Kasaba’nın Eşşeği …SON…
- Tarih:
Kasabada zaman geçti. Önce konuşmalar azaldı.
Sonra meraklar. Ardından sorular…
Bir zamanlar her köşe başında konuşulan eşek meselesi, kahvehanelerde açılan sohbetlerin yerini başka hikâyelere bıraktı. Kimisi tarlasındaki mahsulden söz etmeye başladı, kimisi pazardaki fiyatlardan, kimisi belediyenin tekrar bozup tekrar yapacağı yol ve kaldırımlardan…
Kasabalının hafızası da tıpkı eski bir duvar yazısı gibiydi.
Üzerine yeni yazılar yazıldıkça eskiler siliniyor ve bir zamanlar herkesin bildiği şeyler yavaş yavaş hatırlanmaz oluyordu.
Eşek meselesi de böyle olmuştu.
Belediye meydanından ilan edilen, ardından komisyonlar kurulan, haritalar açılan, tutanaklar tutulan, insanların birbirinden şüphelendiği, hatta mahkeme önüne çıkarıldığı o günler, artık kasabanın eski hikâyeleri arasına karışmıştı.
Kimileri o günleri gülerek anlatıyor, kimileri hiç yaşanmamış gibi davranıyordu.
Bazıları ise anlatırken hikâyenin en önemli yerlerini atlıyordu.
Zaman, kasabanın üzerine ince bir toz gibi çökmüştü. Eşek unutulmuştu.
İncir ağacının altında duran eski ip bile artık kimsenin dikkatini çekmiyordu.
Kasaba yeniden kendi küçük telaşına dönmüştü.
Sabahları kepenkler açılıyor, fırından ekmek kokuları yükseliyor, belediye önünde birkaç kişi yine aynı meseleleri konuşuyor, çocuklar akşamüstleri meydanda top oynuyordu.
Hayat, hiçbir şey olmamış gibi devam ediyordu.
Ta ki bir sabah kasabanın sokaklarına düğün haberinin yayılmasına kadar…
Belediye başkanının oğlu evleniyordu.
O gün kasabada herkesin yolu aynı yere çıkacaktı.
Başkanın dostları da gelecekti. Siyaseten karşısında duranlar da.
Düğün yapılan alan kasaba halkı ile dolmuştu.
Başkanın siyasi arkadaşları bir tarafta, karşı taraftan gelenler diğer tarafta duruyor; herkes birbirine gülümseyerek selam veriyordu.
— Nasılsın başkanım?
— Çok güzel, hizmetlerimiz devam ediyor.
Cümlesinin devamını getiremeden durdu. Ne diyeceğini bilemedi. Belediye başkanı ne tür hizmetler yapıyordu ki. İyiyim sen nasılsın? demek daha samimi olmazmıydı. Cevap biraz makamdan verilmiş ancak kalpten verilmemiş gibiydi.
Herkes birbirine güzel dileklerde bulunuyor, geçmişte söylenenler unutuluyor, eski kırgınlıkların üzeri müzik sesiyle örtülüyordu.
Kasap da oradaydı. Muhtar da.
Veteriner, öğretmen, papaz ve kasabanın parti temsilcileri…Hepsi düğündeydi.
Hatta bir zamanlar eşeğin yargılandığı o meşhur davayı merakla izleyenlerden bazıları bile salondaydı.
Müzik başladı. İnsanlar dans etti.
Garsonlar masalar arasında gidip geldi. Gece ilerledikçe sofralar boşaldı.
Düğün bitti. Ertesi sabah kasaba yeniden sessizdi. Güneş, belediyenin arkasındaki incir ağacının üzerine vuruyordu.
Bir zamanlar eşeğin bağlandığı yerde ise yalnızca eski bir ip parçası duruyordu.
Kasabanın çocuklarından biri ağacın yanından geçerken ipi gördü.
Eğildi. İpi eline aldı. Bir süre baktı.
Sonra oradan geçmekte olan yaşlı bir adama sordu:
— Bayım, eşek nerede?
Yaşlı adam durdu. İpe baktı. Sonra çocuğa.
Cevap vermedi. Çocuk sorusunu yineledi.
— Eşek nerede?
Yaşlı adam, düğünden kalma sandalyelerin ve masaların hala toplandığı meydana doğru baktı.
Sonra sessizce:
— Dün gece buradaydı, dedi.
Çocuk anlamadı.
— Burada mıydı?
Yaşlı adam başını salladı.
— Hem de herkesin içindeydi.
Çocuk elindeki ipe baktı.
Eşeğin günlerce arandığı o kasabada…
Onu bulmak için komisyonlar kurulmuş, haritalar açılmış, tutanaklar tutulmuştu.
İncir ağacının altında bir çocuk tarafından bulunmuştu.
Ve dün gece, o eşek yeniden ortadan kaybolmuştu. Kimse aramadı. Kimse komisyon kurmadı.
Ertesi sabah geriye yalnızca birkaç masa, birkaç sandalye ve incir ağacının altında unutulmuş eski bir ip kalmıştı.
Çocuk, ipin ucuna bir kez daha baktı.
— Ama eşek yok…
Yaşlı adam gülümsedi.
— Belki de hiç kaybolmadı, dedi. Biz sadece nerede olduğunu göremedik.
Çocuk başını kaldırıp yaşlı adama baktı.
Yaşlı adam incir ağacının dallarına, sonra kasabanın sokaklarına göz gezdirdi.
— O eşek, yıllarca insanların yükünü taşıdı. Ama insanlar onun adını kendi sözlerine yük yaptı. Kızdıklarında birbirlerine “eşek” dediler, küçümsediklerinde yine onu hatırladılar. Oysa kimse, bir eşeğin sırtında taşınan yükün ağırlığını sormadı.
Bir an sustu.
— Kimse gözlerinin içine bakıp oradaki sessizliği görmedi. Belki de insan, eşeğin gözlerindeki güzelliği görebilseydi, kendi gözlerindeki bazı eksikleri de fark edecekti.
Çocuk hiçbir şey söylemedi.
Yaşlı adam eğilip yerdeki ipi aldı, incir ağacının dalına astı.
— Biz ona yıllarca “eşek” dedik, dedi. Küçümsedik..
Sonra kasabanın boş sokağına doğru yürümeye başladı.
Çocuk arkasından seslendi:
— Peki eşek nereye gitti?
Yaşlı adam dönüp baktı.
—Biz, onun baktığı yerden bakmayı çoktan unutmuştuk.
İncir ağacının yaprakları rüzgârla hışırdadı.
İp, ağacın dalında hafifçe sallandı.
Ve o günden sonra kasabada kimse “eşek” kelimesini eskisi kadar kolay söylemedi.
Çünkü anladılar ki;
Eşek, insanın ağzında bir hakaret olmuştu belki… Ama sırtında insanın yükünü taşıyan, yolunu insanın önünden açan ve gözlerindeki sessiz güzellikle insana insanlığını hatırlatan yine oydu.
O hayvanın adı eşekti.



