Aynadaki Yabancı
- Tarih:
İnsan Kendini Nasıl Kaybeder ve Nasıl Bulur?
İnsan bazen aynaya bakar ve karşısındaki yüzü tanır; fakat o yüzün sahibini tanıyamaz.
Yüz kendisinindir. Ses kendisinindir. Hayatın içinde taşıdığı isim, makam, meslek, aile, geçmiş ve bütün hatıralar ona aittir. Buna rağmen aynadaki bakışta tanıdık olmayan bir şey vardır. İnsan, kendi yüzünün ardında kendisine yabancılaşmış birini görür. Bir zamanlar merhamet ettiği şeylere artık kayıtsızdır. Önceden önem verdiği hakikatlerin yerini hesaplar almıştır. Başarıları artmış, fakat içindeki huzur azalmıştır. Çevresi genişlemiş, fakat kendisiyle arasındaki mesafe büyümüştür.
İşte aynı insanın kendisine yabancılaşması, modern insanın en derin kayıplarından biridir.
İnsan kendini bir günde kaybetmez. Büyük bir kırılmayla da kaybolmaz her zaman. Çoğu kez küçük tavizlerle, ertelenmiş hesaplaşmalarla, bitmeyen telaşlarla, başkalarının bakışlarına bağlanan bir hayatla ve gittikçe büyüyen dünya meşgalesiyle kendisinden uzaklaşır.
Sonra bir gün aynaya bakar.
Karşısındaki yabancının kendisi olduğunu fark eder.
Asıl soru da o zaman başlar:
İnsan kendini nerede kaybetti?
Ve daha önemlisi:
Kendisini yeniden nasıl bulabilir?
- Kaybolmadan Önce: İnsan Kimdi?
İnsanın kendisini bulabilmesi için önce neyi kaybettiğini bilmesi gerekir.
Kur’an, insanın yaratılışına dair bize iki önemli ufuk açar. Birincisi, insanın “ahsen-i takvîm” üzere yaratılmasıdır: “Biz insanı gerçekten en güzel biçimde yarattık.” (Tîn, 95/4). İkincisi, insanın Allah’ın kendisine verdiği fıtrat üzere yaratılmasıdır: “Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun.” (Rûm, 30/30).
Bu iki ayet, insanın varoluşuna ilişkin önemli bir hakikati gösterir: İnsan, başıboş bırakılmış bir varlık değildir. İçinde hakikate yönelmeye elverişli bir yapı, iyiyi kötüden ayırmaya imkân veren bir vicdan ve Rabbine yönelmeye müsait bir fıtrat taşır.
Kur’an’ın A‘râf sûresinde anlattığı misak da bu bağlamda insanın Allah karşısındaki sorumluluğunu hatırlatan güçlü bir semboldür:
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”
Onlar, “Evet, Rabbimizsin” dediler. (A‘râf, 7/172).
Tasavvuf geleneği bu ayeti insanın Allah ile ilişkisini açıklayan derin bir hatırlama ve ahit fikri etrafında yorumlamıştır. Buna göre insanın dünyadaki yolculuğu yalnızca dışarıya doğru yapılan bir yürüyüş değildir; aynı zamanda unutulan hakikati yeniden hatırlama yolculuğudur.
İnsan dünyaya geldiğinde önünde uzun bir yol vardır. Bu yol boyunca kendisine birçok isim verilir: çocuk, öğrenci, eş, baba, anne, memur, yönetici, akademisyen, iş insanı, sanatçı, yazar…
Bütün bu isimler hayatın içindeki gerçekliklerdir. Fakat insanın hakikati bunların toplamından ibaret değildir.
Çünkü insanın bütün sıfatlarından önce kul oluşu vardır.
Ve insanın en büyük kaybı, diğer bütün sıfatları hatırlayıp kulluğunu unutmasıdır.
- İnsan Kendini Nasıl Kaybeder?
İnsan kendisini önce büyük günahlarla kaybetmez.
Çoğu zaman küçük unutmalarla kaybeder.
Bir şeyi sürekli ertelemekle başlar. Bir hakkı görmezden gelmek, bir yanlışı meşrulaştırmak, bir menfaat uğruna susmak, bir makam uğruna eğilmek, bir alkış uğruna olduğundan farklı görünmek…
Her taviz insanın içinde küçük bir iz bırakır.
İnsan bu izlere alıştıkça, bir süre sonra kendi içindeki değişimi fark etmez.
Kayboluş böyle ilerler.
İnsan kendi sesini duymamaya başlar.
Sonra başkalarının sesi onun yerine konuşur.
“Ne derler?”
“Beni nasıl görürler?”
“Beni takdir ederler mi?”
“Bu makamı kaybedersem ne olur?”
“Daha fazlasını elde edebilir miyim?”
Bu sorular çoğaldıkça insanın içindeki daha temel sorular sessizleşir:
Ben kimim?
Niçin yaşıyorum?
Rabbim benden ne istiyor?
Sahip olduklarım beni büyütüyor mu, yoksa içimi mi küçültüyor?
İnsan bu soruları sormayı bıraktığında hayat devam eder; fakat hayatın anlamı yavaş yavaş çekilir.
Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerindedir.
İş vardır.
Makam vardır.
Para vardır.
Çevre vardır.
Başarı vardır.
Fakat insan kendi içinde yoktur.
- Hızın İçinde Kaybolmak
Modern insanın en büyük problemlerinden biri, sürekli hareket hâlinde olmasıdır.
Durmak ona ağır gelir.
Sessizlik ona yabancılaşır.
Bir an boş kaldığında hemen telefonuna uzanır. Bir iş bittiğinde yenisini arar. Bir hedefe ulaştığında önüne başka bir hedef koyar.
Böylece insan sürekli meşgul olur; fakat kendi varlığıyla meşgul olamaz.
Hız, insanı yalnızca yormaz. Derinlikten de mahrum bırakır.
Tefekkür için zaman gerekir.
Muhasebe için durmak gerekir.
Pişmanlık için insanın kendisiyle baş başa kalması gerekir.
Tevbe için insanın nereye gittiğini fark etmesi gerekir.
Sürekli koşan insan bunların hiçbirine yeterince vakit ayıramaz.
Hız arttıkça hayatın görüntüsü çoğalır, anlamı azalır.
İnsan daha çok şey görür; daha az şey fark eder.
Daha çok insan tanır; daha az insanla hakiki bir bağ kurar.
Daha çok bilgi edinir; daha az hakikat üzerinde düşünür.
Günün sonunda yorulur.
Fakat onu yoran yalnızca yaptığı işler değildir.
Kendisinden uzaklaşmanın yorgunluğudur bu.
- Roller İçinde Kaybolmak
İnsanın hayatında roller vardır.
Bunlar gereklidir.
Fakat insan rolünü kimliği, kimliğini de varlığının bütünü zannetmeye başladığında tehlike ortaya çıkar.
Makam sahibi olmak başka şeydir; makamın kendisi hâline gelmek başka.
Yönetici olmak başka şeydir; yönetme gücünü kişiliğinin kaynağı zannetmek başka.
Yazar olmak başka şeydir; yazdıklarıyla kendisini değerli saymak başka.
İnsan bir süre sonra “Ben kimim?” sorusuna kendi adıyla değil, sahip olduğu sıfatlarla cevap vermeye başlar.
“Ben yöneticiyim.”
“Ben akademisyenim.”
“Ben önemli biriyim.”
“Ben tanınan biriyim.”
Sonra makam elinden alındığında, insan yalnızca makamını kaybetmez.
Kendisi hakkındaki tasavvurunu da kaybeder.
Çünkü insan değerini sıfatlarından devşirmiştir.
Oysa sıfatlar değişir.
Makamlar el değiştirir.
Beden yaşlanır.
Servet azalır.
İtibar yükselir ve düşer.
İnsan bütün bunların üzerinde duran daha derin bir hakikate ihtiyaç duyar.
O hakikat şudur:
İnsanın değeri, sahip olduklarının büyüklüğünden önce yaratılmış olmasının ve Rabbine kul oluşunun şerefindedir.
- Başkalarının Gözünde Yaşamak
İnsan kendisini başkalarının gözünde aramaya başladığında kendi hayatının seyircisine dönüşür.
Artık yaşamak için yaşamaz.
Görünmek için yaşar.
İyilik yapar; görülmek ister.
Başarı kazanır; alkış bekler.
Bir söz söyler; beğenilmesini ister.
Bir fotoğraf paylaşır; karşılığını izler.
Bir iyiliğin değeri, kendisinden çok başkalarının tepkisiyle ölçülmeye başlar.
Böylece insan kendi hayatının sahibi olmaktan çıkar.
Başkalarının nazarı onun görünmez terazisine dönüşür.
Oysa insanın asıl hesabı insanların bakışında değil, Allah’ın huzurundadır.
Kur’an’ın ifadesiyle:
“Kim izzeti istiyorsa, bilsin ki bütün izzet Allah’ındır.” (Fâtır, 35/10).
İnsan izzeti insanların takdirinde aradığında, her övgü onu biraz daha bağımlı hâle getirir. Her eleştiri onu biraz daha sarsar.
Çünkü kalbin terazisi dışarıya kurulmuştur.
İzzet ise içeride, Allah ile kurulan bağda başlar.
- Kendini Başarısıyla Ölçmek
İnsan kendisini başarılarıyla ölçmeye başladığında çevresindeki insanları da ölçmeye başlar.
Kimin makamı yüksek?
Kimin sözü daha etkili?
Kimin çevresi daha geniş?
Kimin kazancı daha fazla?
Kimin adı daha çok biliniyor?
Kimin çocuğu daha başarılı?
Kimin evi daha büyük?
Kimin hayatı daha gösterişli?
İnsan kendi değerini bir merdiven üzerinden okumaya başladığında çevresindeki insanları da basamaklara ayırır.
Böylece başarı yalnızca bir sonuç olmaktan çıkar, bir değer ölçüsüne dönüşür.
İnsan daha fazlasını ister.
Daha yüksek makam.
Daha büyük ev.
Daha iyi araba.
Daha fazla tanınırlık.
Daha çok takipçi.
Daha büyük başarı.
Kur’an bu hâli “tekâsür” kavramıyla anlatır:
“Çoklukla övünme sizi oyaladı.” (Tekâsür, 102/1).
İnsanın sürekli çoğaltmak istediği şeyler arttıkça, içindeki huzur azalabilir.
Çünkü başarı üzerine kurulan benlik hiçbir zaman yeterince başarılı değildir.
Her zirvenin üzerinde başka bir zirve vardır.
Bu yüzden başarıyla beslenen nefis, doymaz.
İnsan kendisini rakamlarla ölçmeye başladığında, hayatını da bir hesap cetveline çevirir.
Oysa insan bir rakam değildir.
- Küçükleri Küçümsemek
Kendini büyük görmenin ilk belirtilerinden biri, başkalarını küçük görmektir.
İnsan gücü arttıkça merhameti azalıyor, makamı yükseldikçe tevazusu eksiliyorsa burada büyük bir kayıp vardır.
Çünkü gerçek büyüklük, başkalarını küçültmeye ihtiyaç duymaz.
Bir insanın hizmet eden kişiye nasıl davrandığı, kendisinden makamca aşağıda gördüğü insana nasıl hitap ettiği, kendisine hiçbir fayda sağlamayacak birinin karşısında nasıl davrandığı, onun karakterini gösterir.
İnsan kendisine fayda sağlayacak kişilere nazik, hiçbir fayda sağlayamayacak kişilere kaba davranıyorsa nezaket sahibi değildir; çıkar sahibidir.
Gerçek nezaket, güç karşısında gösterilen incelikten çok güç sahibinin güçsüz karşısındaki tavrında ortaya çıkar.
Kalbin hassasiyeti burada belli olur.
Bir yetimin acısı insanın kalbini titretiyor mu?
Bir yoksulun hâli insanı düşündürüyor mu?
Bir yaşlının yalnızlığı insanda merhamet uyandırıyor mu?
Bir işçinin emeği görünür oluyor mu?
İnsan kendisinden küçük gördüğü kişiye bakarken kendi acziyetini hatırlıyor mu?
Bunlar küçük sorular değildir.
Çünkü kalbin sertleşmesi, insanın kendisinden uzaklaşmasının en açık işaretlerinden biridir.
- Aynadaki Yabancıyla Karşılaşmak
İnsan kendisini kaybettiğini nasıl anlar?
Çoğu zaman huzursuzlukla.
Her şey yolundadır; fakat insanın içi yolunda değildir.
Dışarıda düzen vardır; içeride dağınıklık.
İnsan kalabalıkların içinde bulunur; fakat yalnızdır.
Konuşur; fakat kendisini ifade edemez.
Güler; fakat gülüşünün arkasında ağır bir yorgunluk vardır.
Başarı kazanır; fakat başarının ardından beklediği huzur gelmez.
Yeni bir şey satın alır; kısa bir sevinç yaşar; sonra yeniden boşluğa düşer.
Yeni bir hedef belirler; ona ulaşır; sonra başka bir hedef arar.
İnsan sürekli bir sonraki şeyi bekler.
Çünkü içindeki boşluğu dışarıdaki şeylerle doldurmaya çalışmaktadır.
Fakat bazı boşluklar eşya ile dolmaz.
Bazı susuzlukların suyu dünyada bulunmaz.
İşte insanın kendisiyle karşılaşması böyle bir anda başlar.
Aynaya bakar.
Yüzünü görür.
Sonra yüzünün ardına bakmaya çalışır.
Ve sorar:
“Ben ne oldum?”
Bu soru, insanın hayatındaki en ağır sorulardan biridir.
Çünkü insan ilk defa başarılarını değil, sîretini görmeye başlar.
- Suretten Sîrete
Ayna yüzü gösterir.
Fakat insanın hakikati yüzünde bitmez.
Suret insanın dış görünüşüdür; sîret ise insanın karakteri, ahlâkı, niyeti ve iç dünyasıdır.
İnsan yıllarca suretini düzeltmeye çalışabilir.
Daha iyi giyinir.
Daha iyi görünür.
Daha iyi konuşur.
Daha iyi bir makam edinir.
Daha iyi bir çevre kurar.
Fakat sîreti ihmal edilmişse bütün bu dış düzen insanın içindeki dağınıklığı gizlemeye yetmez.
İnsanın asıl aynası kalbidir.
Kalp kirlenirse dünya da bulanık görünmeye başlar.
Niyet bozulursa davranışın güzelliği eksilir.
Kibir büyürse merhamet küçülür.
Hırs çoğalırsa kanaat azalır.
Dünya büyüdükçe insanın içi küçülebilir.
Bu yüzden dönüşün ilk şartı, insanın dışarıdan içeriye doğru yürümesidir.
“İnsanlar beni nasıl görüyor?” sorusundan “Rabbim beni nasıl bir kul olarak görüyor?” sorusuna geçmek.
Asıl dönüş burada başlar.
- Kendinden Uzaklaştığını Nasıl Anlarsın?
İnsan kendisini kaybettiğinde bunu bir anda fark etmez. Kayboluş çoğu zaman sessiz ilerler. İnsan görevlerini yerine getirir, işine gider, kazanır, konuşur, güler, insanlarla görüşür; hayat dışarıdan bakıldığında düzenini korur. Fakat iç dünyasında bir şey eksilmeye başlar. Yaptıkları çoğalırken anlam azalır. İnsanlarla arasındaki mesafe büyürken kendisiyle arasındaki mesafe daha da büyür.
İlk işaret, insanın kendi içinden gelen sesi duyamamasıdır. Ne istediğini bilen, neye yöneldiğini bilen, ne uğruna yaşadığını bilen insanın yerini; günün akışına kapılan, başkalarının beklentileriyle hareket eden, kendisine ait soruları sürekli erteleyen bir insan alır. Bir zamanlar önem verdiği şeyler anlamını kaybeder; önemsemediği şeyler hayatının merkezine yerleşir.
İnsan kendinden uzaklaştıkça huzursuzluğu artar. Fakat bu huzursuzluk çoğu zaman yanlış yerde aranır. Daha fazla çalışarak, daha çok kazanarak, yeni bir başarı elde ederek, yeni bir çevreye girerek, daha çok görünerek içindeki boşluğu kapatmaya çalışır. Oysa insanın içindeki boşluk, dışarıdan eklenen şeylerle dolmaz. Çünkü mesele sahip olduklarının azalması değil, kendisiyle bağının zayıflamasıdır.
Bir başka işaret de insanın yalnız kaldığında kendisinden kaçmak istemesidir. Sessizlik ağır geliyorsa, insan sürekli bir ses, bir ekran, bir meşguliyet arıyorsa kendi iç dünyasıyla karşılaşmaktan uzak duruyor olabilir. Çünkü sessizlik insanı kendisiyle karşılaştırır. Gürültü dağıtır; sessizlik toplar. Gürültü insanı dışarıya taşır; sessizlik insanı içine döndürür.
Sonra insan bir gün aynaya bakar. Yüz tanıdıktır. Hayat tanıdıktır. Ev, iş, makam, çevre, başarılar yerli yerindedir. Fakat bütün bunların ortasında insan kendisine yabancılaşmıştır.
İşte o anda asıl soru ortaya çıkar: Ben nereye gittim?
Bu soru, insanın kendisini yeniden aramaya başladığı yerdir.
- “Ben Ne Oldum?”
İnsanın kendisine sorabileceği en ağır sorulardan biri budur: Ben ne oldum?
“Ne kazandım?” sorusu insanı sahip olduklarına götürür. “Ne başardım?” sorusu yaptıklarına. “Beni kimler tanıyor?” sorusu başkalarının gözündeki yerine. Fakat “Ben ne oldum?” sorusu insanı doğrudan kendi hakikatiyle karşı karşıya getirir.
Çünkü insan yalnızca yaptıklarıyla meydana gelmez. Yaptıkları, zamanla kim olduğuna dönüşür. Her tercih kalpte bir iz bırakır. Her ihmal insanı başka bir yere taşır. Her taviz karakterden bir parça götürür; her doğru tercih insanı kendi hakikatine biraz daha yaklaştırır.
Bu yüzden insanın hayatının belli bir yerinde durup kendisine bakması gerekir:
Ben nasıl bir insana dönüştüm?
İnsanların yanında nasıl davranıyorum? Gücü elimde tuttuğumda kim oluyorum? Benden bir karşılık beklemeyen insanlara nasıl muamele ediyorum? Benden fayda sağlayamayacak insanların yanında karakterim değişiyor mu? Yalnız kaldığımda kimim? Kimsenin görmediği yerde ne yapıyorum? Allah ile aramdaki bağ hayatımın neresinde duruyor?
İşte insanın gerçek aynası burada başlar.
Çünkü insanın değeri, kendisi hakkında anlattığı hikâyede değil; kimse görmezken nasıl bir insan olduğunda ortaya çıkar.
Belki insan yıllarca kendisini makamıyla tanımladı. Belki başarılarını karakterinin yerine koydu. Belki insanların takdirini kendi değerinin ölçüsü sandı. Belki çok şey kazandı; fakat kendisinden uzaklaştı. Çok şey öğrendi; fakat bildikleri onu Allah’a yaklaştırmadı. Çok insan tanıdı; fakat kendi kalbine yabancı kaldı.
O hâlde mesele “Hayatımda ne oldu?” sorusundan daha derindir.
Mesele şudur:
Bütün bunlar beni nasıl bir insana dönüştürdü?
Bu soru insanı geçmişinin önüne getirir. Fakat geçmişte bırakmak için değil, yönünü yeniden tayin etmek için.
Çünkü insan “Ben ne oldum?” diye samimiyetle sorabildiği anda, “Ben ne olmalıyım?” sorusuna da yaklaşır.
Ve belki dönüş tam burada başlar.
- Kendine Dönmek:
- Tevbe
Tevbe, yalnızca geçmişte yapılan bir hatadan dolayı pişmanlık duymak değildir.
Tevbe, yön değiştirmektir.
İnsan yanlış bir yöne gidiyorsa geri dönmelidir.
Bu yüzden tevbe, insanın hayatındaki en büyük özgürleşme hareketlerinden biridir.
İnsan kendisine şu soruyu sorar:
“Ben nereye gidiyorum?”
Sonra başka bir soru gelir:
“Gitmem gereken yer burası mı?”
Sonra daha ağır olanı:
“Ben bu yolu neden seçtim?”
İşte bu sorular insanı yeniden kendisine getirir.
Tevbe, insanın kendi kendisiyle hesaplaşmasıdır.
Fakat yalnızca kendisiyle hesaplaşması da değildir.
Tevbe, Allah’a yöneliştir.
Kur’an insanın ümitsizliğe düşmemesini emreder:
“Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” (Zümer, 39/53).
Bu ayet, dönüş yolunun kapısını açık tutar.
İnsan ne kadar uzaklaşmış olursa olsun, yönünü Allah’a çevirebilir.
Kırılmış olabilir.
Yorulmuş olabilir.
Yanılmış olabilir.
Yıllarını kaybetmiş olabilir.
Fakat dönüş mümkündür.
Çünkü Allah’ın rahmeti insanın geçmişinden daha geniştir.
- Sessizlikte Kendini Duymak
Kendine dönmek için insanın zaman zaman susması gerekir.
Sessizlik, modern insanın kaybettiği büyük imkânlardan biridir.
Telefonun sustuğu,
ekranların karardığı,
kalabalıkların geride kaldığı,
insanın kendisiyle baş başa kaldığı anlar, ruhun yeniden nefes aldığı anlardır.
Bu, hayattan kaçmak değildir.
Hayatı yeniden anlamlandırmak için hayata kısa bir mesafeden bakmaktır.
Tasavvuf geleneğinde uzlet, halvet ve murakabe gibi uygulamaların temelinde böyle bir içe dönüş fikri vardır. İnsan dışarıdaki gürültüyü azalttığında içindeki sesi daha iyi duyar.
Sonra muhasebe başlar.
Niyetlerini sorgular.
Öfkesini görür.
Kibrini fark eder.
Hırsıyla karşılaşır.
Kırdığı insanları hatırlar.
Unuttuğu iyilikleri düşünür.
Ertelediği kulluğu fark eder.
Bütün bunlar insana ağır gelebilir.
Fakat insanın kendisiyle yüzleşmesi, kendisini cezalandırması için değil, kendini onarması içindir.
Kalbin yeniden kurulması sessiz başlar.
Bir dua ile.
Bir secde ile.
Bir özür ile.
Bir hakkı sahibine iade etmekle.
Bir insanın gönlünü almakla.
Bir kötülüğü terk etmekle.
Bir iyiliği kimse görmeden yapmakla.
İnsan böylece kendisine geri dönmeye başlar.
- Allah’a Kul Olmak: İzzetin Yolu
İnsan kendisini bulduğunda aslında yeni bir benlik icat etmez.
Kendisine verilmiş olan asli yönü yeniden keşfeder.
Bu yönün merkezinde kulluk vardır.
İnsan Allah’a kul olmaktan kaçarken özgürleşmez.
Tam tersine başka şeylerin kulu hâline gelir.
Paranın kulu.
Makamın kulu.
Şöhretin kulu.
İnsanların beğenisinin kulu.
Arzularının kulu.
Korkularının kulu.
Eşyanın kulu.
İnsanın önünde iki yol vardır: Hakikate bağlanmak veya başka bağların esiri olmak.
Allah’a kulluk, insanı küçültmez.
İnsanı eşyanın ve insanların önünde küçülmekten kurtarır.
Bu yüzden kulluk, zilletin değil izzetin yoludur.
İnsan yalnızca Allah’a boyun eğdiğinde, Allah’ın dışındaki şeylerin karşısında haysiyetini koruyabilir.
Kur’an’ın ölçüsü açıktır:
“Bütün izzet Allah’ındır.” (Yûnus, 10/65).
Gerçek izzet, insanın kendisini büyük görmesinde değil, kime ait olduğunu bilmesindedir.
Kul olduğunu bilen insan, makamının geçici olduğunu bilir.
Servetinin emanet olduğunu bilir.
Bedeninin kendisine ait olmadığını bilir.
Ömrünün sınırlı olduğunu bilir.
Bu bilgi insanı küçültmez.
Aksine onu hafifletir.
Çünkü insan artık kaybetmekten korktuğu şeylerin sahibi olmadığını, emanetçisi olduğunu bilir.
- Kendini Bulmak
İnsan kendisini bulduğunda dünyadan kopmaz.
Dünyadaki yerini bulur.
Çalışır.
Üretir.
Makamını hakkıyla taşır.
Kazancını helal yoldan elde eder.
Ailesine karşı sorumluluklarını yerine getirir.
İnsanlara hizmet eder.
Fakat bütün bunların hiçbiri onun kalbinin sahibi hâline gelmez.
Dünya elinde olur; kalbinde olmaz.
İnsan başarı kazanır; başarı ona hükmetmez.
Makam sahibi olur; makam onu büyütmez.
Servet kazanır; servet onun değerini belirlemez.
İnsanların sevgisini kazanır; fakat insanların sevgisini hayatının ölçüsü hâline getirmez.
İşte bu hâl, insanın kendi merkezine yerleşmesidir.
Kalbin yönü sabitlenir.
Rüzgârlar değişir; yön değişmez.
Övgüler gelir; insan şımarmaz.
Eleştiriler gelir; insan yıkılmaz.
Kayıplar yaşanır; insan bütünüyle dağılmaz.
Çünkü kalbin dayandığı yer dünyadan daha sağlamdır.
Kur’an bu hâli “nefs-i mutmainne” ile anlatır:
“Ey huzura ermiş nefis! Rabbine, O’ndan hoşnut olarak ve O’nun hoşnutluğunu kazanmış olarak dön.” (Fecr, 89/27-28).
Buradaki huzur, hayatın bütün problemlerinin ortadan kalkması değildir.
Huzur, problemler karşısında insanın merkezini kaybetmemesidir.
- Aynadaki Yabancı Gittiğinde
İnsan kendisini bulduğunda aynadaki yüz değişmez.
Gözler aynı gözlerdir.
Yüz aynı yüzdür.
İsim aynıdır.
Meslek aynıdır.
Makam aynı olabilir.
Ev, şehir, iş, çevre yine aynı kalabilir.
Fakat aynaya bakan insan değişmiştir.
Çünkü artık yüzünün ardındaki sîreti görmektedir.
Artık kendisini başkalarının alkışında aramamaktadır.
Başarılarını varlığının ölçüsü saymamaktadır.
Makamını kendisine verilmiş bir üstünlük olarak görmemektedir.
Kendisinden aşağıda gördüğü insanlara küçümseyerek bakmamaktadır.
Hızın içinde kaybolduğunda durmayı bilmektedir.
Düştüğünde tevbe etmektedir.
Yanıldığında dönmektedir.
Kendisini olduğundan büyük görmediği gibi, olduğundan küçük de görmemektedir.
Çünkü kendisini Allah’ın yarattığı bir kul olarak bilmektedir.
İşte insanın kendisini bulması budur.
Kendisine yeni bir kimlik vermek değil, kendisine verilmiş hakikati yeniden hatırlamaktır.
- Eve Dönmek
İnsan hayat boyunca birçok yere gider.
Şehirler değiştirir.
Evler değiştirir.
Meslekler değiştirir.
İnsanlarla tanışır, insanlardan ayrılır.
Büyür.
Yaşlanır.
Kazanır.
Kaybeder.
Fakat bütün bu yolculukların içinde başka bir yolculuk daha vardır:
İnsanın kendisine doğru yaptığı yolculuk.
Bu yolculuğun ilk durağı fıtrattır.
Sonra dünya gelir.
Dünya insanı sınar.
İnsan savrulur.
Kendinden uzaklaşır.
Roller edinir.
Hızlanır.
Kazanır.
Kaybeder.
Bir gün durur.
Aynaya bakar.
Yabancıyı görür.
Sonra yüzünü çevirip kalbine bakar.
Fark eder.
Pişman olur.
Tevbe eder.
Döner.
Yavaşlar.
Sükûneti öğrenir.
Kulluğu hatırlar.
Ve nihayet insanın yıllarca aradığı şeyin uzaklarda olmadığını fark eder.
Aradığı yer, kendi fıtratının derinliğindedir.
Aradığı ses, susturduğu vicdanındadır.
Aradığı yön, kalbin Allah’a çevrilmesindedir.
Aradığı izzet, kulluktadır.
İnsan kendisini bulduğunda şunu anlar:
Kendini kaybetmek, Rabbinden uzaklaşmanın gölgesidir; kendini bulmak, O’na doğru dönmenin meyvesidir.
Aynadaki yabancı, insanın gerçek düşmanı değildir.
O yabancı, insana kaybettiği kendisini gösteren aynadır.
Bu yüzden insan aynayı kırmamalıdır.
O aynaya bakmalıdır.
Uzun uzun bakmalıdır.
Korkmadan.
Bahane üretmeden.
Kendisinden kaçmadan.
Çünkü insanın hakikate doğru ilk adımı, aynadaki yabancıyı tanımasıdır.
Sonra daha derin bir soru gelir:
“Ben kimdim?”
Ardından:
“Kime aitim?”
Ve nihayet:
“Nereye dönmeliyim?”
Cevap, insanın bütün yolculuğunu bir cümlede toplar:
Rabbine dön.
Çünkü insan kendisini bulduğu yerde, aslında Rabbine yöneldiğini fark eder.
Ayna yeniden berraklaşır.
Suret yerini sîrete bırakır.
Gürültü yerini sükûnete bırakır.
Hırs yerini kanaate bırakır.
Korku yerini tevekküle bırakır.
Yabancılık yerini ünsiyete bırakır.
Ve insan, yıllar sonra ilk defa kendi yüzüne bakar.
Bu defa aynada bir yabancı görmez.
Kendisini görür.
Daha doğrusu, kendisine verilmiş olan emaneti yeniden tanır:
Kul olduğunu.
İşte insanın eve dönüşü budur.



