Hesabı Başka Türlü Tutmak
- Tarih:
Eduardo Galeano, Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nda sade ama yakıcı bir soru soruyordu:
“Potosí’nin gümüşü nereye gitti?”
Bu sorunun peşine düşmek, yalnızca bir madenin tarihini araştırmak değildi. Bir coğrafyanın zenginliği nasıl çıkarılmış, kimlerin ellerinden geçmiş ve hangi ülkelerin refahına dönüşmüştü? Potosí’nin gümüşü ortadan kaybolmamıştı..
Bir yerden başka bir yere taşınmış, birilerinin zenginliği olurken geride kalanların yoksulluğuna dönüşmüştü. Galeano, yoksulluğun her zaman bir şeyin eksikliği olmadığını; bazen bir yerden sürekli başka bir yere aktarılan zenginliğin geride bıraktığı sonuç olduğunu gösteriyordu.
Aradan yarım yüzyıldan fazla zaman geçti. Madenlerin adı değişti, ticaretin araçları yenilendi, kasalar el değiştirdi. Fakat soruyu bugün yeniden sormamız gerekiyor:
Dünyanın zenginliği nereye gidiyor?
Bu kez cevabı yalnızca madenlerde aramayalım. Silahların, borçların, servetlerin ve yerinden edilmiş insanların izini sürelim. Birbirinden ayrı görünen bu hikâyelerin aynı dünya düzeninde nasıl kesiştiğine bakalım.
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsünün (SIPRI) verilerine göre, dünya askerî harcamaları 2025’te 2 trilyon 887 milyar dolara ulaştı. Harcamalar üst üste on birinci yıl artarken kişi başına düşen tutar 352 doları buldu. Aynı dönemde, Birleşmiş Milletlerin 2026-2027 mali dönemi için kabul edilen barış gücü bütçesi yaklaşık 5,1 milyar dolardı; önceki döneme göre yaklaşık yüzde 10 daha azdı. Elbette askerî harcamaların tamamını barış gücü bütçesiyle karşılaştırmak, iki farklı ihtiyacı birbirine indirgemek olur. Ancak bu rakamlar, dünyanın silahlanmaya ayırdığı kaynaklarla çatışmaların sonuçlarını sınırlamak için ayırabildiği kaynaklar arasındaki uçurumu görmemize yardım ediyor.
Dünyanın bir yanında güvenlik için trilyonlar harcanırken başka bir yanında insanlar borçlarını ödeyebilmek için eğitimden, sağlıktan ve kamusal hizmetlerden vazgeçmek zorunda kalıyor. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansının (UNCTAD) verilerine göre gelişmekte olan ülkeler, 2024 yılında dış borçları için 384 milyar dolar faiz ödedi. Kurumun hesaplamasına göre, 94 gelişmekte olan ülke gelişmiş ülkelerle aynı faiz oranlarından borçlanabilseydi yılda yaklaşık 500 milyar dolar tasarruf edebilirdi. Üstelik 2018-2024 döneminde artan faiz yükü, 5,5 milyar insanın yaşadığı 99 ülkede kalkınma harcamalarına ayrılabilecek kaynakları daralttı.
Galeano’nun gümüşü artık yalnızca madenlerden çıkarılmıyor. Bazen faiz olarak, bazen borç koşulları olarak, bazen de bir ülkenin kendi geleceğine yatırım yapabilmek için ödemek zorunda kaldığı bedel olarak karşımıza çıkıyor.
Peki, bu bedeli kim belirliyor?
Borç alan ülkelerin neden daha pahalıya borçlandığını yalnızca ekonomik bir zorunluluk olarak açıklayabilir miyiz? Sermayeye erişimin koşulları baştan eşitsiz kurulmuşsa, bu eşitsizliğin sonuçlarını yalnızca borçlananların beceriksizliğine bağlamak ne kadar adildir?
Dünyanın servet dağılımına baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. Oxfam’ın 2026 başında yayımladığı değerlendirmeye göre milyarderlerin toplam serveti 2025’te yüzde 16’dan fazla artarak 18,3 trilyon dolara yükseldi. Oxfam’ın dayandığı servet dağılımı hesaplamalarında, dünya nüfusunun en yoksul yarısının küresel servetten aldığı pay ise yalnızca yüzde 0,52 düzeyindeydi. Mesele, yalnızca bazı insanların çok zengin, bazılarının çok yoksul olması değil. Servetin ekonomik güce, ekonomik gücün siyasi nüfuza dönüşebilmesi; böylece kuralların yazılmasında kimin sesinin duyulduğunu da belirleyebilmesi.
Servet yalnızca satın alma gücü değildir..
Aynı zamanda kararları etkileme, gündemi belirleme ve kendi çıkarlarını genel çıkar gibi sunabilme imkânıdır. Bir insanın serveti büyüdükçe toplumun geri kalanından daha fazla söz hakkı elde etmesi, kendiliğinden adil bir düzenin işareti sayılamaz. Bir avuç insanın biriktirdiği servet, milyarlarca insanın hayatını etkileyen kararlar üzerinde orantısız bir güce dönüşüyorsa artık yalnızca gelir dağılımını değil, demokrasinin niteliğini de konuşmamız gerekir. Bir de bu hesabın en ağır kalemi var: İnsan hayatı..
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin (UNHCR) verilerine göre 2025 yılının sonunda dünya genelinde 117,8 milyon insan zulüm, çatışma, şiddet ve insan hakları ihlalleri gibi nedenlerle zorla yerinden edilmişti. Bu sayı, bir yıl öncesine göre düşmüş olsa da hâlâ insanlığın taşıdığı ağır bir yükü gösteriyor. Aynı kurum, 2025’te bir önceki yıla kıyasla yüzde 24 daha az kaynakla çalıştı; koruma ve yardım ulaştırabildiği zorla yerinden edilmiş ve vatansız insan sayısı da yüzde 16 azaldı.
Bir tarafta silahlanmaya ayrılan kaynaklar büyüyor, diğer tarafta evini, toprağını ve hayatını geride bırakmak zorunda kalan insanlara ulaştırılan yardım azalıyor. Elbette askerî harcamaların her kalemini insani yardıma aktarmak mümkün değildir; dünyadaki çatışmaların ve güvenlik ihtiyaçlarının gerçekliğini de görmezden gelemeyiz. Fakat tam da bu nedenle daha temel bir soru sormak zorundayız:
Güvenliği nasıl tanımlıyoruz?
İnsanların yaşadığı toprakları savunmak için mi kaynak ayırıyoruz, yoksa insanların güvenle yaşayabileceği bir dünya kurmak için mi?
Bu dört tablo, birbirinden bağımsız dört talihsizlik değil. Aralarında doğrudan ve tek yönlü bir neden-sonuç ilişkisi kurmak doğru olmaz; fakat hepsi, karar alma gücünün ve kaynaklara erişimin eşit dağılmadığı bir dünya düzeninin farklı yüzlerini gösteriyor. Güçlü olanın kuralları belirleyebildiği, zayıf olanın ise çoğu zaman o kuralların bedelini ödemek zorunda kaldığı bir düzen…
Bu düzene tarafsız bir ad aramak, yaşananları olduğundan hafif göstermektir. Emeğin, toprağın ve insan hayatının bir bölümünün, başka bir bölümün refahı ve güvenliği uğruna araçsallaştırıldığı bir sömürü düzeninden söz ediyoruz. Üstelik bunun sonuçları yalnızca yoksul ülkelerle sınırlı değil. Silahlanma yarışı, iklim krizi, zorunlu göçler ve büyüyen eşitsizlik, insanlığın ortak geleceğini tehdit ediyor. Bir yerde başlayan adaletsizlik, sınırların ardında kalmıyor; er ya da geç başka hayatların içine de sızıyor.
Bütün bunları teşhis etmek önemi ve gerekli, ama yeterli değil. Aynayı tutmak kadar, aynada görüneni değiştirecek yolları da konuşmalıyız. Umut, olup bitene katlanmayı kolaylaştıran bir teselliye dönüşürse anlamını kaybeder. Gerçek umut, başka türlü bir düzenin mümkün olduğunu göstermek ve bunun için hangi adımların atılabileceğini konuşmaktır.
İlk mesele borç.
Bir ülkenin borçlanma maliyetinin ekonomik kırılganlığıyla birlikte yükselmesi, değiştirilemez bir doğa yasası değildir. Borçların adil ve sürdürülebilir biçimde yeniden yapılandırılmasını sağlayacak uluslararası mekanizmalar, kalkınma bankalarının daha erişilebilir finansman sunması ve borçlu ülkelerin müzakere gücünün artırılması, mevcut düzenin değiştirilmesi için somut adımlardır. UNCTAD’ın hesapladığı yıllık 500 milyar dolarlık tasarruf ihtimali, bu eşitsizliğin kaçınılmaz olmadığını gösteriyor. Elbette bu tutarın tamamı kendiliğinden yoksulluğun ortadan kaldırılmasına dönüşmeyecek. Kaynağın nasıl kullanılacağı, kamu yönetiminin hesap verebilirliği ve toplumun ihtiyaçlarının ne ölçüde gözetildiği de belirleyici olacak. Fakat adil bir finansman düzeni kurulmadan kalkınma sorumluluğunu yalnızca yoksul ülkelere yüklemek, hesabı baştan eksik tutmaktır.
İkinci mesele vergi.
Küresel ekonomide sermaye sınırları aşarak hareket edebilirken vergi kuralları uzun süre büyük ölçüde güçlü ekonomilerin belirlediği çerçeveler içinde şekillendi. Şimdi Birleşmiş Milletler çatısı altında Uluslararası Vergi İşbirliği Çerçeve Sözleşmesi için müzakereler yürütülüyor. Nihai metinlerin 2027’de Genel Kurula sunulması hedefleniyor. Bu süreç, bütün sorunları tek başına çözecek bir güvence değil; fakat uluslararası vergi kurallarının daha kapsayıcı bir zeminde ele alınabilmesi için önemli bir imkân. Oxfam’ın en zengin kesimlere yönelik küresel servet vergisi önerileri de servetin toplumsal sorumluluğunu tartışmaya açıyor. Asıl mesele, zenginliği cezalandırmak değil; ekonomik gücün, kamusal hayatın gerektirdiği sorumluluktan muaf tutulamayacağını kabul etmek.
Üçüncü mesele güvenlik.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin beş daimî üyesine tanınan veto yetkisi, uluslararası barış ve güvenlik konusunda alınacak kararların önünde belirleyici bir güç oluşturuyor. 2022’de kabul edilen Genel Kurul kararı, veto kullanıldığında konunun on iş günü içinde Genel Kurulda görüşülmesini öngörerek bu yetkinin daha fazla sorgulanmasına imkân verdi. Ancak tartışma ve hesap verme imkânının artması, veto yetkisinin kendiliğinden ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Kitlesel zulüm ve ağır insan hakları ihlalleri söz konusu olduğunda veto kullanımının sınırlandırılması yönündeki çağrılar da bu nedenle önemini koruyor.
Silahsızlanma da yalnızca iyi niyet beyanlarına bırakılamaz. Askerî harcamaların bir bölümünün çatışmaların önlenmesine, diplomasiye, insani yardıma ve ortak yaşamı güçlendirecek alanlara yöneltilmesi gerekir. Dünya askerî harcamalarının onda biri yaklaşık 289 milyar dolara karşılık geliyor. Bu tutarın tamamını başka alanlara aktarmak gerçekçi bir öneri olmayabilir; fakat bu büyüklük, kaynakların kullanımına ilişkin tercihlerin ne denli önemli olduğunu gösteriyor. Güvenliği yalnızca silahların miktarıyla ölçen bir anlayış, insanları güvende tutacak koşulları kurmayı ikinci plana atabilir..
Dördüncü mesele, bütün bunların üzerinde yükseldiği yönetim anlayışı.
Dünya düzeni yalnızca kaynakların nasıl dağıtıldığıyla değil, o dağılımın kurallarını kimin belirlediğiyle de ilgilidir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde veto yetkisi, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankasında ise oy gücünün kota ve sermaye paylarıyla bağlantısı, uluslararası kurumların karar mekanizmalarındaki eşitsizlikleri görünür kılıyor. Daha adil bir düzen, bütün ülkelerin aynı ekonomik güce sahip olduğunu varsaymakla kurulamaz; güç farklarını yok saymak yerine, bu farkların başkalarının haklarını ve söz hakkını ortadan kaldırmasını önleyen kurallar geliştirmekle kurulabilir.
Bunların hiçbiri kolay değil. Hiçbiri kendiliğinden gerçekleşmeyecek. Uluslararası kurumlar yalnızca adil oldukları için değişmez; değişim, ısrarlı müzakereyi, ortak hareket etmeyi, kamusal baskıyı ve hesap verebilirliği gerektirir. Üstelik bir ülkenin dışarıda adalet talep ederken kendi içinde adaletsizliği sürdürmesi de mümkün. Bu nedenle adil bir dünya düzeni arayışı, yalnızca uluslararası kurumlara yöneltilen bir talep değil; her toplumun kendi kaynaklarını, emeğini ve iktidarını nasıl kullandığına ilişkin bir yüzleşmedir.
Galeano’nun sorusu hâlâ önümüzde duruyor: Potosí’nin gümüşü nereye gitti?
Bugün bu soruyu dünya servetine, borçlara, silahlara ve yerinden edilmiş insanların hayatlarına yönelttiğimizde, mesele yalnızca geçmişte kimin neyi aldığı değildir. Mesele, bugün kimin karar verdiği, kimin kazandığı ve kimin bedel ödediğidir. Bir düzeni anlamak için yalnızca kasadaki paraya bakmak yetmez; o paranın hangi emekle üretildiğini, hangi kurallarla el değiştirdiğini ve geride ne bıraktığını da hesaba katmak gerekir.
Belki de hesabı başka türlü tutmaya tam buradan başlamalıyız.
Bir ülkenin zenginliğini yalnızca büyüme rakamlarıyla değil, insanlarının nasıl yaşadığıyla; bir devletin gücünü yalnızca silahlarıyla değil, barışı koruma iradesiyle; bir ekonominin başarısını yalnızca biriken servetle değil, o servetin insan hayatına ne kattığıyla ölçmek…
Çünkü adalet, kaynakların yalnızca var olması değil, insan onuruna yaraşır bir hayatı mümkün kılacak biçimde paylaşılmasıdır.
Dünya halkları adil ve özgür bir yaşamı hak ediyor..
Bu hak, iyi niyetli temennilerle kendiliğinden gerçekleşmeyecek. Onu mümkün kılacak kurumları, kuralları ve dayanışma biçimlerini kurmak gerekiyor. Hakkımız olanı istemek yetmez; onu adil bir düzen içinde güvence altına almak ve o düzeni birlikte kurmak zorundayız.



