Picture of Nurullah Özdemir
Nurullah Özdemir

80’ler İllüzyonu: Nostaljinin Bedelini Biyometrik Kimliğimizle Ödemek

A+ A-

Gecenin geç bir saatinde, yüzümüzü aydınlatan o soğuk akıllı telefon ekranına bakarken tuhaf bir ritüeli kendi ellerimizle icra ediyoruz. Kameraya gülümsüyor, parmağımızla ekranı kaydırıyor ve yüksek çözünürlüklü gerçekliğimizi 80’lerin grenli, soluk renkli, VHS kaseti estetiğine indirgeyen o meşhur promptu yazıyoruz. Ekranda beliren kusurlu, nostaljik yansımamıza bakıp eğlenirken, aslında kendi yüz geometrimizi –göz bebeklerimizin arasındaki milimetrik mesafeyi, elmacık kemiklerimizin derinliğini, dudaklarımızın kenarındaki mikro ifadeleri– kimliği belirsiz bir algoritmanın karanlık dehlizlerine fırlatıyoruz. Hiç yaşamadığımız veya çoktan yitirdiğimiz bir dönemin sıcaklığını hissetmek uğruna, geleceğin gözetim mimarisine en mahrem biyometrik kimliğimizi kendi rızamızla hibe ediyoruz.

Dijital çağın steril pürüzsüzlüğünden ve yorucu hızından kaçıp, analog dönemin o yaşanmışlık kokan dokusuna sığınma arzumuz, yeni nesil bir tahakküm mekanizmasının kusursuz yakıtına dönüşüyor. Michel Foucault, iktidarın gözetim mekanizmasını açıklarken bedeni hapseden, bireyi tecrit edip görünmez bir otoritenin kesintisiz bakışına maruz bırakan o soğuk Panoptikon mimarisinden bahsederdi. Orada görünür olmak kahredici bir tuzaktı. Oysa bugün algoritmik bir yok oluş korkusuyla cebelleşiyor, gözetlenmekten ziyade görünmez kalmayı en büyük varoluşsal tehdit olarak algılıyoruz. Yeni iktidar biçimi bizi soğuk hücrelere kapatmıyor, yasakların diliyle konuşmuyor. Bizi narsisistik bir estetik vaatle, hazla ve onayla baştan çıkararak kendi kendimizin gönüllü gardiyanlarına dönüştürüyor.

Bu kitlesel şeffaflık ayininin böylesine pürüzsüz işlemesi, derin bir rıza imalatı sayesinde mümkün oluyor. Noam Chomsky’nin geleneksel kitle iletişim araçları için deşifre ettiği o devasa propaganda çarkı, bugün sosyal medyanın “geride kalma korkusu” üzerinden milyonların sinir uçlarına doğrudan bağlanıyor. Algoritmik sirk gösterileri ve aralıksız trend akışları, bizi meselenin politik vahametinden koparıp depolitize edilmiş bir tüketim uyuşukluğuna sürüklüyor. Viral bir filtre akımına katılmadığımızda çağın gerisinde kalacağımız endişesiyle hareket ediyor, eylemimizi masum bir eğlence kılıfına sokuyoruz. Tamamen özgür irademizle, kendi seçimimizi yaptığımızı sanırken, sistemin kusursuzca kurguladığı o dar oyun alanında biyometrik verilerimizi teslim etmeye çoktan ikna ediliyoruz.

Perdenin arkasındaki asıl manzara ise devasa bir veri ekonomisinin acımasız işleyişini ele veriyor. Eğlenceli bir nostalji paketi olarak sunulan bu filtreler, şirketlerin biyolojik sınırlarımızı ihlal etmesi için tasarlanmış kusursuz birer oltadır. Bizler ekranı kaydırıp sosyal medyada paylaşacağımız o retro fotoğrafa, vitrindeki “kamusal metne” bakıp alkış bekliyoruz. Ancak o esnada arka planda devasa ve gizli bir gölge metin inşa ediliyor. Uygulamalar; yüzümüzdeki ifade detaylarını, yaş ve cinsiyet kodlarımızı sessizce tarayarak elde ettiği bu devasa biyometrik artığı, geleceğin yapay zeka modellerini eğitmek üzere kendi silikon mülkiyetine geçiriyor. İnsan yüzü ve kimliği, davranışlarımızı önceden tahmin edip yönlendirecek ticari bir hammaddeye indirgeniyor.

Biyolojik varlığımızı bedava bir yazılım uğruna teknoloji devlerinin insafına terk ettiğimiz karanlık bir anlaşmanın tam ortasındayız. 80’lerin o sıcak, analog yanılsamasıyla, 2030’ların dijital kuşatmasını kendi ellerimizle, ilmek ilmek inşa ediyoruz. Peki, kendi biyometrik sınırlarımızı algoritmaların öğütücü çarklarına salt bir sanal beğeni uğruna sunduğumuzda, bireysel özerkliğimizden geriye tam olarak ne kalacak?