Picture of Emrullah Öztürk
Emrullah Öztürk

Soruldukça Söylenen

A+ A-

Röportaj: Mustafa Everdi

Röportajı Yapan: Emrullah Öztürk

Mustafa Everdi ile bu söyleşi, Erzengiz romanının yazım sürecinden hareketle yazarın karakteri, düşünceyi ve edebî metni kurma biçimini tartışıyor. Bir kadın karakteri özgürleştirmeyi amaçlayan erkek yazar, onu kendi arzularından ve ideallerinden ne ölçüde bağımsız bırakabilir? Karakterin yazarına itiraz etmesi, kendi hakikatini talep etmesi ne anlama gelir? Everdi, Erzen’i özgürleştirmeye çalışırken onu yüceltip ideal bir kadın imgesine dönüştürdüğünü belirterek, yazarın niyetiyle metnin ortaya çıkardığı sonuç arasındaki çelişkiye dikkat çekiyor. Buradan edebiyatın temel bir meselesine ulaşıyor: Karakterler, yazarın düşüncelerini doğrulayan araçlar mı olmalı, yoksa yazarın kendi hükümlerini de sorgulamasına imkân veren bağımsız özneler olarak mı kurulmalı?

Söyleşinin kapsamı, romanın bu sorularından günümüz edebiyatının yapısal sorunlarına doğru genişliyor. Dijital mecraların hız ve görünürlük odaklı okuma alışkanlıkları, edebî değer ile çevresel aidiyetlerin birbirine karışması, bağımsız eleştirinin zayıflığı ve edebiyatın düşünceyle kurduğu ilişki ele alınıyor. Everdi’ye göre bir eserin düşünsel derinliği, tek başına edebî başarıyı güvence altına almıyor; düşüncenin canlı karakterlere, inandırıcı bir anlatıya ve insanın çelişkilerini açığa çıkaran bir kurguya dönüşmesi gerekiyor. Edebiyatın imkânı da hazır hükümleri yinelemekten çok, onları sınamakta yatıyor. Bu çerçevede söyleşi, yazarın yarattığı karakter üzerindeki iktidarından edebiyat çevrelerinin yazar üzerindeki etkisine ve yazarın kendi düşünceleriyle kurduğu ilişkiye uzanan bir sorgulama ortaya koyuyor.

**

E.Ö. ‘Erzengiz’ romanınızdan başlayalım. Bir roman bazen bir karakterden, bazen bir hatıradan, bazen de insanın zihnini uzun süre meşgul eden bir sorudan doğar. “Erzengiz” sizin için hangi ihtiyaçtan, hangi düşünceden veya hangi hikâyeden doğdu? Romanı yazmaya başladığınızda zihninizdeki temel meseleyle yazma süreci sonunda ulaştığınız yer arasında nasıl bir mesafe oluştu?

M.E. Bu roman temel bir soruyla başlamıştı; Bir kadını özgürleştirmek için yazan erkek yazar, onu kendi arzularından ne ölçüde özgür ve bağımsız bırakabilir? İşte bu temel soruyu açımlayan kurgu ile gerçek kişi, aşk ile cinsellik, yaşlılık ve gençlik, yaşam ile ölüm arasındaki belirsiz sınırları yoklayarak yürüdüm.  Arzuların nesnesi kılınan karakter, roman ilerledikçe özne olup yazara karşı çıkabilir mi hatta onu değiştirebilir mi en temel yazma sebebimdi.

Bunun yanında ev ve aile, çocuklarını boğar mı? Neredeyse sıfır kültürel sermaye ile yola çıkan insanlar aydın ve sanatçı olabilir mi? Özellikle kadınlar… Bunu edebiyatta ne kadar başarabilirim, düşüncesi içindeydim.

Türkiye’de muhafazakâr kültür ortamında yetişenler roman yazar mı? Hele ki erotik roman! Böyle bir arayışın imkanını zorlamaktı maksadım.  Yazarın karakterle konuşması, karakterin yazara itiraz etmesi, karakterin “beni sen yaratmadın, senin eksikliğinden doğdum” demesi bir roman için yoklanması gereken iyi bir fikirdi.

Kitap yayınlandıktan sonra gördüm ki mümkün olanlar imkân dahilinde ama içinden çıktığımız kültürel ortam beni de sınırlandırmış. Editörlerin “altın dokunuşu” olmadığı için eksiklerimin farkına yayınlandıktan sonra vardım. Bununla yazarın eksik ve başarısızlığını editörlere, yani kendi dışıma yöneltiyor değilim. Kendi eksiklerini kabul eden bir cevabın içinde sorumluluğun bir kısmını dışarıya taşıması yazarı kurtarmaz. Editörün katkısı elbette önemlidir. Fakat anlatmakla göstermek arasındaki farkı görmemek, karakteri yüceltmek veya onun adına hüküm vermek yalnızca editörün eksikliğiyle açıklanamaz.

Ben nedense göstermeyi değil anlatmayı yeğleyen bir zihin dünyasına sahipmişim. Önümde çok güzel bir konu vardı ve başarılı bir roman olması için her şey yazarın yeteneğine kalıyordu. Ne var ki konunun güzel ve ilginç olması romanın başarısı için garanti değil. Yazarlıkta konunun güzel olmasıyla romanın başarılı olması arasında doğrudan bir ilişki yok. Üstelik her şey yazarın zihinde hazırsa romanın keşif alanı ihmal edilebiliyor.  Roman yazmak, önceden hazırlanmış bir düşünceyi sayfalara dökmek değil; düşüncenin yazarın denetiminden çıktığı yerde yeni bir hakikatle karşılaşabilmekmiş.

Okurlardan gelen yankıları görünce düşündüğüm ile başardığım arasında mesafe oluşmuş. Erzen’in özgürleşmesini anlatan roman, sonuçta Erzen’i aşırı derecede yücelten bir izlenim bırakmış. Karakteri yaşadığı olaylar içinde göstermek yerine neredeyse onun adına hüküm veren yazarın alter egosuna dönüşmüş. Elbette bu yaklaşım karakterin gizemini ve çelişkisini azaltıyor.

E.Ö.  ‘Erzengiz’ adı, okurda daha kitabın kapağındayken bir merak uyandırıyor. Bir romanın adı, onun anlam dünyasına açılan bir eşik midir, yoksa okurun metinle karşılaştıktan sonra geriye dönerek anlamlandırdığı bir işaret mi? Bu isimle okura nasıl bir çağrışım alanı açmak istediniz?

M.E. Erzengiz, Türkçede hazır bulduğum bir kelime değil; benim türettiğim bir ad. Daha önce bir hikâyede astronot karşılığı olarak “evrenot” kelimesini önermiştim. Dilin yalnızca miras alınan bir yapı değil, yeni ihtiyaçlarla genişletilebilecek bir imkân olduğunu düşünüyorum.

Bir kitap adı, okuru yalnızca hikâyeye çağırmaz; kitabın nasıl okunacağına ilişkin ilk merakı da yaratır. Erzengiz adında beni çeken, gizem duygusuyla bir kişiyi ya da durumu tanımlama ihtimalinin yan yana gelmesiydi. Fakat adın asıl anlamı, romanın içinde kazanacağı anlamdır.

Romanın meselesi bir aşk hikâyesinden ibaret değildi. Erzen’in, kendisini yaratan yazarın çizdiği sınırları aşmaya çalışması, kurgusal bir karakterin kendi gerçekliğini talep etmesi demekti. Adın da bu belirsizliğe eşlik etmesini istedim.

Yine de bir kitap adına yüklenen niyetle okurun o adda bulduğu anlam aynı şey değildir. Erzengiz’in başarısı yalnızca merak uyandırmasına değil, okur kitabı bitirdiğinde bu adın zihninde yeni bir anlam kazanmasına bağlı.

Mesela bir okuyucu; “Erzengiz isminin TDK’da karşılığı yok. Anlamlar yumağının forma bürünmüş hali demek ki. Karakterin adı Erzen. Giz takısına eserin içinde rastlamıyoruz. Kitap okunup kapağı kapandığında “Giz” takısı okuyucunuz belleğinde kendiliğinden oluşuyor…

Er= erkek.

Zen= andınlanmak. (Uzak doğu felsefesi. Meditasyon tandanslı berraklaşma)

Giz=saklı tutulan durum…

Eril dünyanın gizli saklı kalan dünyasını, yarattığı Erzen karakteri ile aydınlığa çıkaran eser olarak yorumlanabilir sanırım. Satırlar arasında gezindikçe, eril dünyanın, din kültür aile ve toplum nedeni ile içine hapsettiği gizlediği eylemlerin karakter yoluyla afişe edildiğini gösteren bir eser olduğunu salık veriyor bize Erzengiz… diye yorumluyor. Herkes farklı anlamlar çıkarıyorsa bu konuda başarılı olduğum söylenebilir mi?

E.Ö. Roman kişileriniz kendi hakikatlerini mi yaşar, yoksa yazarın dünya görüşünün sözcülerine mi dönüşürler? Bir karakter sizin düşüncelerinizle çatıştığında ona kendi yolunu açma özgürlüğü tanır mısınız? ‘Erzengiz’ üzerinden düşündüğümüzde, yazar ile karakter arasındaki bu mesafe nasıl kuruluyor?

M.E. Roman kişisinin kendi hakikatini yaşaması gerektiğine inanıyorum. Fakat bu, yazarın karakterine özgürlük tanıdığını söylemesiyle gerçekleşmiyor. Karakteri adlandıran, onun geçmişini kuran, karşısına çıkaracağı olayları belirleyen ve okurun önüne hangi davranışlarını getireceğine karar veren yine yazardır. Yazar, bütün bu iktidarı kullanırken karakterinin bağımsızlaştığını sanabilir.

Erzengiz’de benim karşılaştığım sorun buydu. Erzen’in yazara itiraz etmesini, kendi gerçekliğini talep etmesini istedim. Ne var ki onu özgürleştirmeye çalışırken başka bir tuzağa düştüm: Onu yücelttim. Kadını bir arzu nesnesi olmaktan çıkarmak isterken bu kez ideal bir kadın imgesinin içine yerleştirdim.

Huri, ideal kadın, kurtarıcı kadın… Bu imgeler ilk bakışta kadını yüceltir. Fakat yüceltmek, insan olarak tanımak değildir. Kusursuzlaştırılan kadın da kendi çelişkilerinden, bencilliğinden, öfkesinden ve yanlışlarından arındırılır. Böylece gerçek bir özne olmaktan çıkar, erkeğin zihnindeki bir ideale dönüşür.

Erzen’in sorunu da burada belirginleşti. Ona özgürlük vermek isterken kendi idealimi bozmasına yeterince izin veremedim. Karakterin kendi hakikatini yaşaması, yazarın onun adına verdiği hükümlere direnebilmesiyle mümkün. Üstelik bu direniş yalnızca olay örgüsünde değil, yazarın okurun önüne koyduğu ahlaki değerlendirmelerde de gerçekleşmeli.

Bu nedenle bugün karakter ile yazar arasındaki mesafeyi yalnızca bir anlatım tekniği olarak görmüyorum. Bu, aynı zamanda bir iktidar meselesi. Yazarın karakterine gerçekten özgürlük tanıması, onu kendi düşüncesinin, arzusunun ve iyilik anlayışının hizmetinden çıkarabilmesine bağlı.

Ve şu soruyu tekrar sordurur: Yazar, özgürleştirdiğini düşündüğü karakter üzerinde hangi iktidar biçimlerini sürdürür?

E.Ö. Edebiyat bugün bir yandan yayıncılık piyasasının, bir yandan dijital mecraların, hızın ve görünür olma arzusunun etkisi altında. Çok yazılan, çok konuşulan ama belki de daha az derinlemesine okunan bir dönemdeyiz. Sizce günümüz edebiyatının temel meselesi iyi eser üretmek mi, okur yetiştirmek mi, yoksa edebiyatın insanın hayatındaki yerini yeniden kurmak mı?

M.E. Dijital mecralar, yazar ile okur arasındaki eski ilişkiyi değiştirdi. Yazar artık sırça fanusunda oturup edilgen bir okur kitlesine seslenen Tanrı Yazar değil. Okur itiraz edebiliyor, eleştirebiliyor, bir cümleyi tartışmaya açabiliyor. Bu, edebiyat için önemli bir imkân. Fakat etkileşimin artması, okuma derinliğinin de arttığı anlamına gelmiyor. Çok konuşulan bir kitapla gerçekten okunmuş bir kitap arasında fark var.

Hız çağında edebiyatın önündeki mesele yalnızca dikkat çekmek değil, dikkati hak etmek. Kayan ekranlar arasında okuru durdurabilen, ona kendi hayatını yeniden düşündüren bir metin gerekiyor. Bir cümlenin paylaşılması, o cümlenin taşıdığı düşüncenin anlaşıldığını göstermiyor. Bazen bir kitabın bütününden koparılan etkili bir söz, kitabın kendisinin yerini alabiliyor.

Bilgiye ulaşmak artık çok daha kolay. Fakat bilgiye ulaşmakla insanı anlamak aynı şey değil. Yapay zekâ ve arama motorları bize pek çok sorunun cevabını verebilir; edebiyatın imkânı ise insanın kendisine bile itiraf edemediği çelişkileri görünür kılmaktır. İyi bir roman, yalnızca başkasının tecrübesini aktarmakla kalmaz, okurun kendi tecrübesine de başka bir gözle bakmasını sağlar.

Bu nedenle edebiyatı yalnızca okur yetiştirme veya iyi kitap üretme meselesine indirgeyemiyorum. Edebiyatın hayatımızdaki yerini koruyabilmesi için insanı hazır cevaplardan kurtarması, onun düşüncesini ve duygusunu genişletmesi gerekir.

Her yazar çağının meselelerine yazmalı; fakat çağının geçici heveslerine teslim olmadan. Bugünün insanını, onun korkularını, arzularını, yalnızlığını ve çelişkilerini yazmalı. Bir eser kendi zamanının dışına taşabiliyorsa bunu yalnızca güncel bir konuyu işlemesine değil, o konunun içindeki insani hakikate ulaşabilmesine borçludur. Kalıcılık, yazarın ilan ettiği bir nitelik değil, metnin zamanla kurduğu ilişkinin sonucudur.

Edebiyatın işlevi tam burada belirginleşebilir: bilgi vermek değil, insanın bildiği şeyle yaşadığı şey arasındaki çatışmayı, çelişkileri görünür kılmak.

E.Ö. Türkiye’deki edebî ortamı nasıl değerlendiriyorsunuz? Dergiler, yayınevleri, eleştiri mekanizmaları ve edebiyat çevreleri, gerçekten edebî niteliği mi öne çıkarıyor; yoksa ilişkiler, aidiyetler ve görünürlük de edebî değer kadar belirleyici olabiliyor mu? Bugün edebiyat ortamında eksikliğini en çok hissettiğiniz şey nedir?

M.E. Türkiye’de edebiyat ortamının önemli sorunlarından biri, edebî dayanışmanın zaman zaman kapalı çevre lobilerine dönüşmesi. Bir dergi bir estetik arayışın, bir düşünsel itirazın ve ortak bir dil kurma çabasının etrafında toplanıyorsa anlamlıdır. Fakat aynı çevrenin üyeleri birbirini sürekli över, birbirinin eserini sorgulamaktan kaçınır ve eleştiriyi düşmanlık sayarsa orada edebî bir ekolden çok bir çıkar ağı oluşur.

Bu sorun yalnızca bir siyasi çevreye özgü değil. İktidara yakınlık, ideolojik aidiyet, kişisel ilişkiler, kurumsal imkânlar ve görünürlük arzusu farklı çevrelerde farklı biçimlerde işleyebilir. Belediyelerin, kurumların ve yayınevlerinin edebiyata katkısı elbette olabilir. Sorun, bu imkânların edebî niteliğin yerine aidiyet ve mensubiyeti koymasıdır. Bir yazarın hangi çevreden geldiği, hangi etkinliğe çağrıldığı veya kimler tarafından övüldüğü, eserinin nasıl bir edebî değer taşıdığı sorusunun önüne geçtiğinde ölçüler bozulur.

En büyük eksikliklerden biri de bağımsız eleştirinin zayıflığı. Eleştiri, yalnızca bir kitabın kusurlarını sıralamak değildir; o eserin edebiyatta neyi değiştirdiğini, hangi imkânları gerçekleştiremediğini ve hangi iddialarının karşılığını bulduğunu ortaya koymaktır. Bizde ise eleştiri çoğu zaman ya övgüye ya da kişisel hesaplaşmaya dönüşebiliyor. Bir eseri ciddiye alarak eleştirmekle yazarı değersizleştirmeyi birbirine karıştırıyoruz.

Dergilerin, yayınevlerinin ve edebiyat etkinliklerinin sayısının artması tek başına güçlü bir edebiyat ortamı meydana getirmez. Önemli olan, farklı düşüncelerin gerçekten karşılaşabildiği ve bir eserin sahibinin kimliğinden bağımsız olarak tartışılabildiği bir zemin kurabilmek.

Türkiye’nin dünyaya açılma meselesi de burada başlıyor. Kendi çevremizin onayını almakla yetinirsek, başka dillerden ve başka kültürlerden okurlara ulaşmak zorlaşır. Elbette bunun çeviri, yayıncılık ve uluslararası dolaşım gibi başka koşulları da var. Fakat edebiyatın kendi payına düşen sorumluluk açık: Yalnızca kendi mahallemizin doğrularını teyit eden eserler üretmek yerine, başka hayatları ve başka hakikatleri de anlayabilecek bir edebî güç geliştirmek.

Edebiyat ortamının ihtiyacı daha fazla karşılıklı övgü değil, daha fazla sahici anlaşmazlık. Muhalefet ve itirazlara da yer vermek. Bir eserin değerini belirleyen, çevresinin ona duyduğu sadakat değil, eleştiriye dayanabilme gücüdür.

E.Ö. Sizin yazarlığınızda edebiyatla düşüncenin birbirinden kesin çizgilerle ayrılmadığı izlenimi var. Peki, edebiyat bir düşünceyi anlatmanın aracı mıdır, yoksa düşüncenin henüz kavramsal olarak ulaşamadığı hakikatleri sezdiren bağımsız bir imkân mı? Bir romanın düşünsel bakımdan güçlü olmasıyla edebî bakımdan güçlü olması arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

M.E. İnsan yazarken inandığı değerleri, kişiliğini oluşturan kültürü ve dünyayı algılama biçimini metne taşır. Fakat edebiyatın görevi, yazarın inandığı düşünceleri kanıtlamak değildir. Bir roman yalnızca önceden verilmiş bir hükmü doğrulamak için kurulmuşsa karakterler de olaylar da o hükmün hizmetine girer. Okur, insanı anlamak yerine yazarın neye inandığını öğrenir.

Bana göre edebiyatın asıl imkânı, düşüncenin kendisini de sınayabilmesidir. Yazar bir düşünceyle yola çıkabilir; fakat roman ilerledikçe karakterlerin davranışları, çelişkileri ve başlarına gelenler o düşünceyi değiştirebilir. Hatta yazarın haklı olduğuna inandığı bir meselede karakter haksız çıkmayabilir. Edebiyatın özgürlüğü biraz da burada: Yazarın kendi hükmünü tehlikeye atabilmesinde.

Dostoyevski’nin büyüklüğü de insanı hazır psikolojik açıklamalara sığdırmamasında. Psikolojinin bugünkü bilimsel imkânlarına sahip olmadığı bir dönemde insanın suçluluk, iktidar, inanç, özgürlük ve kendini kandırma biçimlerini büyük bir derinlikle araştırdı. Karakterlerini yalnızca bir düşüncenin örneği olarak değil, kendi düşüncelerini de aşabilen çelişkili insanlar olarak kurdu.

Bir romanın düşünsel bakımdan güçlü olmasıyla edebî bakımdan güçlü olması arasında ilişki var, fakat bunlar aynı şey değil. Bir düşünce son derece derin olabilir; onu taşıyan roman başarısız kalabilir. Çünkü düşüncenin doğruluğu, karakterlerin canlılığına, dilin gücüne ve anlatının inandırıcılığına kendiliğinden dönüşmez.

Bizim edebiyatımızın da kendi inanç ve düşünce çevrelerini aşması gerekiyor. Başka ülkelerin yazarlarını yalnızca kendi hayatımıza benzeyen şeyler anlattıkları için okumuyoruz. Bizden farklı insanların korkularını, arzularını ve çelişkilerini kavramak için de okuyoruz. Öyleyse bizim eserlerimiz de başka dillerden konuşan, başka inançlarla yaşayan insanlarda karşılık bulabilmeli.

Bunun elbette çeviri, yayıncılık ve tanıtım gibi koşulları var. Fakat edebî bakımdan belirleyici olan, insanı kendi ideolojik tipimizin örneği olmaktan çıkarabilmek. Bir romanın dünyaya açılması, yalnızca başka dillere çevrilmesi değil, kendi dünyasının sınırlarını aşabilmesidir.

Benim için edebiyatın düşünceyle ilişkisi burada düğümleniyor: Düşünce romana derinlik kazandırmalı, ama karakterleri ve hayatı kendi hükmüne mahkûm etmemeli. İyi edebiyat, okura yalnızca ne düşüneceğini söylemez; bildiğini sandığı şeylerden kuşku duymasına da yol açar.

Erzengiz romanı, Türkiye’de gerçek bir edebiyat ortamı olsa şu sorulara cevap aratan bir kitap olabilir; Yazarın karakter üzerindeki iktidarı, edebiyat çevrelerinin yazar üzerindeki iktidarı ve yazarın kendi düşüncesi üzerindeki iktidarı.

Mustafa Everdi Kimdir?

Mustafa Everdi, 15 Nisan 1957’de Niğde’nin Bor ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Bor’da, lise öğrenimini Niğde Öğretmen Lisesinde tamamladı. 1982 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Meslek hayatına öğretmenlikle başlayan Everdi; Konya, Niğde ve Aksaray’da görev yaptı. Daha sonra hukuk müşavirliği, Noterlik ve avukatlık mesleklerinde bulundu. Yayıncılık alanında da çalışmalar yürüten yazar, 21. Yüzyıl Yayınları’nı kurdu ve Dinazor adlı mizah dergisinin yayıncılığını üstlendi. Edebiyat hayatına şiirle başlayan Mustafa Everdi’nin ilk şiiri 1970 yılında Yeşil Bor gazetesinde yayımlandı. Şiir, hikâye, roman, deneme, gezi, hatıra ve hukuk alanlarında eserler verdi. Yazıları ve öyküleri Mavera, İslâm, Kelime, Dergâh ve Varide gibi dergilerde yayımlandı. Eserlerinde hukuk, siyaset, toplum, kültür, gelenek-modernite ilişkisi ve insanın değişen dünyadaki konumu gibi konulara yer verdi.

Eserleri: Böyle Buyurdu Hukuk, Örgütlü Ölüler, Sen de mi Sezar? , Derin Demokrasi: Milletin Kırmızı Kitabı, Kelebekler Yürümez, Diyanet’in Hacısıyım, Yeşile ve Maviye Yürüyüş, Dava Kıran, Kılçıklı Hikâyeler, Metropol Mücahidi, Dante’yle Şaman Dansı, Pasaport Lütfen, İnsan Okudum, Kekeme Edebiyat, Sözlükten Taşan Kelimeler, Erzengiz