca çevre mevzuatının bir konusu olarak görmemeli; aynı zamanda kulluk bilincinin ve toplumsal sorumluluğun bir gereği olarak değerlendirmelidir.

Bu politikaların ahlâkî bir temele oturtulması ve geniş kitlelere ulaştırılmasında dinî kurumların işlevi büyüktür. Özellikle camiler, Müslüman toplumların en yaygın eğitim ve irşat kurumları arasında yer almaktadır (Köylü, Tarihsiz). Hutbeler, vaazlar, Kur’an kursları ve çeşitli dinî eğitim faaliyetleri aracılığıyla çevre ahlâkı konusunda geniş kitlelere ulaşmak mümkündür. İsrafın dinî açıdan sakıncaları, suyun bilinçli kullanımı, temiz çevrenin korunması, ağaçlandırma faaliyetleri ve emanet bilinci gibi konuların düzenli biçimde işlenmesi, çevre duyarlılığının toplumda kökleşmesine katkı sağlayacaktır. Böylece mîzan anlayışı teorik bir bilgi olmaktan çıkarak günlük hayatın parçası hâline gelebilecektir.

Camilerde inşa edilen bu teorik ve manevi bilincin toplumsal dayanışmaya dönüştüğü en önemli kurumsal yapı ise vakıflardır. İslâm medeniyetinde vakıf kurumu, sosyal dayanışmanın yanı sıra çevrenin korunmasında da tarih boyunca çok önemli görevler üstlenmiştir. Suyollarının inşası, çeşmeler, ağaçlandırma faaliyetleri, kuş evleri ve hayvanların korunmasına yönelik sayısız vakıf bunun en dikkat çekici örnekleridir (Yediyıldız, 2003). Günümüzde de vakıflar ve sivil toplum kuruluşları; çevre eğitimi, geri dönüşüm, su tasarrufu, biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir şehircilik gibi alanlarda hayati katkılar sunabilir. Böylece tarihî vakıf geleneği, çağdaş çevre sorunlarına yönelik yeni projelerle yeniden canlandırılabilir.

Vakıfların ve sivil toplumun pratik sahada yürüttüğü bu çalışmaların bilimsel bir temele oturtulması ise yükseköğretim kurumlarının görevidir. Üniversiteler, iklim krizine ilişkin bilimsel bilgi üretiminin yanında, ahlâkî bilinç geliştirme sorumluluğunu da taşımaktadır. Çevre mühendisliği, şehir planlama, hukuk, ilahiyat, eğitim bilimleri ve sosyal bilimler gibi farklı disiplinlerin ortak çalışmaları, iklim krizine bütüncül çözümler geliştirilmesini kolaylaştıracaktır. Özellikle ilahiyat fakültelerinde Kur’ân’ın çevre tasavvuru, çevre ahlâkı ve İslâm medeniyetinin tabiat anlayışı üzerine yapılacak araştırmaların artması, dinî literatüre önemli katkılar sağlayacaktır. Disiplinler arası araştırmalar, mîzan ilkesini çağdaş çevre tartışmalarıyla buluşturan yeni çalışmaların önünü açacaktır.

Üniversitelerde üretilen bilimsel ve ahlâkî bilginin günlük hayata yansıdığı en geniş uygulama alanı ise şehirlerdir. Yerel yönetimler; yeşil alanların artırılması, su kaynaklarının korunması, atık yönetimi, enerji verimliliği, toplu ulaşım ve çevre eğitimi gibi birçok konuda doğrudan sorumluluk taşımaktadır. Kur’ân’ın mîzan anlayışı, şehir planlamasında da dengeyi esas alan bir bakış açısını teşvik etmektedir. İnsan ihtiyaçları ile tabiatın korunması arasında kurulacak sağlıklı denge, daha yaşanabilir şehirlerin oluşmasına katkı sağlayacaktır. Bu süreçte belediyeler, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve dinî kurumlar arasında kurulacak iş birlikleri çevre bilincinin yaygınlaşmasını destekleyecektir.

Sonuç olarak COP31, yalnızca uluslararası müzakerelerin yürütüldüğü bir konferans olarak görülmemelidir. Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı bu süreç, Kur’ân’ın mîzan anlayışını çağdaş çevre tartışmalarıyla buluşturmak için önemli bir fırsat sunmaktadır. Müslüman toplumların bu sürece sağlayacağı en değerli katkı; çevreyi korumayı hukukî yükümlülük olmanın ötesinde, emanet, adalet ve kulluk bilinci ekseninde değerlendiren bir ahlâk anlayışını güçlendirmeleridir. Böyle bir yaklaşım, iklim politikalarının toplumsal karşılığını artıracak; teknik çözümler ile ahlâkî dönüşüm arasında daha sağlam bir bağ kurulmasına katkı sağlayacaktır.

VI. YENİ BİR ÇEVRE MEDENİYETİ MÜMKÜN MÜ?

İklim krizinin ortaya çıkardığı çevresel sorunlar, yalnızca teknolojik yenilikler veya hukukî düzenlemelerle çözülebilecek meseleler değildir. Çünkü çevreye yönelik davranışların temelinde bilgi kadar değerler, alışkanlıklar ve ahlâkî tercihler de yer almaktadır. İnsan, tabiata nasıl bakacağını ve onunla nasıl bir ilişki kuracağını büyük ölçüde eğitim yoluyla öğrenmektedir. Bu sebeple çevre ahlâkı, doğuştan sahip olunan bir özellikten ziyade, bireyin hayatı boyunca kazandığı bir erdem olarak değerlendirilmelidir (Tosun, 2001). Kur’ân’ın mîzan anlayışı da bu noktada önemli bir eğitim perspektifi sunmaktadır. Mîzan, yalnızca kâinattaki ilâhî düzeni ifade eden kozmolojik bir kavram değildir; aynı zamanda insanın düşünce dünyasını, davranışlarını ve hayat tarzını şekillendiren ahlâkî bir ilkedir. Bu ilkenin birey tarafından benimsenmesi ise sistemli ve süreklilik arz eden bir eğitim sürecini gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla çevre krizine verilecek en kalıcı cevaplardan biri, mîzan merkezli bir eğitim anlayışının bütün eğitim kademelerinde güçlendirilmesidir.

Kur’ân-ı Kerîm, insanı kâinat üzerinde düşünmeye, yaratılışın hikmetini kavramaya ve tabiatı ibret nazarıyla okumaya davet etmektedir. Göklerin ve yerin yaratılışı, gece ile gündüzün art arda gelişi, yağmurun yeryüzünü diriltmesi, dağların, nehirlerin ve canlıların yaratılışı birçok ayette tefekkür konusu olarak sunulmaktadır (Âl-i İmrân, 3/190-191; el-Bakara, 2/164). Kur’ân’ın bu yöntemi, çevre eğitiminin yalnızca bilgi aktarmaya dayalı bir öğretim faaliyeti olmadığını göstermektedir. Asıl hedef, insanda tedebbür, tefekkür ve ibret bilinci geliştirmektir. Tabiatı dikkatle gözlemleyen, yaratılış düzenindeki mîzanı fark eden ve bu düzenin ilâhî hikmete dayandığını kavrayan birey, çevreye karşı daha güçlü bir sorumluluk duygusu geliştirecektir. Bu sebeple çevre eğitimi, yalnızca ekolojik süreçleri öğreten bir ders niteliğinde kalmamalı; aynı zamanda insanın varlık tasavvurunu inşa eden ahlâkî ve manevî bir eğitim sürecine dönüşmelidir (Köylü, 2020).

Bu anlayışın eğitim sistemine yansıması, okul öncesinden başlayarak yükseköğretime kadar bütün kademeleri kapsayan bütüncül bir yaklaşımı gerekli kılmaktadır (Tosun, 2001). Erken çocukluk döneminde çocuklara tabiat sevgisinin kazandırılması, hayvanlara merhamet, suyun bilinçli kullanımı ve israftan kaçınma gibi temel davranışların uygulamalı etkinliklerle öğretilmesi büyük önem taşımaktadır (Selçuk, 1991). İlkokul ve ortaokul düzeyinde çevre bilinci, fen bilimleri ve sosyal bilgiler derslerinin yanında değerler eğitimiyle de desteklenmelidir. Ortaöğretimde ise çevre sorunlarının bilimsel, ekonomik ve ahlâkî boyutları birlikte ele alınarak öğrencilerin eleştirel düşünme becerileri geliştirilmelidir. Özellikle Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersleri ile imam hatip liselerindeki meslek derslerinde; mîzan, emanet, halifelik, israf, adalet ve rahmet kavramları çevre ahlâkı bağlamında yeniden değerlendirilmelidir. Böylece öğrenciler, çevreyi korumayı yalnızca hukukî bir yükümlülük olarak değil, kulluk bilincinin ayrılmaz bir parçası olarak kavrayabileceklerdir.


Bu hedeflere ulaşılabilmesi için öğretmen yetiştirme sürecinin de aynı anlayış doğrultusunda geliştirilmesi gerekmektedir. Öğretmen, yalnızca bilgi aktaran kişi değildir; aynı zamanda davranışlarıyla örneklik oluşturan bir eğitim rehberidir. Çevre ahlâkını içselleştirmemiş bir eğitimcinin, öğrencilerde kalıcı çevre bilinci oluşturması kolay değildir. Bu sebeple eğitim fakültelerinde çevre etiği, sürdürülebilirlik ve değerler eğitimi konularına daha fazla yer verilmesi; ilahiyat fakültelerinde ise Kur’ân’ın çevre tasavvuru, İslâm çevre ahlâkı ve mîzan kavramı üzerine seçmeli derslerin geliştirilmesi faydalı olacaktır. Bunun yanında öğretmenlere yönelik hizmet içi eğitim programlarında çevre duyarlılığı ile eğitim yöntemlerini birleştiren uygulamalara yer verilmesi de önem taşımaktadır. Okul bahçelerinde gerçekleştirilecek ağaçlandırma çalışmaları, geri dönüşüm projeleri, su tasarrufu uygulamaları ve tabiat gözlem etkinlikleri gibi faaliyetler, öğrencilerin teorik bilgileri günlük hayatla ilişkilendirmelerini sağlayacaktır. Böylece çevre eğitimi, sınıf içinde anlatılan bilgilerle sınırlı kalmayacak; yaşanan ve tecrübe edilen bir öğrenme sürecine dönüşecektir.

Sonuç olarak eğitim, yeni bir çevre medeniyetinin inşasında en stratejik alanlardan biridir. Çünkü medeniyetler önce insan yetiştirir, ardından kurumlarını inşa ederler. Mîzan bilinciyle yetişen nesiller; israfı alışkanlık hâline getirmeyen, tabiatı emanet olarak gören, tüketim yerine sorumluluğu önceleyen ve çevreyi Allah’ın ayetlerinden biri olarak değerlendiren bireyler olacaktır. Böyle bir eğitim anlayışı, iklim krizine karşı geliştirilecek teknik ve hukukî çözümlerin toplumsal karşılık bulmasını da kolaylaştıracaktır. Kur’ân’ın tedebbür ve tefekküre dayalı eğitim yöntemi, çevre ahlâkının bilgi düzeyinden davranış düzeyine taşınması için güçlü bir zemin sunmaktadır. Bu sebeple mîzan merkezli çevre eğitimi, yalnızca gelecek kuşakların daha temiz bir çevrede yaşamasını hedeflememekte; aynı zamanda Allah, insan ve tabiat arasındaki dengeyi yeniden kuracak bir medeniyet tasavvurunun ilk adımını oluşturmaktadır.

İnsanın çevreyle kurduğu ilişkinin temelleri, çoğu zaman okul sıralarından önce aile içinde atılmaktadır. Aile, bireyin yalnızca biyolojik ve psikolojik gelişiminin gerçekleştiği bir kurum değildir; aynı zamanda değerlerin, alışkanlıkların ve ahlâkî ilkelerin kuşaktan kuşağa aktarıldığı ilk eğitim ortamıdır. Çocuk, paylaşmayı, kanaati, sorumluluğu, merhameti ve ölçülü yaşamayı öncelikle aile içinde gözlemleyerek öğrenmektedir. Bu sebeple Kur’ân’ın mîzan anlayışının toplumsal hayata yerleşebilmesi, büyük ölçüde aile kurumunun bu ilkeleri ne ölçüde yaşattığıyla ilişkilidir. Eğitim kurumları bireye bilgi kazandırabilir; ancak hayat tarzını belirleyen birçok davranış, aile ortamında şekillenmektedir. Dolayısıyla çevre ahlâkının kalıcı bir kültüre dönüşebilmesi için aile, mîzan bilincinin ilk mektebi olarak yeniden düşünülmelidir. Kur’ân’ın emanet, israftan kaçınma ve adalet ilkeleri aile hayatında karşılık bulduğunda, bu değerler yalnızca bireysel davranışlara değil, toplumun çevreye bakışına da yön verecektir.

Günümüz tüketim toplumunda çevre sorunlarının önemli sebeplerinden biri, israfın sıradan ve hatta teşvik edilen bir davranış hâline gelmesidir. Bu kültürün ilk izleri çoğu zaman aile içinde ortaya çıkmaktadır. İhtiyaçtan fazla alışveriş yapılması, kullanılabilir durumdaki eşyaların kısa sürede değiştirilmesi, gıda israfının olağan karşılanması ve çocukların sınırsız tüketime özendirilmesi, çevre üzerindeki baskıyı artıran alışkanlıkların ailede kök salmasına yol açmaktadır. Oysa Kur’ân-ı Kerîm, “Yiyiniz, içiniz; fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” buyurarak (el-A’râf, 7/31) tüketimde ölçüyü emretmektedir. Bu ilke, yalnızca ekonomik tasarrufu değil, nimetlere karşı şükür bilincini de içermektedir. Aile içinde israfın yanlışlığına dair oluşturulacak bilinç, çocukların ilerleyen yaşlarda çevreye karşı daha duyarlı bireyler hâline gelmelerine önemli katkı sağlayacaktır. Böylece mîzan ilkesi, teorik bir kavram olmaktan çıkarak gündelik hayatın doğal bir parçasına dönüşecektir.

Çocukta kanaat eğitimi de çevre ahlâkının temel unsurlarından biridir. Kanaat, insanın çalışmaktan veya üretmekten vazgeçmesi anlamına gelmez; sahip olduğu nimetlerin değerini bilmesi, ihtiyaç ile arzu arasındaki dengeyi kurabilmesi ve tüketimi hayatın merkezine yerleştirmemesidir. Bu anlayış, çocuklara yalnızca nasihatlerle kazandırılamaz; aile içinde yaşanan örneklerle pekiştirilmesi gerekir. Anne ve babanın alışveriş tercihleri, harcama alışkanlıkları ve nimetlere yaklaşımı, çocuk üzerinde güçlü bir eğitim etkisi oluşturmaktadır. Bunun yanında aile sofraları da çevre ahlâkının öğretildiği önemli mekânlardan biridir. Sofrada nimetin kıymetini bilmek, ekmeği israf etmemek, ihtiyaç kadar yemek hazırlamak, artan gıdaları değerlendirmek ve suyu bilinçli kullanmak, çevre duyarlılığını somut davranışlara dönüştüren uygulamalardır (Nevevî, 2025). Hz. Peygamber’in (s.a.v.) nimetlere saygıyı ve israftan kaçınmayı teşvik eden uygulamaları, bu konuda aile hayatına rehberlik edecek zengin bir örneklik sunmaktadır.

Aile kurumunun karşı karşıya bulunduğu yeni meydan okumalardan biri de dijital tüketim kültürüdür. Sosyal medya platformları, dijital reklamcılık ve etkileyici pazarlama yöntemleri, özellikle çocuklar ve gençler üzerinde sürekli daha fazlasını istemeye dayalı bir tüketim psikolojisi oluşturmaktadır. Mutluluğun sahip olunan eşyalarla ölçüldüğü, ihtiyaçların arzularla karıştırıldığı bu kültür, mîzan anlayışıyla bağdaşmamaktadır. Bu sebeple aileler, çocuklarına yalnızca maddî tüketim konusunda değil, dijital tüketim konusunda da bilinç kazandırmalıdır. Reklamların yönlendirmelerini sorgulayabilen, ihtiyaçlarını gerçekçi biçimde değerlendirebilen ve dijital dünyanın tüketim baskısına karşı ölçülü davranabilen bireyler yetiştirmek, çağımızın önemli eğitim sorumluluklarından biri hâline gelmiştir. Böyle bir bilinç, çevre ahlâkının yeni şartlar altında da yaşatılmasına katkı sağlayacaktır.

Bütün bu süreçlerin merkezinde ise ebeveyn örnekliği bulunmaktadır. Çocuklar çoğu zaman anne ve babalarının söylediklerinden çok yaptıklarını benimsemektedir. Evde gereksiz ışıkların kapatılması, suyun dikkatli kullanılması, geri dönüşüm alışkanlığının kazanılması, ihtiyaç fazlası tüketimden kaçınılması, eşyaların tamir edilerek yeniden değerlendirilmesi ve tabiata karşı saygılı bir hayat tarzının benimsenmesi, çevre ahlâkının en etkili eğitim yöntemleridir. Aile içinde yaşanan bu küçük gibi görünen davranışlar, zamanla güçlü bir karakter eğitimine dönüşmektedir. Mîzan bilinciyle yetişen çocuklar, çevreyi yalnızca korunması gereken doğal bir kaynak olarak değil, Allah’ın insana emanet ettiği bir düzen olarak göreceklerdir. Böylece aile, çevre ahlâkının ilk öğretildiği kurum olmanın ötesinde, Kur’ân’ın mîzan ilkesini nesilden nesile aktaran bir medeniyet ocağı hâline gelecektir.

İklim krizinin giderek karmaşık hâle gelen yapısı, tek bir bilim dalının çözebileceği sınırları çoktan aşmıştır. Atmosfer bilimlerinden çevre mühendisliğine, ekonomiden hukuka, sosyolojiden ilahiyata kadar birçok disiplin, bu küresel problemin farklı yönlerini incelemektedir. Bununla birlikte, bilgi alanlarının birbirinden kopuk biçimde çalışması, çevre sorunlarının bütüncül olarak anlaşılmasını güçleştirmektedir. Üniversiteler, tam da bu noktada farklı disiplinleri ortak bir zeminde buluşturabilecek en önemli kurumlardır. Kur’ân’ın mîzan anlayışı da kâinatı parçalanmış bir yapı olarak değil, birbirini tamamlayan dengeli bir bütün olarak değerlendirmektedir. Bu bakış açısı, akademik çalışmalarda disiplinlerarası iş birliğinin yalnızca yöntemsel bir tercih olmadığını; hakikatin farklı yönlerini birlikte değerlendirme çabası olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla yeni bir çevre medeniyetinin inşasında üniversitelerin görevi yalnızca bilgi üretmekle sınırlı değildir. Aynı zamanda farklı bilgi alanlarını ortak bir hikmet perspektifinde buluşturacak ilmî iklimi oluşturmaktır.

Bu çerçevede özellikle ilahiyat ile çevre mühendisliği, şehir ve bölge planlama, biyoloji, ziraat, orman mühendisliği ve hukuk gibi alanlar arasında geliştirilecek ortak çalışmalar büyük önem taşımaktadır. İlahiyat, Kur’ân’ın mîzan, emanet, halifelik, adalet ve israf kavramlarını ortaya koyarken; çevre bilimleri bu ilkelerin günümüz çevre sorunları karşısındaki somut karşılıklarını bilimsel verilerle açıklamaktadır. Böyle bir iş birliği, dinî değerler ile bilimsel bilginin birbirini tamamlayan iki farklı bilgi alanı olduğunu göstermesi bakımından da önemlidir. Örneğin su kaynaklarının korunmasına ilişkin bir araştırma, yalnızca hidrolojik verilerle sınırlı kalmamalı; suyun Kur’ân’daki hayat kaynağı oluşu, israf yasağı ve emanet anlayışıyla birlikte ele alınabilmelidir. Aynı şekilde şehir planlaması üzerine yapılacak çalışmalar, teknik kriterlerin yanında insanın tabiatla kurduğu ilişkinin ahlâkî boyutunu da dikkate almalıdır. Böylece üniversiteler, bilimin ortaya koyduğu veriler ile hikmetin kazandırdığı anlam arasında güçlü bir köprü kurabileceklerdir.

Üniversitelerin bu dönüşümde üstleneceği önemli görevlerden biri de sürdürülebilir kampüs anlayışını geliştirmeleridir. Eğitim kurumları, çevre bilincini yalnızca ders içeriklerinde anlatan yapılar olmamalı; aynı zamanda bu bilinci kendi kurumsal hayatlarında görünür hâle getirmelidir. Enerji verimliliği uygulamaları, yağmur suyu hasadı, atık ayrıştırma sistemleri, geri dönüşüm merkezleri, sıfır atık projeleri, yeşil kampüs uygulamaları ve biyolojik çeşitliliğini destekleyen peyzaj düzenlemeleri, üniversitelerin çevre ahlâkını yaşayan kurumlar hâline gelmesine katkı sağlayacaktır. Öğrenciler, çevreyi korumanın yalnızca teorik bir konu olmadığını; her gün içinde yaşadıkları kampüste tecrübe ettiklerinde bu bilinç daha kalıcı hâle gelecektir. Bu yaklaşım, Kur’ân’ın bilgi ile amel arasındaki bütünlüğünü de yansıtmaktadır. Bilginin davranışa dönüşmediği bir eğitim anlayışı, çevre ahlâkının toplumsal karşılığını oluşturmakta yetersiz kalacaktır.

Üniversiteler bünyesinde kurulacak araştırma merkezleri de çevre çalışmalarının kurumsallaşması bakımından önemli bir işlev üstlenebilir. İklim değişikliği, çevre ahlâkı, sürdürülebilir kalkınma ve din-çevre ilişkisi gibi alanlarda faaliyet gösterecek araştırma merkezleri; ulusal ve uluslararası projeler geliştirebilir, kamu kurumları ve sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliği yapabilir ve bilimsel politika önerileri hazırlayabilir. Bunun yanında lisansüstü tez çalışmalarının da bu alanlara yönlendirilmesi önem taşımaktadır. Özellikle ilahiyat fakültelerinde Kur’ân’da çevre tasavvuru, hadislerde çevre ahlâkı, İslâm medeniyetinde tabiat anlayışı, vakıf geleneğinin çevreye katkıları ve tasavvuf düşüncesinde mîzan kavramı üzerine hazırlanacak yüksek lisans ve doktora tezleri, Türk akademi literatürüne önemli katkılar sağlayacaktır. Aynı şekilde çevre mühendisliği ve sosyal bilimler alanlarında yapılacak disiplinlerarası tezler, çevre sorunlarının hem teknik hem de ahlâkî boyutlarını birlikte değerlendiren yeni bir araştırma geleneğinin oluşmasına katkıda bulunacaktır.

Bu sürecin en önemli aktörleri ise genç araştırmacılardır. Bilimsel merak ile toplumsal sorumluluğu bir araya getiren genç akademisyenler, iklim krizine yönelik yeni bakış açıları geliştirebilecek potansiyele sahiptir. Onların yalnızca bilimsel yöntem konusunda değil, aynı zamanda araştırma etiği, çevre ahlâkı ve medeniyet perspektifi konusunda da desteklenmeleri gerekmektedir. Lisans döneminden itibaren araştırma projelerine katılan, bilimsel toplantılarda görev alan ve farklı disiplinlerden araştırmacılarla birlikte çalışma tecrübesi kazanan gençler, geleceğin akademik kadrolarını oluşturacaktır. Böyle bir akademik iklimde yetişen araştırmacılar için çevreyi korumak yalnızca bir uzmanlık alanı değil, aynı zamanda ilmî ve ahlâkî bir sorumluluk olacaktır. Sonuç olarak üniversiteler, bilginin üretildiği kurumlar olmanın yanında, Kur’ân’ın mîzan anlayışını çağdaş bilimsel çalışmalarla buluşturan hikmet merkezleri hâline geldiklerinde yeni bir çevre medeniyetinin inşasında öncü bir rol üstlenebileceklerdir.

Medeniyetler, yalnızca fikirleriyle değil, inşa ettikleri şehirlerle de tanınmaktadır. Şehir, insanın tabiatla, diğer insanlarla ve yaşadığı mekânla kurduğu ilişkinin en görünür ifadesidir (Cansever, 2010). Bu sebeple şehir planlaması, teknik bir imar faaliyetinin ötesinde, bir medeniyet tasavvurunun somutlaşmış hâli olarak değerlendirilebilir (Ortaylı, 2007). Kur’ân’ın ortaya koyduğu mîzan ilkesi de insanın yalnızca bireysel hayatını düzenleyen ahlâkî bir ölçü olmayıp yaşadığı çevrenin şekillenmesine yön veren temel bir prensiptir. Şehirler, bu ilkenin gözetildiği ölçüde insanın huzuruna, tabiatın korunmasına ve toplumsal adaletin güçlenmesine katkı sağlayacaktır. Buna karşılık plansız büyüme, doğal kaynakların bilinçsiz kullanımı, yeşil alanların giderek azalması ve betonlaşmanın şehir hayatına hâkim olması, mîzanın mekânsal düzlemde bozulmasının en belirgin göstergeleri arasında yer almaktadır. Günümüzde iklim krizinin etkileri en yoğun biçimde şehirlerde hissedilmekte; hava kirliliği, su kıtlığı, sıcaklık artışları ve ekolojik dengenin bozulması, şehirlerin yeniden düşünülmesini zorunlu kılmaktadır. Bu sebeple yeni bir çevre medeniyetinin inşası, mîzan anlayışının şehir planlamasına ve kent kültürüne yeniden hâkim kılınmasını gerekli kılmaktadır.

Kur’ân’ın çevre tasavvuru, insan ile tabiat arasında çatışmayı değil, uyumu esas almaktadır. Bu anlayışın şehir hayatındaki karşılığı, bugün “yeşil şehir” olarak ifade edilen yaklaşımla önemli ölçüde örtüşmektedir. Yeşil alanların korunması, şehir içi ormanların artırılması, doğal yaşam koridorlarının oluşturulması ve biyolojik çeşitliliğin desteklenmesi, yalnızca estetik tercihlerin sonucu değildir. Aynı zamanda şehirde yaşayan insanların fiziksel ve ruhsal sağlığını koruyan temel unsurlardır. Kur’ân’ın suyu hayatın kaynağı olarak nitelemesi (el-Enbiyâ, 21/30), şehir planlamasında su kaynaklarının korunmasına ayrı bir önem verilmesini gerekli kılmaktadır. İçme suyu havzalarının muhafazası, yağmur suyunun verimli kullanılması, dere yataklarının doğal yapısının korunması ve su israfını önleyen altyapı yatırımları, mîzan anlayışının şehir ölçeğindeki somut uygulamaları arasında değerlendirilebilir. Aynı şekilde çevre dostu ulaşım sistemlerinin geliştirilmesi, toplu taşımanın teşvik edilmesi, bisiklet yolları ve yaya odaklı şehir planlaması da enerji tüketimini azaltarak çevresel dengenin korunmasına katkı sağlamaktadır. Böylece şehir, insanın tabiat üzerindeki baskısını artıran bir mekân olmaktan çıkarak, insan ile çevrenin birlikte yaşayabildiği dengeli bir hayat alanına dönüşebilecektir.

Şehirlerin mîzan anlayışı doğrultusunda şekillenmesinde mimarinin de belirleyici bir rolü bulunmaktadır. Geleneksel İslâm şehirlerinde yapılaşma, tabiatı bütünüyle dönüştürmeye çalışan bir anlayış yerine, bulunduğu coğrafyanın iklim şartlarına ve doğal yapısına uyum sağlayan bir karakter taşımaktadır (Cansever, 1997). Avlulu evler, geniş saçaklar, gölgelik alanlar, mahalle çeşmeleri ve yeşil dokuyu koruyan yerleşim anlayışı, insan ile tabiat arasındaki dengeyi gözeten bir mimari kültürün ürünüdür. Bunun yanında vakıf medeniyeti de şehirlerin çevresel kimliğinin oluşmasında önemli katkılar sunmuştur. Çeşmeler, sebiller, su kemerleri, köprüler, korular, mesire alanları, kuş evleri ve hayvanların beslenmesine yönelik vakıf uygulamaları, çevrenin korunmasını toplumsal sorumluluğun ayrılmaz bir parçası hâline getirmiştir. Osmanlı şehir tecrübesi incelendiğinde, vakıf kurumlarının yalnızca sosyal yardımlaşmayı değil, şehir ekolojisinin korunmasını da desteklediği görülmektedir. Bu tarihî miras, günümüz şehircilik anlayışına ilham verebilecek zengin bir birikim sunmaktadır. Geçmişin uygulamalarını aynen tekrar etmek mümkün olmasa da, onların dayandığı emanet, adalet ve mîzan ilkeleri çağdaş şehir planlamasına yön verebilecek evrensel değerler taşımaktadır.

Bugünün şehirlerinde bu anlayışın hayata geçirilmesinde en önemli kurumlardan biri yerel yönetimlerdir. Belediyeler, şehirlerin çevresel geleceğini doğrudan etkileyen kararların uygulayıcısı konumundadır. Yeşil alanların artırılması, atık yönetimi, enerji verimliliği, temiz ulaşım sistemleri, su kaynaklarının korunması ve iklim değişikliğine uyum projeleri gibi birçok uygulama, belediyelerin sorumluluk alanında yer almaktadır. Bunun yanında çevre bilincinin toplumda yaygınlaştırılması amacıyla gerçekleştirilecek eğitim faaliyetleri, fidan dikim kampanyaları, geri dönüşüm projeleri ve mahalle ölçeğinde yürütülecek gönüllülük çalışmaları da şehir kültürünün dönüşmesine katkı sağlayacaktır. Yerel yönetimlerin üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, vakıflar ve dinî kurumlarla geliştirecekleri iş birlikleri, çevre politikalarının daha geniş toplumsal karşılık bulmasına imkân verecektir. Böyle bir yönetim anlayışı, çevreyi yalnızca korunması gereken doğal bir varlık olarak değil, gelecek nesillere aktarılması gereken ortak bir emanet olarak değerlendirecektir. Bu bakış açısı, şehir yönetimini teknik hizmetlerin ötesine taşıyarak ahlâkî sorumluluk bilinciyle bütünleştirecektir.


Sonuç olarak şehir, mîzan ilkesinin en görünür şekilde hayata geçirilebileceği sosyal mekândır. İnsanların günlük hayatı, üretim ve tüketim alışkanlıkları, ulaşım tercihleri, mimari anlayışları ve kamusal alanları kullanma biçimleri, çevreyle kurulan ilişkinin niteliğini doğrudan belirlemektedir. Kur’ân’ın denge, adalet ve emanet esasına dayanan dünya tasavvuru, şehirlerin de aynı ilkeler doğrultusunda yeniden düşünülmesini gerekli kılmaktadır. Yeşil alanlarıyla nefes alan, suyunu koruyan, enerjisini bilinçli kullanan, tarihî ve doğal mirasına sahip çıkan, insanı tabiatın efendisi olarak değil sorumluluk sahibi bir emanetçi olarak gören şehirler, yeni çevre medeniyetinin temelini oluşturacaktır. Böyle şehirler yalnızca daha yaşanabilir yerleşim alanları meydana getirmeyecek; aynı zamanda Kur’ân’ın mîzan anlayışını mekâna taşıyan ve medeniyet tasavvurunu görünür kılan örnekler hâline gelecektir. Bu sebeple şehirlerin geleceği üzerine yürütülen her tartışma, gerçekte insanın mîzanla kurduğu ilişkinin geleceği üzerine yapılan bir değerlendirme olarak okunmalıdır.

İslâm medeniyetinin en özgün kurumlarından biri olan vakıf, yalnızca sosyal yardımlaşmayı sağlayan bir yapı olarak değerlendirilmemelidir. Vakıf, aynı zamanda toplumun tabiatla kurduğu ilişkinin ahlâkî ve hukukî çerçevesini şekillendiren önemli bir medeniyet kurumudur. Kur’ân’ın emanet, infak ve iyilikte yardımlaşma ilkeleri doğrultusunda gelişen vakıf anlayışı, insanın sahip olduğu imkânları yalnızca kendi nesli için değil, gelecek kuşaklar adına da koruma sorumluluğunu üstlenmiştir. Bu yönüyle vakıf, sürdürülebilirlik düşüncesinin tarihî örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir. Günümüzde çevre koruma faaliyetleri çoğu zaman kamu kurumları veya uluslararası kuruluşlar aracılığıyla yürütülmektedir. Buna karşılık İslâm medeniyetinde çevrenin korunması, toplumun doğrudan katılımını sağlayan vakıf sistemiyle desteklenmiştir. Böylece tabiatın korunması yalnızca idarî bir görev olmaktan çıkmış; dinî sorumluluk, toplumsal dayanışma ve sürekli hayır anlayışıyla bütünleşmiştir. Kur’ân’ın mîzan ilkesi doğrultusunda şekillenen bu yaklaşım, insan ile tabiat arasındaki ilişkinin hukukî olduğu kadar ahlâkî bir sorumluluk taşıdığını da göstermektedir.

Osmanlı vakıf sistemi, çevreye yönelik hizmetlerin kurumsallaşması bakımından dikkat çekici bir tecrübe ortaya koymuştur. Şehirlerin su ihtiyacını karşılayan çeşmeler, sebiller, su kemerleri ve bentler büyük ölçüde vakıflar aracılığıyla inşa edilmiş, bakım ve onarımları yine vakıf gelirleriyle sürdürülmüştür. Su, Kur’ân’da hayatın kaynağı olarak tanımlandığı için (el-Enbiyâ, 21/30), ona ulaşmayı kolaylaştırmak yalnızca toplumsal bir hizmet değil, aynı zamanda dinî bir hayır olarak görülmüştür. Bu anlayış doğrultusunda kurulan su vakıfları, kaynakların korunmasını, su yollarının temiz tutulmasını ve toplumun suya adil biçimde erişmesini amaçlamıştır. Vakfiyelerde yer alan hükümler incelendiğinde, yalnızca yapıların inşasına değil, bunların uzun yıllar işlevlerini sürdürebilmesine de büyük önem verildiği görülmektedir. Bu yaklaşım, kısa vadeli çözümler yerine kalıcı ve sürdürülebilir hizmet anlayışını esas alması bakımından günümüz çevre politikalarına da önemli bir perspektif sunmaktadır. Su kaynaklarının giderek azaldığı ve iklim değişikliğinin kuraklık riskini artırdığı günümüzde, vakıf medeniyetinin bu birikimi yeniden değerlendirilmeye değer bir miras niteliğindedir.

Osmanlı vakıf geleneğinin dikkat çeken yönlerinden biri de insan dışındaki canlılara yönelik geliştirdiği uygulamalardır. Kuşların barınabilmesi için camilere, medreselere ve hanlara inşa edilen kuş evleri; göç mevsimlerinde kuşların beslenmesini destekleyen vakıflar; yaralı leyleklerin tedavisine yönelik faaliyetler ve kış aylarında yabani hayvanlar için yiyecek bırakılmasını teşvik eden hayır uygulamaları, çevre ahlâkının yalnızca insan merkezli olmadığını göstermektedir. Bunun yanında sahipsiz hayvanların beslenmesine, yük hayvanlarının dinlendirilmesine ve bakımlarının yapılmasına yönelik vakıflar da tarihî kaynaklarda yer almaktadır. Bu uygulamalar, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hayvanlara merhameti teşvik eden sünnetinin toplumsal hayata yansıması olarak değerlendirilebilir. Böylece vakıf kurumu, rahmet ilkesini yalnızca insanlar arasındaki ilişkilere değil, bütün canlıları kuşatan bir sorumluluk anlayışına dönüştürmüştür. Çevrenin korunmasını yalnızca ekonomik fayda üzerinden değerlendiren yaklaşımlardan farklı olarak bu gelenek, her canlının Allah’ın yaratması olması sebebiyle korunmaya değer olduğunu vurgulamaktadır.

Vakıf medeniyetinin çevreye yönelik katkıları yalnızca tarihî örneklerden ibaret değildir. Günümüzde iklim değişikliği, biyolojik çeşitliliğin azalması, su kaynaklarının kirlenmesi ve şehirlerin doğal dokusunun bozulması gibi sorunlar karşısında vakıf geleneğinin yeniden yorumlanması önemli imkânlar sunmaktadır. Çevre odaklı vakıflar aracılığıyla ağaçlandırma çalışmaları, su havzalarının korunması, doğal hayatın desteklenmesi, çevre eğitimi, geri dönüşüm projeleri ve sürdürülebilir tarım uygulamaları geliştirilebilir. Bunun yanında tarihî vakıf eserlerinin çevre duyarlılığı açısından incelenmesi, bu alandaki kültürel hafızanın yeni nesillere aktarılmasına katkı sağlayacaktır. Vakıfların üniversiteler, belediyeler, sivil toplum kuruluşları ve dinî kurumlarla ortak projeler yürütmesi de çevre bilincinin toplumun farklı kesimlerine ulaşmasını kolaylaştıracaktır. Böylece vakıf anlayışı, geçmişte olduğu gibi bugün de kamu yararını gözeten, gönüllülüğü esas alan ve çevreyi ortak emanet kabul eden bir toplumsal dayanışma modeli olarak yeniden işlev kazanabilecektir.

Sonuç olarak vakıf kurumu, İslâm medeniyetinin çevre hafızasını taşıyan en güçlü yapılardan biridir. Osmanlı tecrübesinde su vakıflarından kuş evlerine, hayvanların korunmasına yönelik hizmetlerden yeşil alanların yaşatılmasına kadar uzanan geniş uygulama alanı, çevre ahlâkının tarih boyunca kurumsal bir nitelik kazandığını göstermektedir. Bu tarihî mirasın günümüze aktarılması, geçmişi romantize etmek amacı taşımamaktadır. Asıl hedef, vakıf geleneğinin dayandığı emanet, rahmet, infak ve mîzan ilkelerini çağdaş çevre sorunlarına çözüm üretebilecek dinamik bir anlayış hâline getirmektir. Böylece vakıf, yalnızca tarih kitaplarında anlatılan bir kurum olarak kalmayacak; çevrenin korunmasını toplumsal sorumluluk hâline getiren canlı bir medeniyet modeli olarak yeniden anlam kazanacaktır. Kur’ân’ın mîzan ilkesiyle beslenen bu yaklaşım, yeni bir çevre medeniyetinin inşasında geçmişten geleceğe uzanan güçlü bir köprü oluşturma potansiyeline sahiptir.

İslâm medeniyetinde cami, yalnızca namaz kılınan bir ibadet mekânı olarak görülmemiş; eğitim, irşat, dayanışma ve toplumsal hayatın şekillendiği çok yönlü bir kurum olarak kabul edilmiştir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Medine’de inşa ettiği Mescid-i Nebevî, ibadetin yanında istişarenin, eğitimin, sosyal yardımlaşmanın ve kamu hizmetlerinin yürütüldüğü bir merkez niteliği taşımaktaydı. Bu tarihî tecrübe, camilerin toplumun ortak meselelerine çözüm üreten kurumlar olduğunu göstermektedir. Günümüzde iklim değişikliği ve çevre sorunları da toplumun ortak meseleleri arasında yer almaktadır. Bu sebeple camilerin çevre ahlâkının güçlendirilmesinde etkin rol üstlenmesi, İslâm’ın hayatı kuşatan yaklaşımıyla uyumlu bir sorumluluk olarak değerlendirilebilir. Kur’ân’ın mîzan, emanet, israftan kaçınma ve fesadı önleme ilkeleri, camiler aracılığıyla geniş toplum kesimlerine ulaştırıldığında çevre bilinci yalnızca teorik bir bilgi olmaktan çıkarak dinî ve ahlâkî bir sorumluluk hâline gelecektir. Böylece cami, ibadet hayatı ile çevre sorumluluğunu aynı değerler bütününde buluşturan toplumsal bir merkez işlevi görebilecektir (Ocak, 1999).

Bu süreçte hutbeler ve vaazlar önemli bir eğitim imkânı sunmaktadır. Cuma hutbeleri, haftalık vaazlar ve çeşitli dinî sohbetler milyonlarca insana aynı anda ulaşabilen güçlü iletişim kanallarıdır. Kur’ân’ın israf yasağı (el-A’râf, 7/31), yeryüzünde fesadı yasaklayan hükümleri (er-Rûm, 30/41; el-Bakara, 2/205) ve insanın yeryüzündeki emanet sorumluluğunu hatırlatan ayetleri, çevre ahlâkı bağlamında düzenli biçimde ele alınabilir. Aynı şekilde Hz. Peygamber’in (s.a.v.) suyun israf edilmemesi, ağaç dikmenin teşvik edilmesi, hayvanlara merhamet gösterilmesi ve çevrenin temiz tutulmasına ilişkin hadisleri, din hizmetlerinin önemli konuları arasında yer alabilir. Böylece çevreyi koruma bilinci, yalnızca hukukî veya idarî bir yükümlülük olarak değil, ibadet şuuru ile bağlantılı bir kulluk görevi olarak toplumun hafızasında yer edinecektir. Dinî hitabetin gücü, çevre konusunda toplumsal farkındalık oluşturabilecek en etkili araçlardan biri olma özelliğini korumaktadır.

Türkiye’de din hizmetlerinin yürütülmesinden sorumlu olan Diyanet İşleri Başkanlığı, bu alanda önemli bir rehberlik görevi üstlenebilecek kurumlardan biridir. Son yıllarda çevre, israf ve sürdürülebilirlik konularında hazırlanan hutbeler ve çeşitli bilinçlendirme faaliyetleri, bu alandaki duyarlılığın giderek arttığını göstermektedir. Bunun daha sistematik bir yapıya kavuşturulması ise çevre ahlâkının toplumda kökleşmesine katkı sağlayacaktır. Özellikle “Çevre Haftası”, “Dünya Su Günü”, “Dünya Çevre Günü” ve benzeri farkındalık dönemlerinde camilerde düzenlenecek seminerler, konferanslar, gençlik buluşmaları ve aile eğitim programları, dinî değerlerle çevre bilincini aynı zeminde buluşturabilir. Müftülükler, Kur’an kursları ve din görevlileri aracılığıyla yürütülecek çevre odaklı eğitim faaliyetleri, her yaş grubuna ulaşabilecek yaygın bir eğitim ağı oluşturacaktır. Böylece çevre ahlâkı, belirli gün ve haftalarla sınırlı kalan geçici bir gündem olmaktan çıkarak din hizmetlerinin sürekli işlenen konularından biri hâline gelebilecektir.

Çevre bilincinin cami hayatına yansımasının bir diğer boyutu ise “yeşil cami” anlayışıdır. İbadet mekânlarının kendi işleyişinde mîzan ilkesini gözetmesi, verilen mesajların inandırıcılığını da güçlendirecektir. Enerji tasarrufunu sağlayan aydınlatma sistemleri, güneş enerjisinden yararlanılması, su tasarrufu sağlayan abdest musluklarının kullanılması, yağmur suyunun değerlendirilmesi, geri dönüşüm uygulamalarının yaygınlaştırılması ve cami bahçelerinin yeşil alan olarak korunması, bu anlayışın somut örnekleri arasında yer alabilir. Aynı şekilde cami bahçelerinde ağaçlandırma çalışmaları yapılması, kuşlar ve diğer canlılar için uygun yaşam alanlarının oluşturulması da rahmet merkezli çevre anlayışını görünür kılacaktır. Böyle uygulamalar, camilerin yalnızca çevreyi korumayı tavsiye eden kurumlar olmasının ötesine geçerek bu konuda örnek oluşturan mekânlar hâline gelmesini sağlayacaktır. Kur’ân’ın mîzan anlayışı, böylece sözden davranışa taşınmış olacaktır.

Bu dönüşümün kalıcı hâle gelmesi ise güçlü bir cemaat bilincini gerekli kılmaktadır. Cami cemaati, ortak değerler etrafında buluşan ve birlikte hareket etme kültürünü canlı tutan önemli bir toplumsal güçtür. Çevre temizliği kampanyaları, fidan dikim etkinlikleri, su tasarrufu projeleri, geri dönüşüm faaliyetleri ve ihtiyaç sahiplerine yönelik paylaşım organizasyonları, cemaatin çevre sorumluluğunu ortak bir bilinç hâline getirmesine katkı sağlayacaktır. Özellikle çocukların ve gençlerin bu faaliyetlere aktif biçimde katılması, çevre ahlâkının nesiller arasında aktarılmasını kolaylaştıracaktır. Sonuç olarak cami, yalnızca ibadet edilen bir mekân değil; Kur’ân’ın mîzan ilkesini toplumsal hayata taşıyan, emanet bilincini güçlendiren ve çevreyi korumayı dinî sorumluluğun ayrılmaz bir parçası olarak benimseten bir eğitim ve dayanışma merkezi olmalıdır. Böyle bir anlayış, çevre sorunlarının çözümüne yönelik teknik ve hukukî adımları destekleyen güçlü bir ahlâkî zemin oluşturacak; yeni bir çevre medeniyetinin inşasında camilerin tarih boyunca üstlendikleri öncü rolü günümüz şartlarında yeniden görünür hâle getirecektir.

İklim krizinin en ağır sonuçlarıyla karşılaşacak kuşak, bugünün gençleridir. Küresel sıcaklık artışı, su kaynaklarının azalması, biyolojik çeşitliliğin kaybı ve aşırı hava olaylarının yaygınlaşması, önümüzdeki on yıllarda en çok genç nesillerin hayatını etkileyecektir. Bu sebeple çevre meselesi, gençler açısından yalnızca teorik bir tartışma konusu değil, doğrudan geleceklerini ilgilendiren bir varoluş meselesidir. Son yıllarda özellikle Z kuşağının çevre sorunlarına yönelik duyarlılığının arttığı, iklim değişikliği konusunda daha fazla söz söylemek istediği ve çözüm arayışlarına aktif biçimde katıldığı görülmektedir. Bununla birlikte bu ilginin, zaman zaman yalnızca tepki odaklı veya duygusal yaklaşımlarla sınırlı kaldığı da dikkat çekmektedir. Oysa Kur’ân’ın ortaya koyduğu mîzan anlayışı, çevreye yönelik sorumluluğu geçici bir gündem olarak değil, insanın yaratılış gayesiyle bağlantılı sürekli bir kulluk görevi olarak değerlendirmektedir. Bu sebeple yeni bir çevre medeniyetinin inşası, çevreye duyarlı gençler yetiştirmenin ötesinde; mîzan, emanet ve sorumluluk bilincini içselleştirmiş bir neslin yetişmesini gerekli kılmaktadır.

Günümüzde gençler arasında giderek daha fazla konuşulan kavramlardan biri de “iklim kaygısı”dır. Bilimsel araştırmalar, özellikle genç kuşaklarda çevresel belirsizliklerin geleceğe ilişkin endişeleri artırdığını ortaya koymaktadır. Bu kaygının tamamen göz ardı edilmesi de yalnızca karamsarlık üreten bir söyleme dönüşmesi de sağlıklı değildir. İslâm düşüncesi, insanı ümitsizliğe sürükleyen yaklaşımları teşvik etmez; aynı zamanda sorumluluktan uzaklaştıran bir iyimserliği de benimsemez. Kur’ân’ın mîzan anlayışı, umut ile sorumluluk arasında dengeli bir yaklaşım geliştirmektedir (Düzgün, 2010). İnsan, yeryüzünü imar etmekle görevli bir halife olarak üzerine düşeni yapmakla yükümlüdür; sonuç ise Allah’ın takdiri içindedir. Bu bakış açısı, gençlerin çevre sorunları karşısında edilgen bir bekleyiş yerine bilinçli ve sorumluluk sahibi bir tutum geliştirmelerine katkı sağlayacaktır. Böylece iklim kaygısı, insanı tüketen bir endişe olmaktan çıkarak çevre için faydalı çalışmalar üretmeye yönelten yapıcı bir motivasyona dönüşebilecektir.

Bu sorumluluğun hayata geçirilmesinde gönüllülük faaliyetleri önemli bir eğitim alanı oluşturmaktadır. Ağaçlandırma çalışmaları, çevre temizliği kampanyaları, geri dönüşüm projeleri, doğal hayatı koruma faaliyetleri ve afet sonrası çevre rehabilitasyonu gibi çalışmalar, gençlerin çevre ahlâkını uygulamalı olarak öğrenmelerine imkân vermektedir. Üniversite öğrenci toplulukları, vakıflar, dernekler, belediyeler ve çeşitli kamu kurumları tarafından yürütülen çevre projeleri, gençlerin sosyal sorumluluk bilincini güçlendirecek önemli fırsatlar sunmaktadır. Bunun yanında dijital dünyanın sunduğu iletişim imkânları da çevre konusunda bilinç oluşturma bakımından etkili araçlar hâline gelmiştir. Sosyal medya platformları aracılığıyla yürütülen bilinçlendirme kampanyaları, çevre eğitimine yönelik dijital içerikler ve gönüllülük ağları, doğru kullanıldığında geniş kitlelere ulaşabilmektedir. Bununla birlikte dijital aktivizmin yalnızca paylaşım yapmakla sınırlı kalmaması, somut çevre faaliyetleriyle desteklenmesi önem taşımaktadır. Gerçek hayatta karşılığı bulunmayan dijital duyarlılık, çevre sorunlarının çözümüne beklenen katkıyı sağlayamayacaktır. Kur’ân’ın amel merkezli yaklaşımı da bilginin ve niyetin davranışla tamamlanmasını gerekli görmektedir.

İslâm’ın çevre tasavvurunda gençlerin sorumluluğu yalnızca bireysel duyarlılıkla sınırlı değildir. Kur’ân’ın emanet ve halifelik ilkeleri, insanın yeryüzüne karşı ortak sorumluluğunu vurgulamaktadır. Bu sorumluluk, ümmet bilinciyle birlikte değerlendirildiğinde daha geniş bir anlam kazanmaktadır. Ümmet anlayışı, farklı coğrafyalarda yaşayan Müslümanların ortak değerler etrafında dayanışmasını ifade ettiği gibi, ortak problemlere karşı birlikte hareket etme iradesini de içermektedir. İklim değişikliği, kuraklık, orman yangınları, çevre kirliliği ve doğal afetler, herhangi bir ülkenin sınırları içinde kalmayan küresel sorunlardır. Bu sebeple gençlerin çevreye ilişkin duyarlılıklarını yalnızca yerel meselelerle sınırlamamaları; ümmetin ve bütün insanlığın ortak emaneti olan yeryüzüne karşı sorumluluk bilinci geliştirmeleri önem taşımaktadır. Emanet kavramı, burada yalnızca tabiatı koruma yükümlülüğünü değil, gelecek nesillerin yaşama hakkını gözetmeyi de kapsamaktadır. Bugünün gençleri, kendilerinden sonraki kuşaklara nasıl bir dünya bırakacaklarının bilinciyle hareket ettiklerinde, çevre ahlâkı daha derin ve kalıcı bir anlam kazanacaktır.

Sonuç olarak yeni bir çevre medeniyetinin inşası, her şeyden önce mîzan bilincine sahip bir gençliğin yetişmesini gerektirmektedir. Böyle bir nesil; çevre sorunlarını bilimsel veriler ışığında değerlendirebilen, Kur’ân’ın mîzan ve emanet ilkelerini hayatının merkezine yerleştiren, dijital dünyanın imkânlarını bilinçli kullanan, gönüllülük faaliyetleriyle toplumsal sorumluluk üstlenen ve geleceği yalnızca kendi hayatıyla sınırlı görmeyen bireylerden oluşacaktır. Bu anlayış, çevreyi korunması gereken bir kaynak olarak görmenin ötesine geçerek onu Allah’ın insana emanet ettiği bir düzen olarak değerlendirmektedir. Böylece gençlik, yalnızca geleceğin yöneticileri veya bilim insanları olma hazırlığını yapan bir toplumsal kesim olmaktan çıkacak; mîzan ilkesini hayatın her alanında yaşatacak yeni bir medeniyet tasavvurunun taşıyıcısı hâline gelecektir. İklim krizine karşı verilecek en kalıcı cevap da teknik çözümler kadar, bu ahlâkî ve medeniyet perspektifini benimseyen nesillerin yetişmesine bağlıdır.

SONUÇ

İklim krizi, XXI. yüzyılın en önemli küresel meselelerinden biri olarak insanlığı yalnızca çevresel bir sorunla değil, aynı zamanda ahlâkî, sosyal ve medeniyet ölçeğinde bir sorgulamayla karşı karşıya bırakmıştır. Atmosferdeki sera gazı yoğunluğunun artması, biyolojik çeşitliliğin azalması, su kaynaklarının kirlenmesi, kuraklık, aşırı hava olayları ve doğal ekosistemlerin tahribi, çoğu zaman teknik veriler ve ekonomik göstergeler üzerinden değerlendirilmektedir. Bu çalışmalar büyük önem taşımaktadır. Bununla birlikte iklim krizinin yalnızca bilimsel ve teknolojik yöntemlerle açıklanması, meselenin bütün boyutlarını kavramaya yetmemektedir. Çünkü çevreyi tahrip eden temel unsur tabiatın kendisi değildir; tabiatla kurulan ilişkinin ahlâkî ölçülerden uzaklaşmış olmasıdır. Bu sebeple iklim krizi, aynı zamanda insanın değerler dünyasında meydana gelen dengenin bozulmasının dış dünyaya yansıyan sonuçlarından biridir. Kur’ân-ı Kerîm’in ortaya koyduğu mîzan anlayışı, tam da bu noktada çağdaş çevre tartışmalarına farklı ve derinlikli bir bakış açısı sunmaktadır.

Bu çalışmada Kur’ân’ın çevreye yaklaşımı, mîzan kavramı merkezinde değerlendirilmiştir. Rahmân sûresinde yer alan “Göğü yükseltti ve mîzanı koydu. Sakın dengeyi bozmayın.” (er-Rahmân, 55/7-9) ayetleri, yalnızca kozmik düzeni açıklayan bir bilgi vermemekte; aynı zamanda insana ahlâkî bir sorumluluk yüklemektedir. Mîzan, yaratılışın temel ilkesi olduğu kadar insanın hayatını düzenleyen evrensel bir ölçüdür. Bu ölçünün ihlâli, çevresel bozulmayı da beraberinde getirmektedir. Kur’ân’ın fesat, israf, emanet, halifelik ve adalet kavramları birlikte değerlendirildiğinde çevre meselesinin yalnızca tabiatın korunmasına indirgenmediği açıkça görülmektedir. İnsan, yeryüzünün sahibi değildir; Allah’ın emanetini korumakla yükümlü bir halifedir. Bu anlayış, çevreye yönelik her davranışı aynı zamanda kulluk bilincinin bir parçası hâline getirmektedir.

Makale boyunca ortaya konulan değerlendirmeler, iklim krizinin özünde bir mîzan krizi olduğunu göstermektedir. İsrafı normalleştiren tüketim kültürü, sınırsız büyümeyi tek başarı ölçütü olarak gören ekonomik anlayış, insanı tabiatın mutlak hâkimi olarak kabul eden düşünce biçimi ve çevreyi yalnızca ekonomik kaynak olarak değerlendiren yaklaşımlar, mîzanın bozulmasının farklı görünümleridir. Bu sebeple çevre sorunlarının çözümü de yalnızca karbon salımını azaltan teknolojiler geliştirmek veya yeni hukukî düzenlemeler yapmakla sınırlı kalamaz. Teknik çözümler elbette vazgeçilmezdir; ancak bu çözümlerin kalıcı sonuçlar verebilmesi, insanın tabiatla kurduğu ilişkinin ahlâkî temellerinin yeniden güçlendirilmesine bağlıdır. Kur’ân’ın mîzan anlayışı, bu dönüşüm için güçlü bir kavramsal çerçeve sunmaktadır.

Tasavvuf geleneği de bu ahlâkî çerçeveyi derinleştiren önemli bir birikime sahiptir. İtidal, kanaat, tevazu ve az tüketmek gibi ilkeler, çevre dostu bir hayat tarzının yalnızca ekonomik zorunluluklardan değil, insanın nefis terbiyesinden kaynaklandığını göstermektedir. Tasavvufun kâinata rahmet nazarıyla bakışı, insan ile diğer varlıklar arasında tahakküme dayalı bir ilişki kurmamakta; bütün yaratılmışları ilâhî sanatın tecellileri olarak değerlendirmektedir. Böyle bir bakış açısı, günümüz çevre etiği tartışmalarına güçlü bir manevî zemin kazandırmaktadır. Çünkü tabiatı koruma bilinci, yalnızca fayda hesaplarıyla değil, yaratılmış olana duyulan saygı ve emanet şuuru ile kalıcı hâle gelebilmektedir.

Çalışmanın son bölümünde ele alınan öneriler ise mîzan anlayışının teorik bir ilke olarak kalmaması gerektiğini göstermektedir. Eğitim kurumlarından aileye, üniversitelerden şehirlere, vakıf geleneğinden camilere ve gençlik çalışmalarına kadar uzanan geniş bir toplumsal alan, çevre ahlâkının yeniden inşa edileceği temel zeminlerdir. Eğitim, mîzan bilincini davranışa dönüştüren süreçtir. Aile, kanaat ve israftan kaçınma kültürünün ilk öğrenildiği mekteptir. Üniversiteler, bilim ile hikmeti buluşturan araştırma merkezleri olmalıdır. Şehirler, mîzanın mekâna yansıdığı yaşam alanları hâline gelmelidir. Vakıf geleneği, çevreyi korumayı kurumsallaştıran tarihî tecrübeyi günümüze taşımalıdır. Camiler, çevre ahlâkının toplumsal bilinç hâline gelmesine katkı sunmalıdır. Gençlik ise bu medeniyet tasavvurunu geleceğe taşıyacak en güçlü özne olarak desteklenmelidir. Böylece çevre bilinci bireysel tercihlerle sınırlı kalmayacak, toplumun bütün kurumlarına nüfuz eden ortak bir değer hâline gelecektir.

Bugün uluslararası iklim zirvelerinde karbon emisyonu, yenilenebilir enerji, yeşil dönüşüm ve sürdürülebilir kalkınma gibi kavramlar ön plana çıkmaktadır. Bunların her biri çevre sorunlarının çözümü bakımından önemli araçlardır. Bununla birlikte araçların etkili olabilmesi, onları kullanacak insanın ahlâkî sorumluluk bilinciyle hareket etmesine bağlıdır. Kur’ân’ın önerdiği mîzan anlayışı, teknik çözümler ile ahlâkî ilkeleri birbirinden ayırmayan bütüncül bir yaklaşım sunmaktadır. İnsan ile tabiat, madde ile mana, üretim ile sorumluluk, hak ile görev arasındaki denge yeniden kurulduğunda çevre sorunlarına yönelik daha kalıcı çözümler üretilebilecektir. Bu bakımdan Kur’ân’ın çevre tasavvuru, çağdaş sürdürülebilirlik tartışmalarına yalnızca dinî bir katkı sunmamakta; aynı zamanda insan merkezli medeniyet anlayışını yeniden sorgulamaya davet eden güçlü bir düşünce ufku açmaktadır.

Sonuç olarak Kur’ân, çevreyi korumayı yalnızca tabiatı korumak şeklinde değerlendirmemektedir. Çevrenin korunması, insanın kendi fıtratını, ahlâkını ve Allah ile kurduğu ilişkinin dengesini korumasıyla doğrudan bağlantılıdır. Mîzan bozulduğunda yalnızca ekolojik sistem zarar görmez; insanın iç dünyası, aile yapısı, sosyal hayatı, ekonomi anlayışı ve medeniyet tasavvuru da derin sarsıntılar yaşar. Aynı şekilde mîzan yeniden kurulduğunda yalnızca çevresel denge sağlanmaz; insanın varlıkla kurduğu ilişkinin bütün boyutları daha adil, daha merhametli ve daha dengeli bir yapıya kavuşur. Bu sebeple iklim krizine verilecek en kalıcı cevap, çevre teknolojilerinin geliştirilmesiyle birlikte mîzan merkezli bir ahlâkın, eğitim anlayışının ve medeniyet tasavvurunun yeniden inşa edilmesidir. İnsan, Allah’ın emanet ettiği yeryüzünü koruduğu ölçüde kendi fıtratını da koruyacak; mîzanı yaşattığı ölçüde hem tabiatın hem de medeniyetin geleceğine katkı sağlayacaktır.

Kaynakça

Yediyıldız, B. (2003). XVIII. yüzyılda Türkiye’de vakıf müessesesi. Türk Tarih Kurumu Yayınları.

Barkan, Ö. L. (1980). Türkiye’de toprak meselesi. Eren Yayıncılık.

Buhârî, Muhammed b. İsmâil. (2014). Sahîh-i Buhârî (H. Yıldırım, Çev.). Sağlam Yayınları.

Cansever, T. (1997). Kubbeyi yere koymamak. İz Yayıncılık.

Cansever, T. (2010). Osmanlı şehri. Timaş Yayınları.

Cevizci, A. (2013). Uygulamalı etik. Say Yayınları.

Düzgün, Ş. A. (2010). Sosyal teoloji: İnsanın yeryüzü serüveni (2. bs.). Lotus Yayınevi.

Ebû Dâvûd, Süleyman b. Eş’as es-Sicistânî. (1991). Sünen-i Ebû Dâvûd: Terceme ve Şerhi. Şamil Yayınevi.

el-Kurtubî, M. b. A. (1997). el-Câmiʿ li-ahkâmi’l-Kur’ân (M. B. Eryarsoy, Çev.). Buruç Yayınları.

Elmalılı, M. H. Y. (1935). Hak dini Kur’an dili. Diyanet İşleri Reisliği.

En-Nevevî, M. (2025). Riyâzü’s-sâlihîn (M. E. Özavşar & B. Erul, Çev.). Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.

er-Râzî, F. (1989). Tefsîr-i Kebîr (Mefâtîhu’l-gayb) (S. Yıldırım, L. Cebeci ve S. Kılıç, Çev.). Akçağ Yayınları.

Erzurumlu İbrahim Hakkı. (2011). Marifetnâme (M. Çiçekler, M. Atalay ve diğerleri, Çev.). Erkam Yayınları.

et-Taberî, M. b. C. (1996). Taberî tefsiri (Câmiʿu’l-beyân fî teʾvîli âyi’l-Kur’ân) (H. Karakaya ve K. Aytekin, Çev.). Hisar Yayınevi.

Gazzâlî. (1985). İhyâ’u ulûmi’d-dîn (A. Serdaroğlu, Çev.). Bedir Yayınevi.

Gazzâlî. (2021). Kimyâ-yı saâdet (A. F. Yavuz, Çev.). Çelik Yayınevi.

Güler, İ. (1999). Emanet ve adalet. Ankara Okulu Yayınları.

Hücvîrî, A. (2014). Keşfü’l-mahcûb (S. Uludağ, Çev.). Dergâh Yayınları.

İbn Atâullah el-İskenderî. (2026). Hikem-i Atâiyye (A. T. Orhan, Çev.). Sufi Kitap Yayınları

İbnü’l-Arabî, M. (2024). Fütûhât-ı Mekkiyye (E. Demirli, Çev.). Litera Yayıncılık.

İsmail Hakkı Bursevî. (2014). Rûhu’l-beyân (V. Ulutürk & M. Sülün, Çev.). Erkam Yayınları.

Karaman, H., Çağrıcı, M., Dönmez, İ. K., & Gümüş, S. (2025). Kur’an yolu Türkçe meâl ve tefsir. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.

Kılıç, R. (1992). Ahlâkın dinî temeli. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.

Köylü, M. (2020). Din eğitiminde çağdaş konular. Dem Yayınları.

Kuşeyrî, A. K. (2025). er-Risâle (S. Uludağ, Çev.). Dergâh Yayınları.

Mâtürîdî, E. M. (2005). Teʾvîlâtü‘l-Kurʾân (B. Topaloğlu, Haz.). Mizan Yayınevi.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî. (2025). Mesnevî (Ş. Can, Çev.). Ötüken Neşriyat.

Müslim b. Haccâc. (2013). Sahîh-i Müslim ve Tercemesi (8 cilt) (M. Sofuoğlu, Çev.). İrfan Yayıncılık.

Ocak, A. Y. (1999). Türkler, Türkiye ve İslâm: Yaklaşım, yöntem ve yorum denemeleri. İletişim Yayınları.

Ortaylı, İ. (2007). Türkiye teşkilat ve idare tarihi. Cedit Neşriyat.

Özdemir, İ. (1997). Çevre ve din. Çevre Bakanlığı Yayınları.

Özdemir, İ. (2001). Yalnız gezegen. Kaynak Kitaplığı.

Selçuk, M. (1991). Çocuğun eğitiminde dinî motifler. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.

Tirmizî, Muhammed b. Îsâ. (2023). Sünen-i Tirmizî Tercümesi (K. Yürekli, Çev.). Kervan Yayın Dağıtım.

Toprak, S. (2005). Mîzan. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Cilt 30, ss. 211-213). TDV Yayınları.

Tosun, C. (2001). Din eğitimi bilimine giriş. Pegem Akademi Yayıncılık.

Türk Dil Kurumu. (Tarihsiz). Türkçe sözlük. TDK Yayınları.

Türk Dil Kurumu. (Tarihsiz). Yazım kılavuzu. TDK Yayınları.

Yazır, E. M. H. (2021-2023). Hak dini Kur’an dili (Â. C. Köksal ve M. Kaya, Haz.). Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı.