Bizim Güzel Masallarımız: Nezih Fikirler
- Tarih:
Fikir meclislerimizde, bir münazaranın ya da tenkidin sonunda, en çok da ölünün arkasından, pek sık işitilen bir cümle vardır: “Fikirlerine katılmıyorum ama hakkını vermek lazım, çok büyük katkıları var.” Cümle, söyleyenin ağzında bir kerem jesti gibi durur. Söylendiği andan itibaren de meclisteki herkesin içine bir ferahlık yayılır. Tartışma bitmiştir. Kimse kimseyi kırmamıştır. Üstelik alicenaplık dahi gösterilmiştir. Bize de zaten böylesi yakışır. Söyleyen, hasmına karşı bile insaflı kalabilmiş bir vicdan sahibidir. Dinleyenler de bu insafa şahit olmakla tekamül ettiğini ispat etmiş bir cemaat. Ne var ki bu ferahlık, çoğu zaman, hiçbir şeyin gerçekten konuşulmamış olmasının ferahlığıdır.
Düşünce bir yanda, düşünen öbür yanda. Düşünce yanlış, eksik, hatta zararlı olabilir; ama düşünen, sırf düşünmüş olmasından, gecelerini ve kitaplarını bu işe vakfetmiş olmasından ötürü takdiri hak eder. Fikir reddedilir, ama katkı, artık her ne demekse, alkışlanır. Bu ayrım, zahiren medeni bir müsamahanın, bâtınen ise hiçbir riske girmemenin nezih bir formülüdür.
İlk cümleden sonuca atlamamak gerekir; zira itiraz hazırdır. Düşünceyi düşünenden ayırmak, şahsa yönelik saldırıya karşı çekilmiş bir set değil midir? Bir fikri, sahibinin kim olduğuna bakarak değil, kendi isabetine göre tartmak entelektüel namusun ta kendisi değil midir? Değildir. Daha doğrusu, mesele bu değildir. Şahsa yönelik saldırı, düşünceyi düşünene bakarak yargılamaktır. Burada olan ise tam tersidir: Düşünce yargılanmaktan kaçınılmakta, düşünene ise düşüncesinden bağımsız, hatta çoğu zaman hakketmediği, bir iltifat ikram edilmektedir. Set, düşünceyi korumak için değil, yargıyı askıya almak için çekilmiştir. Nitekim Batı dünyasının, dünyanın geri kalanına saldığı “ad hominem” korku salgınının arkasında yatan sebep biraz da öznesiz suçlar oluşturmanın getirdiği rahatlıktan beslenme amacında yatıyor belki. Yargılayamayan kişi ömrü boyunca edilgenliğe mahkum olacaktır. Bu, başka bir tartışmanın konusu.
Şimdilik düşünceye geri dönelim. Düşünce, düşünenden ayrılabilecek bir mal değildir. Özel hukuk kavramlarından mı devam etmeliyiz? Düşünen, düşüncenin mütemmim cüzüdür. Büyük olarak nitelendirilen her felsefi düşüncenin aslında müellifi tarafından farkında olmadan, belki de tam bir farkındalık hâliyle, kaleme aldığı bir itirafname, bir nevi gayriihtiyari hatırat olduğunu söylenir. Bunu büyük felsefelerle sınırlamaya da gerek yoktur. Bir insanın hangi soruyu sormaya değer bulduğu, hangi cevaptan neden irkildiği, hangi delili kâfi saydığı, hangi ihtimali hiç aklına getirmediği, nerede durup nerede ısrar ettiği ve sair hususların hepsi onun mahiyetinin tezahürüdür. Özgürleşme uluslararası güvenliğin merkez kavramlarından birisidir. Eleştirel düşüncenin küresel seviyede önde gelen isimlerinden birisi olan bir Türk akademisyen İslami tarz-ı hayatın gerekliliklerini kast ederek “bunun aslında özgürleştirici olmadığını, bu yüzden özgürleştirici sayılamayacağını” ifade eder. Bir şeyin “aslını” bilmenin ne kadar sübjektif olduğunun çok bir önemi yoktur. Düşünen ile düşünce arasındaki irtibat koptuğu anda yeteri kadar güçlü ve etkili profillerin, rıza mekanizmalarını elinde tutan kişilere; bize bir herhangi bir şeyin aslını vazetme ruhsatı vermiş oluruz. Köle ruhlu olanlar dışında kimsenin kabul etmek istemeyeceği bir durum. Bu yüzden tekrar vurgulamak kaçınılmaz: düşünce, düşünenin aynası değil, bizzat kendisidir. En azından onun, dünyaya çevrilmiş yüzüdür. Bir fikrin yanlışlığı, o fikri kuran muhakemenin yanlışlığıdır. Fikirler arası tartışma, muhakemeler arası tartışma esas itibariyle değerler arasındaki müsademeden ibarettir. Müsademe-i efkardan barika-i hakikatin doğması ancak tali ve teknik konular için geçerlidir. Esaslı konularda neyin hakikat, neyin aydınlık, neyin karanlık olduğuna ilişkin temel kabullerimiz arasında güçlü bir çatışma vardır. Bu bağlamda fikir münakaşasının kendisi de pek itibar edilecek bir iş değil. Münazaracı ve münakaşacı fenomenlerin zamanında üzerine düşünülmesi gereken bir mesele.

Vardığımız noktada “fikrine katılmıyorum ama katkılarına ve emeğine saygım var” cümlesi ya bir çelişkidir ya da bir kaçamak. Çelişkidir, çünkü emeği takdir edilen şey, o emeğin ürünü olan düşüncenin ta kendisidir. Ürünü reddedip üretimi alkışlamak, yanlış hesap tutan bir muhasebeciyi kalemini çok yorduğu için tebrik etmeye benzer. Kaçamaktır, çünkü söyleyen, hasmının düşüncesiyle gerçekten hesaplaşmanın yükünü sırtlanmak yerine ona bir teselli ikramiyesi uzatıp meydandan çekilir. Kendisi de nezih bir davranışta bulunmanın kibri ve tatminini yaşar. Bizim dilimizde bunun bir adı vardır: kaçak dövüşmek.
Kaçak dövüşen, kavgaya girmiş görünür ama hiçbir yumruğu almaz, hiçbir yumruğu da tam vurmaz. Tenkit etmiş gibi olur, fakat tenkidin ağırlığını taşımaz; zira düşünceye yönelttiği itiraz, emeğe yönelttiği iltifatla derhal dengelenmiştir. Sıfır toplamlı bir konuşma. Muhatabı da bu dengeden memnundur. Reddedilmiş ama küçümsenmemiş, mağlup edilse bile yaralanmamıştır. İstediği zaman ayağa kalkabilir. İki taraf da meydandan alnı ak çıkar. Kaybeden yalnızca hakikattir; ama onun meclislerde zaten pek bir taraftarı yoktur. Varılan noktada kaçak dövüşmenin de aşağısı, danışıklı dövüşten bile söz edilebilir.
Asıl incelikli kısım bundan sonra başlıyor. Kaçak dövüşmek, kendini kaçak dövüşmek olarak değil, ahlaki bir üstünlük olarak takdim eder. “Hakkını vermek”, nefse ağır gelen bir ikrar gibi sunulur: Ben ki bu adamın fikirlerinden hoşlanmam, yine de büyüklük gösterip emeğini teslim ediyorum. Söyleyen, nefsini yenmiş bir dervişin tevazuuyla konuşur; dinleyenler de onu hasmına hakkını teslim edebilen nadir mürüvvet ehlinden sayar. Öyle ya, okur yazarlık kavga dövüş kaldırmaz. Nezih bir iştir. Nezih iş tutanların, nezih fikirleri nezihçe alkışlanır.
Gel gelelim, nefse ağır gelen emeği teslim etmek değildir. Emeği teslim etmek bedavadır. Kimseyi bağlamaz, hiçbir itirazı davet etmez, hiçbir delil istemez. Nefse asıl ağır gelen, bir düşüncenin hangi noktada isabetli olduğunu açıkça ikrar etmek ya da hangi noktada çöktüğünü gerekçesiyle göstermektir. Nefse ağır gelen taraf olmanın ağırlığını yüklenmektir. Birincisi, kendi kanaatinden bir parça terk etmeyi; ikincisi, muhatabın cevabına maruz kalmayı, belirli riskleri üstlenmeyi gerektirir. İkisi de risktir. “Hakkını vermek” ise riskin ta kendisinden kaçmanın, ahlak kılığına girmiş hâlidir. Üstüne üstlük nezih bir imajla birlikte yaratılan ikircikli entelektüel personasının getirdiği avantajlar da cabası. İkrar gibi görünen şey, çoğunlukla inkardan kaçıştır. Tevhidin inkarla başlaması, üzerine düşünülecek bir şey.
Bütün bu müsamerenin acınası bir diğer tarafı da iltifat gibi gözüken ikrarda, söyleyenin bile fark etmediği bir tahkirin saklı olmasıdır. Bir düşünüre düşüncesi için değil de emeği için alkış tutmak, onu bir zihin olarak değil bir amele olarak muhatap almaktır. Ona söylenen şudur: Ne düşündüğün beni ilgilendirmez, ama ne kadar çalıştığın takdire şayandır. Katkın takdire şayan. Nicel bir veriden ibaretsin ve sıfırın çok üstündesin … Bu, karneye “çok gayretli” yazan öğretmenin dilidir. Başarıyı teslim edemediği yerde çabayı öven bir teselli dili. Bir insana gösterilebilecek en büyük hürmet, düşüncesini ciddiye alıp onunla hesaplaşmaktır. Gerekirse reddetmek, gerekirse yerle bir etmek. Reddedilmeye layık görülmemek, reddedilmekten daha ağır bir hükümdür.
“Hakkını vermek” ifadesinin asıl manası da zaten buradadır. Hak, bir şeyin layık olduğu muameledir. Bir düşüncenin layık olduğu muamele ise onun doğru mu yanlış mı, derin mi sığ mı olduğunun söylenmesidir. Emeğe yapılan iltifat bu hakkı vermez. Aksine onu gasp eder. Düşünen, düşüncesinin hükmünü beklerken kendisine ise bir teşekkür belgesi uzatılır.
Bu masal bizde neden bu kadar sevilir? Belki de tartışmayı hep bir kırgınlık ihtimali olarak gören, fikir ayrılığını husumetle karıştıran bir meclis kültüründe, emeğe iltifat bir sigorta işlevi görür. Nezih bir varoluş metotudur. Güvenlidir. Kimse kimsenin düşüncesini gerçekten tartmaz. Herkes herkesin emeğini ve katkısını tebrik eder. Neticede ortaya çıkan, tartışma değil, karşılıklı nezaket ziyaretleridir. Makam ziyaretlerinin ve karşılıklı istişarelerin pek moda olduğu bir çağda kaçınılmaz sonumum. Varlığını var saymakla var ettiğimiz kamuoyu da bu ziyaretlerin tutanaklarını fikir hayatı zanneder. Aksi takdirde ömrü aydınlanmacı despotluğu inşa etmekle ve aydınlanma idealleri, bilhassa da Kant etrafında top çevirmekle öldükten sonra Kuçuradi’nin eserleri ve katkılarının fikir başlığı altında değerlendirilmesini anlamlandırmak mümkün değil. Kuçuradi gibi bir ismi tanıyan ve bilenlerin dahi bu müsamerede yer almak için koşturmasının nezih sayılmak gibi bir kaygıdan münezzeh olduğunu düşünmek safdillik olur. Onlar da bu masaldaki yerlerini istiyor. Belki de haklılar. Fakat geçenlerde tartıştığımız gibi, ölünün arkasından konuşmak denilince hafakanlar basmasın, hakikatin hatrı tutulsun, nezih personalar parçalansın istiyoruz; kendimize canavar dedirtmek istiyoruz. Yaşamak sanrı değil, gerekler gerçekleşsin istiyoruz.



