Picture of Mehmet Harputluoğlu
Mehmet Harputluoğlu

Masanın Neresindeyiz?

A+ A-

İnsanlık tarihi, kendisini her çağda yeniden kurduğuna inanır. Krallar değişir, imparatorluklar yıkılır, cumhuriyetler kurulur, sınırlar yeniden çizilir, yeni bayraklar eski bayrakların yerini alır.

İnsan ise her değişimde biraz daha özgürleştiğini düşünür. Oysa tarihin daha sessiz bir tarafı var: İktidarların adı değişirken, insanın iktidar karşısındaki yalnızlığı çoğu zaman değişmez. Bir çağda kul olur, başka bir çağda tebaa, sonra yurttaş, seçmen, tüketici… Kelimeler değiştikçe insan kendisine verilen payenin büyüdüğünü sanıyor, fakat çoğu zaman yalnızca zincirin malzemesi değişiyor.

İktidarlar, kendisini hiçbir zaman yalnızca güçle savunmuyor. Her dönem kendisine haklı bir kelime buluyor; kimi zaman Tanrı, kimi zaman millet, kimi zaman devrim, kimi zaman güvenlik, kimi zaman kalkınma, bazen ise istikrar veya beka. Çünkü insanı yönetmenin en kolay yolu ona “itaat et” demek değil, ona itaatinin bir erdem olduğuna inandırmaktır. Böylece emir, vicdanın içinden geçerek gelir; insan bir süre sonra kendisine söyleneni yaptığı için değil, onu kendi seçimi sandığı için susar.

Susmak sadece korku ile açıklanamaz. Korku geçicidir; insan korkunun kaynağından uzaklaşabilir. Daha kalıcı olan, korkunun insanın içine yerleşip orada bir akla dönüşmesidir. Söyleyeceği sözü söylemeden önce ölçen, bir haber paylaşmadan önce çevresine bakan, çocuğunun yanında bazı cümleleri yarıda bırakan insan, artık yalnızca dışarıdaki otoriteden değil, kendi içinde büyüttüğü ihtimalden de çekinmektedir. İktidarların gölgesi böyle uzar: İnsan susturulmaz, kendi sesine bir sınır çizer.

Bu hikâyenin yeni olmadığını biliyoruz. İmparatorluklar halklarını savaşlara sürdü, devletler kendi bekaları için kuşakları feda etti, devrimler kendi çocuklarını yuttu, ekonomik düzenler milyonlarca insanı yalnızca üretilecek ve tüketilecek bir veriye dönüştürdü. Her çağ, kendi fedakârlığını zorunlulukla açıkladı. İnsan öldü; tarih ise çoğu zaman bunun neden gerekli olduğunu anlattı. Belki de insanlık tarihinin en acı ironisi budur: Ölenlerin hikâyesi kısa, onları öldüren gerekçelerin hikâyesi uzundur.

Bugün dünyanın başka bir eşiğinde duruyoruz. Eski dengelerin çözüldüğü, yeni güç merkezlerinin ortaya çıktığı, devletlerin kendilerine yeni ittifaklar ve yeni yollar aradığı bir dönemden geçiyoruz. 7 Ekim’den sonra Gazze’de yaşananlar, yalnızca bir savaşın değil, insanlığın kendisi hakkında kurduğu cümlelerin de enkaz altında kaldığını gösterdi. İnsan hakları, uluslararası hukuk ve medeniyet gibi kelimeler, çocukların cesetleri karşısında anlamlarını koruyabilmek için ağır bir sınavdan geçti. Sonra İran-İsrail savaşı ile bölgenin ateşi başka bir eşiğe taşındı. Haritalar yeniden konuşuldu, güvenlik hesapları yeniden yapıldı, enerji yolları ve güç dengeleri yeniden tartışıldı. Devletler geleceğin masasındaki sandalyelerini hesap ederken, savaşın içindeki insan yine aynı soruyla baş başa kaldı: Ben bu masanın neresindeyim?

Türkiye de bu büyük dönüşümün dışında değil. Çeyrek asırlık iktidar deneyiminin ardından ülke, içeride güvenlik ve istikrarı, dışarıda değişen güç dengelerini aynı siyasal çerçevenin içinde değerlendiren bir döneme girmiş durumda. “İç cephe”, “devlet aklı”, “beka” ve “güvenlik” gibi kavramlar yalnızca siyasal söylemin kelimeleri değil; toplumun yaşadığı dönemi anlamlandırma biçiminin de parçaları hâline geliyor. Bir ülkenin dış tehditler karşısında ortak hareket etmesi elbette gereklidir. Fakat burada ince ve hayati bir çizgi vardır: Devletin bekası ile iktidarın bekası aynı şey değildir. Devleti korumak, iktidarı eleştiriden korumak anlamına gelmez; aksine, güçlü bir devletin eleştiriden korkmayacak kadar güçlü olması gerekir.

Bu yüzden içeride yaşanan operasyonlara, yeniden açılan cinayet dosyalarına, çeşitli tarikat ve cemaat yapılanmalarına yönelik soruşturmalara, siyasetçilerden sanatçılara ve spor dünyasına uzanan adlî süreçlere yalnızca tarafların kim olduğuna bakarak yaklaşmak yetmez. Suç varsa soruşturulmalı, cinayet varsa aydınlatılmalı, örgütlü suç varsa hukuk içinde üzerine gidilmelidir. Fakat adaletin ölçüsü operasyonun büyüklüğü değildir; aynı hukukun gücü elinde tutanla güçsüz olan arasında aynı mesafede durup durmadığıdır. Çünkü hukuk iktidarın elindeki bir sopaya dönüştüğünde korku üretir; iktidarın da önünde duran bir sınıra dönüştüğünde adalet.

Toplumun bütün bunların arasında yaşadığı ruh hâli ise siyasetin çoğu zaman unuttuğu yerde duruyor: insanın içinde. Ekonomik kaygı, savaş haberleri, siyasi gerilim, gelecek korkusu, deprem hafızası, işsizlik, borç, eğitim ve barınma sorunları bir insanın zihninde ayrı dosyalara ayrılmıyor; hepsi aynı masanın üzerine bırakılıyor. İnsan sabah geçim derdini düşünüyor, öğlen yeni bir operasyon haberini okuyor, akşam Gazze’den gelen görüntülere bakıyor, gece çocuğunun geleceğini düşünüyor. Sonra bütün bunların arasından bir soru geçiyor: “Ben yarın ne yapacağım?” Büyük tarih, insanın hayatına çoğu zaman böyle giriyor; bir harita olarak değil, mutfak masasında eksilen ekmek olarak.

Belki de bugün toplumların en büyük kuşatması bilgi eksikliği değil, bilgi fazlalığıdır. İnsan her şeyi görüyor, fakat hiçbir şey üzerinde yeterince uzun kalamıyor. Bir savaş görüntüsü diğerini, bir operasyon haberi başka bir operasyonu, bir siyasi tartışma bir başka öfkeyi kovalıyor. Zihin sürekli uyarılıyor, fakat düşünce derinleşemiyor. Gürültü bazen sansürden daha etkilidir; sansür size neyi düşünmeyeceğinizi söyler, gürültü ise düşünmeye başlayacağınız soruyu bulmanıza izin vermez.

Böyle bir ortamda korku, yalnızca insanı susturan bir duygu olmaktan çıkar ve toplumun davranış biçimine dönüşür. İnsan önce kendisini korur, sonra yakınlarını, sonra işini, sonra geleceğini; en sonunda başkasının uğradığı haksızlıkla kendi güvenliği arasında bir tercih yapmak zorunda kaldığında, çoğu zaman kendi duvarının arkasına çekilir. Toplum hâlâ kalabalıktır ama ortak hayat tenhalaşır. İnsanlar aynı şehirlerde yaşar, aynı sokaklardan geçer, aynı haberleri izler; fakat birbirlerinin acısına ulaşan yollar giderek daralır.

İşte tarihin en sessiz zaferlerinden biri burada kazanılır: İnsan artık yalnızca yönetilmez, kendisini yönetmeye başlar. Ne söyleyeceğini, kiminle konuşacağını, hangi habere tepki vereceğini, hangi acıyı görmezden geleceğini kendi içinde hesaplar. Bir süre sonra dışarıdaki otoritenin yapamadığını içerideki korku yapar. Kimse kapıyı çalmaz; insan kapının açılmasını beklerken zaten susmuştur.

Fakat insanın hikâyesi yalnızca iktidarın hikâyesi değildir. Çünkü iktidar kadar eski olan başka bir şey daha vardır: insanın direnme, hatırlama ve yeniden başlama kabiliyeti. Her çağda birileri, kendilerine anlatılan büyük hikâyenin içinde küçük bir çatlak bulmuş ve oradan başka bir hayatın mümkün olduğunu görmüştür. Bazen bir işçinin itirazında, bazen bir annenin adalet arayışında, bazen bir öğrencinin sorduğu masum bir soruda, bazen de yalnızca “bu doğru değil” diyebilen bir insanın sesinde tarih başka türlü akmaya başlamıştır.

Belki bu yüzden bugün ihtiyacımız olan şey, yalnızca hangi iktidarın haklı olduğunu tartışmak değildir. İktidarların değiştiği yerde insanın değişip değişmediğini, bayrakların değiştiği yerde vicdanın yerinde kalıp kalmadığını, dünyanın yeni bir düzene hazırlanırken insanın yine eski bedelleri ödeyip ödemediğini sormaktır. Çünkü yeni dünya düzeni gerçekten kurulacaksa, onun başarısını devletlerin masadaki yerleri değil, o masanın dışında kalan insanların hayatları belirleyecektir.

Tarih bize büyük adamların isimlerini bırakır; fakat insanlığın vicdanı, onların kararlarının altında ezilenlerin sessizliğini saklar. Biz o sessizliği duymayı bıraktığımızda tarih yalnızca geçmişin anlatısı olmaktan çıkar, bugünün bahanesine dönüşür. Dün imparatorlukların adına yapılanı bugün devletin, piyasanın, güvenliğin veya istikrarın adına yapabiliriz; isimleri değiştirerek aynı acıyı yeniden üretebiliriz. İnsanlığın asıl ilerlemesi, yeni silahlar yapmakta, yeni şehirler kurmakta, yeni düzenler tasarlamakta değil; insanı hiçbir büyük amacın kolayca feda edebileceği bir varlık olmaktan çıkarmakta başlayacaktır.

Belki de bütün mesele, dünyayı yeniden kurmaktan önce insanı yeniden hatırlamaktır. Çünkü dünya her çağda yeniden kuruluyor; sınırlar değişiyor, iktidarlar el değiştiriyor, yeni düzenler eskilerin yerini alıyor. Fakat insan, bütün bu değişimlerin ortasında kendisini kaybettiğinde, değişen yalnızca dünyanın görüntüsü oluyor. O hâlde aynayı biraz daha yaklaştırmak gerekiyor: İktidara, devlete, savaşa, ekonomiye, tarihe değil yalnızca; kendimize. Çünkü bazen tarihin en uzun gölgesi bir sarayın duvarından değil, insanın kendi vicdanına sırtını döndüğü yerden düşer.