Picture of Turgay Ovalı
Turgay Ovalı

İslam Düşüncesinde Devlet Fikrinin Evrimi – 3

A+ A-

Hz. Ali ile Hz. Muâviye arasındaki Sıffin Savaşı’nın ardından imzalanan hakem anlaşması, İslam toplumunda derin yaralar açmıştı. 661 yılında Hz. Ali’nin bir Haricî tarafından şehit edilmesiyle birlikte, İslam siyasal tarihinde yepyeni bir dönem başladı. Muâviye, hilafeti ele geçirerek Emevî hanedanını kurdu. Peki, Muâviye ile birlikte gerçekten bir rejim değişikliği mi yaşandı? Hilafet ne zaman saltanata dönüştü? Bu sorular, İslam siyaset düşüncesinin en çok tartışılan meselelerinden biri olmuştur.

Muâviye, Hz. Peygamber döneminde Müslüman olmuş, Hz. Ömer tarafından Şam’a vali tayin edilmişti. Uzun yıllar Şam’da kalan Muâviye, burada güçlü bir siyasal ve askerî yapı inşa etmişti. Suriye’nin Bizans İmparatorluğu’na komşu olması, bölgenin askerî açıdan önemini artırmış, Muâviye de bu fırsatı iyi değerlendirerek kendine sadık bir ordu kurmuştu.

Muâviye’nin halife olmasıyla birlikte, İslam devletinin merkezi Medine’den Şam’a taşındı. Bu, coğrafi değişiklik, siyasal bir dönüşüme işaret ediyordu. Medine, kabile geleneklerinin ve istişare kültürünün hâkim olduğu bir şehirdi. Oysa Şam, Bizans idari geleneğinden etkilenmiş, merkeziyetçi bir yönetim anlayışına sahipti. Muâviye, bu idari birikimi kendi lehine kullanarak, devleti daha merkezi ve hiyerarşik bir yapıya kavuşturdu.

Emevîlerle birlikte siyasal sistemde üç önemli değişiklik yaşandı: Birincisi, veraset sistemine geçilmesiydi. Muâviye, kendi hayatında iken oğlu Yezid’i veliaht tayin etti. Bu, hilafet tarihinde bir ilkti. Daha önceki halifeler, ya toplumun rızasıyla seçilmiş (Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman) ya da kendinden önceki halife tarafından aday gösterilip toplumun onayına sunulmuştu (Hz. Ömer, Hz. Ali). Muâviye ise oğlunu veliaht tayin ederek, hilafeti hanedanın bir malı haline getirdi. Bu uygulama, bey’at kurumunu bir formaliteye dönüştürdü. Artık halifeyi, toplum seçmiyordu. Halife, babadan oğula geçen bir mirasla belirleniyordu.

İkincisi, merkeziyetçi yönetim anlayışıydı. Emevîler, eyaletleri merkezden atadıkları valilerle yönetti. Bu valiler, çoğunlukla Emevî ailesine mensuptu ve merkeze sıkı sadakatle bağlıydılar. Bu, devletin birliğini koruma açısından etkiliydi, ancak aynı zamanda idari kayırmacılığı ve yerel halkın yönetimden dışlanmasını da beraberinde getirdi.

Üçüncüsü, askerî gücün siyasetteki belirleyici rolüydü. Emevîler, Suriye ordusuna dayanarak iktidarlarını sürdürdüler. Siyasal meşruiyet, giderek askerî güce ve merkezi otoritenin caydırıcılığına bağlı hale geldi. Bu, ilk dönem hilafetinde ön planda olan istişare ve toplumsal rıza gibi unsurların geri plana itilmesi anlamına geliyordu. Netice itibariyle, Muâviye ile birlikte hilafet kurumu önemli bir dönüşüm geçirdi. Bu dönüşüm, İslam siyaset düşüncesinde “hilafet” ile “saltanat” arasında kavramsal bir ayrımı da beraberinde getirdi. Peki, bu iki kavram arasındaki farklar nelerdi?

Hilafet, ilk dönem uygulamasında şu özelliklerle tanımlanıyordu:

– Bey’at ile belirleniyordu (toplumsal rıza).

– Şûra (istişare) esastı.

– Halife, ümmeti temsil ediyordu.

– Dinî meşruiyet ön plandaydı.

– Halife, hesap verebilirdi.

– Adalet, yönetimin temel ilkesiydi.

Saltanat ise Emevîlerle birlikte ortaya çıkan yeni siyasal gerçekliği ifade ediyordu:

– Hanedan esasına dayanıyordu (veraset).

– Merkeziyetçi ve otoriterdi.

– Askerî güç, meşruiyetin temel dayanağıydı.

– Saray siyaseti ve bürokrasi ön plandaydı.

– Halife, giderek dokunulmaz ve sorgulanamaz bir konuma yükseldi.

– Dinî meşruiyet, fiilî iktidarın meşrulaştırılması işlevi gördü.

Bu karşılaştırmayı yaparken, ilk dönem hilafetini fazla idealize etmemek gerekir. Dört halife döneminde de kabilesel çıkar çatışmaları, siyasal rekabet ve iktidar mücadeleleri vardı. Ancak en azından teorik düzeyde, halifenin toplumun rızasına dayandığı ve hesap verebilir olduğu kabul ediliyordu. Emevîlerle birlikte bu ilkeler, birer formaliteye dönüştü.

Emevî iktidarının en trajik ve en sembolik olayı, hiç şüphesiz 680 yılında yaşanan Kerbelâ faciasıydı. Muâviye’nin oğlu Yezid, babasının ölümünden sonra halife oldu. Ancak Hz. Hüseyin başta olmak üzere birçok kişi, Yezid’in meşruiyetini tanımadı. Hz. Hüseyin, Kûfe halkının daveti üzerine ailesiyle birlikte Irak’a doğru yola çıktı. Ancak Kûfe’deki durum değişmişti, halk ona sahip çıkmadı ve Yezid’in ordusu, Hz. Hüseyin ve beraberindekileri Kerbelâ’da kuşattı. Hz. Hüseyin ve 72 kadar yakını, susuz bırakıldıktan sonra acımasızca katledildi. Bu olay, İslam tarihinin en derin yaralarından biri oldu ve özellikle Şiî gelenekte büyük bir yas ve direniş sembolü haline geldi. Aslında Kerbelâ bütün Müslümanlar için iktidar ile adalet arasındaki ilişkinin en dikkat çekici örneğidir.

Kerbelâ, bir yöneticinin güçlü olmasının onu meşru kılmadığını gösteren bir uyarıdır. Yezid, askerî gücü elinde bulunduruyordu, halifeydi ve meşruiyet iddiası vardı. Ancak onun Hz. Hüseyin’e yaptıkları, İslam siyaset hafızasında zulmün ve adaletsizliğin en kalıcı örneklerinden biri olarak yer aldı. Kerbelâ, siyasal iktidarın gücünün ötesinde, ahlakî bir temele ihtiyacı olduğunu hatırlatan kalıcı bir semboldür.

Emevîlerle birlikte İslam siyaset düşüncesinde en önemli sorulardan biri ortaya çıktı: Bir yönetici güçlü olduğu için mi meşrudur, yoksa gücünün ötesinde başka bir meşruiyet kaynağına mı ihtiyaç vardır?

Emevîler, iktidarlarını meşrulaştırmak için çeşitli argümanlar geliştirdiler:

– Kureyş kabilesine mensup olmaları (Hz. Osman’ın akrabası olmaları).

– İslam’ı yaymadaki hizmetleri (fetihler).

– Devlet düzenini sağlama becerileri.

– “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olarak görülmeleri.

Ancak bu meşrulaştırma çabaları, herkes tarafından kabul görmedi. Muhalifler, Emevî iktidarının meşru olmadığını savundular. Şiîler, Hz. Ali ve soyunun ilahî tayinle halife olduğunu ileri sürerken, Haricîler ise bir Müslümanın en erdemli kişi tarafından yönetilmesi gerektiğini savundular.

Bu tartışmalar, İslam siyaset düşüncesinde meşruiyet kavramının çok boyutlu olduğunu göstermektedir. Emevîler, fiilî iktidara sahipti, devleti yönetiyor ve vergi topluyordu. Ancak bu, onların meşruiyetlerini kesinleştirmiyordu. İslam siyaset geleneğinde, güç tek başına meşruiyet kaynağı değildi. Yönetici, adaleti, şûrayı ve şeriatı gözetmek zorundaydı.

Sonuç olarak, Emevîlerle birlikte Müslümanların siyasal tarihinde önemli bir kırılma yaşandı. Hilafet, seçimli ve istişareye dayalı bir yönetim olmaktan çıkarak, hanedan iktidarına dönüştü. Bu dönüşüm, Müslüman siyaset düşüncesinde “ideal yönetim” ile “fiilî yönetim” arasındaki mesafenin açılmaya başladığı dönemdir. Emevîler, devleti kurumsallaştırdı, sınırları genişletti ve İslam’ı yaydı. Ancak aynı zamanda, iktidarın ahlakî temelleriyle ilgili ciddi soru işaretleri de bıraktılar. Onlar döneminde yaşanan Kerbelâ olayı, siyasal iktidarın adaletten ne kadar uzaklaşabileceğinin acı bir hatırlatıcısıydı.

Muâviye ile başlayan bu dönüşüm, artık İslam siyaset düşüncesini derinden etkileyecek bir soruyu gündeme getirmişti: Güçlü olan yönetici meşru mudur, yoksa meşruiyet için gücün ötesinde başka ilkelere mi ihtiyaç vardır? Bu soru, sonraki yüzyıllarda İslam siyaset düşünürlerinin temel uğraşlarından biri olacaktı. Mâverdî, Gazzâlî ve İbn Teymiyye gibi düşünürler, bu sorunun cevabını farklı şekillerde arayacaklardı.

Ancak o noktaya gelmeden önce, devlet daha da büyüyecek, daha da karmaşıklaşacak ve Müslümanlar devleti düşünmeye başlayacaktı. Bu da bir sonraki yazımızın konusu.