Picture of Mesut Şimşek
Mesut Şimşek

Öfke

A+ A-

Bugün elimizde öfkenin doğasına, kökenlerine ve toplumsal tezahürlerine dair Antik Çağ’dan moderniteye uzanan son derece zengin bir literatür ve çok katmanlı bir düşünce mirası bulunuyor. Bu birikim içinde öfke, hem bastırılması hedeflenen ilkel bir dürtü hem de siyasal ve ahlaki bir eşik olarak tartışıldı. Örneğin; Seneca, meselenin bireysel ahlak ve rasyonel akıl boyutuna odaklanıp öfkeyi zihnin bir anlık kontrol kaybı, bir tür geçici delilik olarak tarif etti. Hobbes ise bu denetimsiz içgüdüyü modern devletin kurucu mantığına yerleştirdi. Zira ona göre insanı insanın kurdu olmaktan kurtaracak yegâne zemin, herkesin üzerinde mutabık kaldığı kurumsal ve hukuki bir tahakkümdü. Modern Batı tahayyülünde ise Fransız İhtilali’nin kıvılcımı olan Bastille örneğinde görüldüğü üzere, öfkeyi dönüştürücü bir siyasal enerjiye, adaletsizliğe ve keyfî iktidara karşı yukarıya yönelen meşru bir hak arama iradesine tercüme etme yolunu seçti.

Bütün bu kuramsal hat, öfkenin ya ahlakla dizginlenebileceği ya da kurumsal ve kamusal kanallar üzerinden rasyonel bir hatta tahvil edilebileceği varsayımına dayanır. Oysa kendi tarihsel serüveni içinde kurumlaşma sancılarını aşamamış toplumsal yapılara, bilhassa Türkiye tecrübesine yaklaştığımızda, söz konusu analitik çerçevenin sınırlarına varırız. Çünkü bu topraklarda tanık olduğumuz öfke ne Seneca’nın öngördüğü türden bireysel bir nefis terbiyesine sığar ne de Bastille’in vaat ettiği dönüştürücü, dikey bir kamusal akla dönüşebilir.

Kuşkusuz bu öfkenin gerisinde, iki asırlık modernleşme serüvenimizin ürettiği merkez-çevre geriliminin, bürokratik vesayetin ve bastırılmış kimliklerin biriktirdiği derin bir hınç tortusu vardır. Ne var ki bu tarihsel mağduriyet hafızası, zamanla iktidar pratiğinin temel meşruiyet aygıtına dönüşerek kendi karşı tahakkümünü üretmekten ve yeni vesayetler kurmaktan geri durmamıştır. Böylece dünün ezileni, iktidarını adil bir düzen kurmak yerine sıradan muhataplarından intikam aldığı doymak bilmez bir rövanşa dönüştürdü.

Fakat bugün karşımızda duran tehlike, bu yaralı hafızanın günümüzdeki kurumsal çözülüş ve ahlaki erozyonla birleşerek bizzat toplumun kendi içine doğru patlamasıdır.

Modern bir toplumun asgari koşulu, bireyin kendini hukukun ve kurumların koruyucu gölgesinde güvende hissetmesidir. Adaletin nesnel bir işleyişe, öngörülebilir kurallara ve liyakate dayandığı bir sistemde vatandaş, hak arama mücadelesini meşru kanallar üzerinden yürütür. Oysa Türkiye’de kurumların içinin boşaltılması, yargının tarafsızlığını ve öngörülebilirliğini yitirmesi, bireyi dehşet verici bir boşluğun ortasında bıraktı. Kuralın olmadığı, daha doğrusu kuralın keyfîleştiği yerde, cezasızlık kültürü yerleşik bir hayat tarzına dönüşür. Birey bilir ki haksızlığa uğradığında sığınacağı kurumsal bir zırh yoktur. Dolayısıyla geriye tek bir ilkel refleks kalır. Kendi adaletini üretmek ve kendini korumak adına daimi bir teyakkuz hali benimsemek.

Kurumların güven vermediği ve cezasızlığın olağanlaştığı bir zeminde kamusal alan, kaçınılmaz olarak kuralsız bir hesaplaşma sahasına evrilir. Toplumsal dokuyu saran linç refleksi, esasen adaleti cemaatçi güdülerle bizzat tahsil etme arzusunun dışavurumudur. Dijital dünyanın sunduğu anonimlik ve hız ise bu ilkel iştahı tahrik eden işin cabası oldu.

Kuşkusuz böylesi bir vasattan ilk ve en onarılmaz yarayı alacak olan yine bizzat yargı erkinin kendisidir. Zira kalabalıkların hissiyatına göre tavır alan, meşruiyetini hukuk kurallarından değil de tribünlerin alkışından devşirmeye kalkan bir yargı, zamanla bağımsız bir hakem olma vasfını bütünüyle yitirip, bizatihi ilkel hesaplaşma mekanizmasının kullanışlı bir aparatına dönüşür.

Fakat bu mekanizmanın asıl trajik ve ahlaki açıdan sakil tarafı, öfkenin yöneldiği adrestir. Gerçek sorunlarla, yani hayat pahalılığıyla, liyakatsizlikle, yapısal adaletsizlikle veya tepedeki güç odaklarıyla yüzleşme cesareti gösteremeyen kitle, dikey eksende biriktirdiği bütün hıncı yatay eksene, yani kendi hizasındakilere boşaltmaktadır. Güce hesap soramayan tebaa, hıncını yanındakinden çıkarır. Ekranda dili sürçen bir figür, sokakta görünüşüyle göze batan bir birey, kültürel kodları ıskalayan bir herhangi biri ya da en sıradan kuralı hatırlatan bir muhatap anında bu yatay öfkenin günah keçisi haline getirilir.

Linç etmek, kendi çaresizliğini ve teslimiyetini unutturan yapay bir ahlaki arınma ayinidir. Kalabalık, kurbanını dijital taşlarla un ufak ederken kendini adil, güçlü ve haklı hisseder oysa yapılan tek şey, sistemik iktidarsızlığın faturasını zayıf bir hedefe kesmektir.

Bu durum, toplumun kılcal damarlarına kadar sinen derin bir şüphe ve güvensizlik kültürü üretir. Kamusal alan, yurttaşların birbirini anladığı, farklılıkların müzakere edildiği bir müşterek zemin olmaktan çıkarak, herkesin birbirini gözetlediği ve potansiyel bir tehlike olarak kodladığı bir cemaatler savaşına evrilir. Kimse yanındakine itimat etmez, çünkü bilir ki bir anlık bir tereddüt, ters bir bakış ya da bağlamından koparılmış tek bir kelime, kendisini de linç çarkının dişlileri arasına fırlatabilir.

Nitekim bu ruh hali, büyük kriz anlarını çoktan aşarak gündelik hayatın en sıradan temaslarına kadar sızmış vaziyettedir. Trafikte yol verme meselesinin dakikalar içinde bir varoluş kavgasına dönüşmesi, kira anlaşmazlıklarının hukuki süreçleri beklemeden kapı kırmaya ve karşı tarafı ahlaken boğma girişimlerine evrilmesi ya da hastane koridorundaki bir aksaklığın hekime yönelik fiziki bir hesaplaşmayla neticelenmesi de aynı kaynaktan beslenir. İnsanlar muhatabıyla konuşup uzlaşmak yerine, onu anında teşhir edip arkasına alacağı görünmez linç cemaatinin insafına terk etmeyi seçer. Çünkü idari ve hukuki hakemliğin iflas ettiği her mikro alanda vatandaş, kendi hakkını ancak muhatabını ezerek koruyabileceği zannına teslim olur.

Ezcümle; Türkiye’deki bu koyu ve boğucu öfke, iddia edildiği gibi sadece Doğu ile Batı arasına sıkışmış bir kimlik buhranı olarak görmemek gerekir. Bu vasat tam olarak kurumlarını ve adalet hissini yitirmiş bir toplumun, kendi aynasındaki acziyetle yüzleşmekten kaçarken yanındakine saldırmasını ifade eder.

Dikeyde hiçbir hesabı soramayanların, yatayda birbirini boğduğu bu zemin ne hakiki bir adalet üretir ne de vicdani bir teselli sunar. Kurumların yerini linç rejimlerinin, hukukun yerini dijital kabilelerin aldığı bir zeminde ise en büyük kaybı, geriye dönüp baktığında sığınacak ne koruyucu bir kaidesi ne de birbirine güvenecek bir komşusu kalan toplumun bizzat kendisi yaşar. Nihayetinde celladına tek bir söz dahi edemeyen bir kalabalığın, celladın baltasını kapıp yanındakinin boynuna vurarak kendini hür sandığı devasa bir açık hava tımarhanesidir burası.