Picture of Melike Gale
Melike Gale

SDG 2 ve Açlıkla İmtihanı

A+ A-

Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın ikincisi olan “Açlığa Son”, gıda güvencesini, iyi beslenmeyi ve sürdürülebilir tarımı teşvik ederek 2030’a kadar açlığı tamamen sona erdirmeyi hedeflemektedir.

SDG 2’nin hedefleri aşağıdaki gibidir.[1]

  • 2.1 Açlığın sona erdirilmesi, herkesin güvenli ve yeterli gıdaya erişimi
  • 2.2 Her türlü yetersiz beslenmenin (bodurluk, zayıflık) 2030’a kadar ortadan kaldırılması
  • 2.3 Küçük ölçekli gıda üreticilerinin verimliliğinin ve gelirinin ikiye katlanması
  • 2.4 Sürdürülebilir ve dirençli tarımsal üretim sistemleri
  • 2.5 Tohum ve gen çeşitliliğinin korunması

SDG 2 hedefleri, kendi içinde kritik kavramsal bir ayrışmayı gerekli kılmaktadır. Birincil hedef olan açlığın sona erdirilmesi, yalnızca kalori alımına dayanan dar bir ölçütle tanımlanarak, daha sınırlı kişiye odaklanmasına yol açmaktadır. Oysa açlıktan ziyade, daha kapsamlı ölçütlerle belirlenen gıda güvencesizliği kavramı, yetersiz beslenme noktasında gerçekçi  bir tablo sunmaktadır. FAO, IFAD, UNICEF, WFP ve DSÖ’nün ortaklaşa yayımladığı en güncel The State of Food Security and Nutrition in the World (SOFI 2025) raporuna göre, 2024’te küresel açlık oranı 2023’teki %8,5’ten %8,2’ye gerileyerek yaklaşık 673 milyon kişiyi etkilediğini ortaya koymuşken; buna karşılık 2024’te, açlık çeken kişi sayısının üç katından fazlası olan 2,3 milyar kişi orta veya şiddetli düzeyde gıda güvencesizliğiyle karşı karşıya kalmıştır.

Bu tablo, gıda güvencesizliğinin yalnızca üretim miktarıyla açıklanamayacağını; sorunun büyük ölçüde üretimin nasıl örgütlendiğiyle ilgili olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda SDG 2’nin alt hedefleri arasında yer alan tarımsal verimliliği ikiye katlama hedefi, teknik bir çözüm önerisi gibi görünse de aslında tam da SDG 1’de post-kalkınmacı düşünürlerin eleştirdiği “yoksulluğu teknik bir soruna indirgeme” refleksinin tarımdaki karşılığı olarak karşımıza çıkmaktadır. 1960-70’lerde yüksek verimli tohum çeşitleri, sentetik gübre ve pestisitlerle tahıl üretimini katlanarak arttığı dönemi ifade eden Yeşil Devrim, aynı zamanda küçük çiftçiyi tohum, gübre ve pestisit şirketlerine mahkûm etmiştir. Bunun yanında toprak verimliliğinin tükenmesi, yeraltı su kaynaklarının aşırı çekilmesi ve monokültürün genetik çeşitliliği daraltması, “dirençli tarım” ve “genetik çeşitliliği koruma” hedefleriyle doğrudan çelişen bir miras bırakmıştır. Bu duruma paralel olarak La Via Campesina gibi küresel köylü hareketlerinin savunduğu gıda egemenliği kavramı, tam da bu noktada SDG’nin kullandığı gıda güvenliği kavramına meydan okumuştur. Gıda güvenliği yeterli kalori nasıl üretilir sorusuna odaklanırken; gıda egemenliği kim, neyi, nasıl ve kimin için üretir meselesini merkeze almaktadır. Bazı küresel tarım şirketlerinin tohum patentleri üzerindeki tekelleşmesi SDG 2.5’in vaat ettiği genetik çeşitliliğin korunmasıyla yapısal bir çelişki içermektedir.

Bir diğer çelişkili durum ise; tıpkı SDG 1’de sözünü ettiğiniz kuzey-güney güç asimetrisi, tarım ticaretinde daha da çıplak bir biçimde karşımıza çıkmaktadır. Dünya Ticaret Örgütü’nün Tarım Anlaşması, ABD ve AB’ye kendi çiftçilerini devasa sübvansiyonlarla desteklemeleri için hukuki bir zemin tanırken, diğer tarafta Global South ülkeleri IMF/Dünya Bankası kaynaklı yapısal uyum programları çerçevesinde bu korumadan büyük ölçüde mahrum bırakılmıştır. Bu durum Kuzey’in sübvansiyonlu ürünlerinin Güney’in yerel piyasalarında fiyat rekabeti kapsamında ezilmesine yol açmıştır. Bu asimetri, SDG 2.b’nin doğrudan hedef aldığı “ticaret kısıtlamaları ve çarpıklıklarının düzeltilmesi” maddesinin kendisini ortaya çıkarmıştır. Dolayısıyla hedef, sorunu üreten sistemin içinden, o sistemin mimarlarının yabancı olmadığı bir senaryodan çıkmıştır demek yanlış olmayacaktır.

SDG 1’de olduğu gibi, burada da soyut eleştirileri somut bir güncel vaka üzerinden yürütmek gerekirse, iki farklı coğrafyada açlığın kasıtlı şekilde inşa edilmesi mekanizmasının güncel olarak işlevini sürdürdüğü görülmektedir.

IPC’nin 3 Kasım 2025 tarihli analizine göre, Sudan nüfusunun neredeyse yarısı yüksek düzeyde akut gıda güvencesizliğiyle karşı karşıya; El-Faşir (Kuzey Darfur) ve Kadugli (Güney Kordofan) kentlerinde ise kıtlığın beşinci aşamada olduğu resmen teyit edilmiştir. Üstelik Darfur ve Kordofan genelinde 20 ek bölgede Ocak 2026’ya kadar kıtlık riski devam etmektedir. Dikkat edilirse, açlığın en kritik şiddette yaşandığı yerler, iklim veya verimlilikten dolaylı olmaktan çok uzak olup, silahlı grupların sivil hareketini ve insani yardım erişimini engellediği, sivil altyapıya kasıtlı saldırılar düzenlediği bölgelerdir.

Bir diğer benzer durumun yaşandığı Gazze’de ise; 15 Ağustos 2025 itibarıyla Gazze kentinde kıtlık makul kanıtlarla doğrulanmış, yarım milyondan fazla insan açlık ve ölümle tanımlı felaket koşullarında yaşadığı tescillenmiştir. Ancak 10 Ekim 2025’te ilan edilen ateşkesin ardından yapılan son IPC analizi, Ağustos’taki kıtlık tespitine kıyasla gıda güvenliği ve beslenme alanlarında kayda değer iyileşmeler olduğunu gösterse de yine de en az 1,6 milyon kişi Nisan 2026 ortasına kadar yüksek düzeyde akut gıda güvencesizliğiyle karşı karşıya kalmaya devam edeceği öngörülmektedir. Ateşkes ve açlık arasındaki bu ilişki, açlık ya da gıda güvenliğinin doğal afet ya da durumlardan ziyade, siyasi bir seçimin sonucu olduğunu açıkça göstermektedir.

DolayısıylaSDG 2 kapsamındaki hedeflerin gerçek sınavı, istatistiksel düşüş eğrisi değil, açlığın bir savaş taktiği olarak kullanıldığı yerlerde uluslararası sistemin sorgulanmasıdır. Sudan’da 900 günden fazla süren kuşatma karşısında sessizlik, Gazze’de ise ancak siyasi bir ateşkesin açlığı geriletebilmesi, SDG 2’nin teknik göstergelerinin ötesinde, açlığın ne zaman “doğal”, ne zaman “siyasi” sayıldığı sorusunun hâlâ cevapsız kaldığını göstermektedir.


[1] Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Dünyamızı Dönüştürmek: 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi (Transforming Our World: The 2030 Agenda for Sustainable Development), A/RES/70/1, 25 Eylül 2015 tarihinde kabul edilmiş, 21 Ekim 2015 tarihli belge, Hedef 2. Erişim: https://docs.un.org/en/A/RES/70/1