Picture of Ekrem Özdemir
Ekrem Özdemir

Evin İçindeki Sonbahar

A+ A-

Maskeler düşer, zaman daralır, ölüm korkusu artar, doğanın ve ruhun kasvetli günleri başlar. Bu yüzden bir hesaplaşmadır sonbahar. Yaşlılığı, kendi gerçekleriyle yüzleşmeyi, kaçınılmaz yalnızlığı ve ölümün yaklaşan seslerini simgeleyen bu mevsimde, insanın üstüne çöken bir ağırlık, evden çıkmayı zorlaştırır.     

Ingmar Bergman sinemasında sonbahar, bir hasat vaktidir. Neyin hasadı? İnsan ömrünün. Tıpkı o çıplak ağaçlar gibi, Bergman’ın karakterleri de ruhsal olarak çırılçıplak kalırlar. Işık ve gölgenin en solgun haliyle hissedildiği sonbaharda, Bergman’ın görüntü yönetmeni Sven Nykvist’in ışık felsefesi daha iyi anlaşılır. Şairin “Solgun bir oluyor dokununca.” dizesi gibidir Bergman’ın sonbahar filmleri. Doğadaki sonbahar, evin içindedir. Yani, insanın ruhunda.   

Kaçacak Yeri Kalmamak

“Kasm’da Aşk Başkadır”, “Newyork’ta Sonbahar”, “Kadın Kokusu”, “Amelie” vb. filmlerde sonbahar romantiktir. Yolları kaplayan sarı yapraklar, yüzünüzü okşayıp geçen hafif rüzgârlar, soluk gün ışığında tatlı gülümsemeler, umut tazeleyen aşklar vardır. Bergman sinemasında ise sonbahar manzaraları, İsveç taşrasının soluk, soğuk, kuzey güneşinin o cılız ışığıyla yıkanan gri gökyüzü, kurumuş kahverengi yapraklar, nemli topraklar ve sisli göl kenarlarıdır. Hardal sarısı, koyu kahve, zeytin yeşili ve soluk kızıllıklar, karakterlerin oturduğu evlerin duvar kağıtlarından giydikleri kıyafetlere kadar sirayet eder. Can çekişen ruhların mevsimidir sonbahar. Loş ve gölgeli ışığın gölgesinde insan yüzündeki kırışıklıkları yakalarız. Zaman boğucu bir şekilde daralmaktadır. Esen rüzgârlar, kaçan fırsatlar gibidir. Anlatamadan, anlaşılamadan hayata veda etmenin telaşı vardır yüzlerde. Artık kaçacak bir yer kalmamıştır. Bu tedirginlik, bu niçin burada olduğunu anlayamadan gitme vaktinin yaklaşması, kendini tanıyamadan, keşfedemeden, kendine yeteri kadar değer vermeyi bilemeden, ansızın aklaşan bir saç teli, patlak veren bir kanser, “bir daha gelmem diye bir not”, hazırlıksız yakalanmanın getirdiği bu yarım kalmışlık hissi, hepsi birer Bergman sonbaharının alametleridir. Türk sinemasından örnek verirsek, Alper Özcan’ın 2008 yapımı “Sonbahar” filmi, Bergman’ın sonbaharına benzer. Ölümü bekleyen Yusuf, umudunu yitirmiş bir ruhtur.  

Bergman sinemasında sonbaharın en ağır biçimiyle kendini gösterdiği film, 1978 yapımı “Güz Sonatı-Höstsonaten” adını taşır. Sevgisizlikle büyümenin sancıları içinde yetişen Eva (Liv Ullmann), yıllar sonra bir taşra evinde annesi Charlotte (Ingrid Bergman) ile bir araya gelir. Sinema tarihinde, hesaplaşmanın en melankolik hallerinden birini yaşarız. Soğuk, itici, kasvetli bir sonbahar zamanıdır. Ağaçlar yapraklarını dökmekte ve hava erken kararmaktadır. Evin içindeki loş ışıklar, kahverengi ahşap mobilyalar, Charlotte’un giydiği o şatafatlı ama sonbahar tonlarındaki kıyafetler dışarıdaki doğayla tam bir uyum içindedir. Karakterler evin içinde adeta sonbaharın soğukluğuna hapsolmuşlardır. Yazın o maske takmaya elverişli, insanı dışarıya davet eden havası bitmiştir; artık evin içine, birbirlerinin gözlerinin içine bakmak zorundadırlar.

Chopin, Sonbahar, La Minör

Anne ve kızın piyano başında karşı karşıya geldiği sahne unutulmaz bir sonbahar kontrastıdır. Eva, annesi için Chopin’in La Minör Prelüdü’nü çalar. Bu prelüd, doğası gereği sonbaharı, hüznü ve acıyı çağrıştıran bir eserdir. Eva, eseri büyük bir duygusallıkla, belki de içindeki acıyı annesine müzikle anlatmak isteyerek çalar. Eva’nın sadece ellerinde değil, gözlerinde de sonbaharın karanlığını hissederiz. Bu, o güne kadar bastırılmış tüm suçluluk, nefret ve kırgınlıkların ürünü, yaraların mirasıdır. Karakterlerin birbirlerine fırlattığı kelimeler, sonbahar rüzgarlarının kuruyan dalları kırması gibidir.

Kalbi Kırık Çocukların Yalnızlığı

Bergman’ın belki de en iyi filmlerinden biri olan “Yaban Çilekleri, Wild Strawberries, 1957”, sonbaharda geçmese de tam bir hayatın sonbaharı filmidir. Fahri doktora unvanı almak için bir yolculuk yapar 78 yaşındaki Isak Borg. Doğup büyüdüğü kasabaya gitmektedir. Bencil, mesafeli, içi çürümüş bir karakterdir. Yolculuğu boyunca karşılaştığı manzaralar, onun iç dünyasını yansıtır. Yol kenarındaki eski, terk edilmiş yazlık ev, o evin bahçesindeki kurumuş bitkiler, gökyüzünün o gri ve donuk havası, yaşlı profesörün yalnızlığının görsel tasvirleridir. Sevgilisi ile yaban çilekleri topladığı o neşeli yaz günleri, içini ısıtmaktan çok gönlüne hüzün katmaktadır. Yaban çilekleri yazın, gençliğin ve aşkın sembolüdür; ancak Isak o çilekleri çoktan kaybetmiştir ve şimdi elinde kalan tek şey, sonbaharın kuru, soğuk rüzgarlarıdır.

İnancın Sonbaharı

İsveç’in ıssız bir adasında, sonbaharın o tecrit edici atmosferindeyiz. Yıl 1961. Şizofreni hastası olan genç bir kadın (Karin), onun zayıf karakterli kocası, duygusal olarak soğuk yazar babası ve ergenlik çağındaki erkek kardeşi arasındaki gerilimli ilişkileri, adadaki sonbahar manzaraları eşliğinde izleriz. “Aynanın İçinden, Såsom i en spegel” adını taşıyan bu film, Bergman’ın Oda Üçlemesinin ilk filmidir.

Deniz dalgalıdır filmde, gökyüzü kurşunî bir grilikle kaplıdır. Kıyıya vuran dalgaların sesi, adadaki o uçsuz bucaksız sessizliği daha da katlanılmaz kılar. Karakterler adada sıkışıp kalmışlardır; tıpkı sonbaharın dünyayı kışın karanlığına hapsetmesi gibi. Adadaki bu soğuk hava da karakterleri kendi içsel karanlıklarına hapseder. Evin duvarlarındaki eski, dökülen duvar kağıtları, Karin’in zihnindeki dökülmelerin görsel bir karşılığıdır: “Her şey o kadar soğuk ve anlamsız ki… Sanki büyük bir boşluğun kenarında duruyoruz ve aşağı düşmemek için birbirimizin kurumuş ellerine tutunmaya çalışıyoruz.”

Hasat Vaktinin Acımasız Bilançosu: Sonbahar

Bergman, sinema tarihine sonbaharı hüzünlü bir mevsim olmanın ötesine geçirerek, insan psikolojisinin en dürüst, en çıplak ve en sarsıcı dönemi olarak hediye etmiştir. Onun filmlerinde sonbaharın o soluk ışığı altına giren her karakter, er ya da geç ruhunun en karanlık köşeleriyle yüzleşmek zorunda kalır. “Güz Sonatı”ndaki Eva’nın çığlığında, “Yaban Çilekleri”ndeki Isak Borg’un sessiz gözyaşlarında ya da “Aynanın İçinden” filmindeki adanın dalgalarında hep aynı sonbahar hakikati gizlidir:

“Yaz bitti, maskeler düştü; şimdi kendi yarattığın o soğuk yalnızlıkla yüzleşme vaktidir.”