Picture of Muammer Yalçın
Muammer Yalçın

Özgür Olduğumuzu Söylerken Ne Kadar Özgürüz?

A+ A-

İrade, kader ve insanın sorumluluğu üzerine

İnsan, dünyaya gözlerini açtığında hayatın şartlarını seçmiş değildir. Hangi ailede doğacağını, hangi imkânlara sahip olacağını, hangi güçlüklerle karşılaşacağını belirleyemez. Zamanla kendi tercihlerini yapmaya, kararlar almaya ve sonuçlarıyla yüzleşmeye başlar. Hayatın temel sorularından biri de burada belirir: Seçmediğimiz şartların içinde, kendi seçimlerimizle nasıl bir insan oluyoruz?

Özgürlük, insanın her istediğini yapabilmesi midir, yoksa yapabilecekleri arasından doğru olanı seçebilmesi mi? Öfkelendiğinde kırıcı sözler söyleyen biriyle öfkesini denetlemeye çalışan birinin davranışları arasındaki fark, iradenin hayatımızdaki yerini gösterir. Her tercih, yalnızca o anki davranışımızı değil, zamanla karakterimizi de şekillendirir.

Özgürlük bu yönüyle soyut bir tartışmanın ötesine geçer; kararlarımızda, sorumluluklarımızda ve davranışlarımızı açıklarken başvurduğumuz gerekçelerde kendini gösterir. İnsan bazen tercihlerinin arkasında durur, bazen de sonuçları şartlara veya başkalarına bağlar. Böylece özgürlük sorusu, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin merkezine yerleşir.

Şartlarımız ve Tercihlerimiz

Hayatın başlangıç şartlarını seçemeyiz. Ailemizi, doğduğumuz çevreyi, çocukluk yıllarımızda karşılaştığımız imkânları ve güçlükleri belirleyemeyiz. Bu şartlar, önümüzdeki yolları ve ulaşabileceğimiz imkânları etkiler. Aynı olayın farklı insanlarda farklı sonuçlar doğurması da bundandır. İnsanları değerlendirirken yaşadıkları şartları, sahip oldukları imkânları ve sorumluluklarını yerine getirebilme güçlerini birlikte düşünmek gerekir.

Bununla birlikte şartlarımız, hayatımızın bütün yönünü tek başına belirlemez. Aynı güçlük karşısında biri umudunu korumaya, diğeri vazgeçmeye yönelebilir. Biri öfkesini denetlemeye çalışırken diğeri kırıcı davranışlarını öfkesine bağlayabilir. Koşullar davranışlarımızı etkiler; tercihlerimiz ise bu koşullar karşısında nasıl bir tutum geliştirdiğimizi gösterir.

İnsanın kendisiyle yüzleşmesi de burada başlar. Başarısızlığını imkânsızlıklara, kırıcı sözlerini öfkesine, yerine getiremediği sorumluluklarını yoğunluğuna bağlayabilir. Bu açıklamalar gerçeğin bir parçasını taşıyabilir. Ancak insan, kendi payını görmeyi bıraktığında açıklama bir mazerete dönüşür.

Kendini anlamak isteyen insanın iki soruyu birlikte sorması gerekir: Beni bu davranışa yönelten şartlar nelerdi ve bundan sonra neyi değiştirebilirim? İlk soru geçmişi anlamaya, ikincisi geleceği kurmaya yardım eder. İnsan hangi durumlarda öfkesine yenildiğini, hangi korkuların kararlarını etkilediğini, hangi arzuların muhakemesini daralttığını fark ettikçe kendisine daha gerçekçi bir gözle bakar.

Bu yüzleşme, geçmişteki hatalar yüzünden kendini sürekli suçlamayı gerektirmez. Hatasını kabul etmek, verdiği zararı gidermeye çalışmak ve aynı davranışın tekrarlanmasını önlemek, sorumluluğun somut adımlarıdır. İnsan geçmişini değiştiremez; fakat geçmişinden ne öğreneceği ve bundan sonra nasıl davranacağı üzerinde etkili olabilir.

İnsanın hayat karşısındaki tutumu, şartlarla tercihlerin kesiştiği yerde şekillenir. Bu nedenle kendimizi anlamak, yalnızca başımıza gelenleri açıklamakla tamamlanmaz; kendi irademizin bulunduğu alanı da görmemizi gerektirir.

Kader, Gayret ve İrade

İnsanın seçme gücü üzerinde düşünürken hayatın bütün olaylarını denetleyemediğimizi de kabul etmeliyiz. Ne kadar plan yaparsak yapalım, her sonucun istediğimiz gibi gerçekleşmesini sağlayamayız. Çabamızın karşılığını beklediğimiz ölçüde alamayabilir, hazırlıklı olduğumuz hâlde beklenmedik güçlüklerle karşılaşabiliriz. İnsan, iradesinin sınırlarını tanıdığında hem kendisini hem de hayatı daha doğru değerlendirmeye başlar.

Müslüman için kader inancı, hayatı anlamlandırmanın temel unsurlarından biridir. Allah’ın ezelî ilmi, iradesi ve kudreti bütün varlığı kuşatır. İnsan, hayatın bütün şartlarını belirleyen mutlak bir güce sahip değildir. Bununla birlikte insanın tercihleri, niyetleri ve davranışları da anlamını yitirmez. Kendisine verilen irade ve imkânlar çerçevesinde seçim yapan insan, davranışlarından sorumludur.

Burada önemli bir ayrım vardır: İnsanın denetimi dışında gelişen olaylarla kendi tercihleri sonucunda ortaya çıkan durumlar aynı şekilde değerlendirilemez. Bir öğrencinin bütün gayretine rağmen beklediği sonucu alamamasıyla hiç hazırlanmadan başarısız olması arasında fark vardır. Haksızlığa uğrayan insanın yaşadıklarıyla kendi çıkarı uğruna başkasının hakkını çiğneyen insanın davranışı da aynı ölçüde ele alınamaz.

Kader inancı, insanın kendi payını görmesine engel olduğunda sorumluluk bilinci zayıflar. İnsanın gücünü, sınırlarını ve denetimi dışında kalan şartları tanımasına yardımcı olduğunda ise daha dengeli bir tutum kazandırır. İnsan her olayın sebebini bütünüyle kavrayamayabilir; fakat kendi davranışlarını sorgulayabilir, yanlışlarını düzeltebilir ve önündeki imkânları daha iyi değerlendirebilir.

Bu anlayış, gayret ile tevekkülü de bir araya getirir. Tevekkül, insanın elinden geleni yapması ve ardından sonucu Allah’a bırakmasıdır. Tarlasını eken çiftçi toprağı hazırlar, tohumu eker ve ürününü yetiştirmek için çalışır. Yağmurun ne zaman yağacağını, bütün şartların nasıl gelişeceğini belirleyemez. Onun sorumluluğu, yapabileceği işleri yerine getirmek; gücünün yetmediği sonuçlar karşısında ise sabır ve hikmetle hareket etmektir.

Sonucu kabullenmek, gayretten vazgeçmek anlamına gelmez. Başarısızlık karşısında yöntemini değiştirmek, yeniden denemek, gerektiğinde yardım istemek insanın elindedir. Değiştiremeyeceği bir gerçekle karşılaştığında onu kabullenmek de hayatın bir parçasıdır. Olgunluk, değiştirebileceği şeyler için çaba göstermekle değiştiremeyeceği şeyler karşısında sabırlı olmayı birbirinden ayırabilmektir.

İnsanın özgürlüğünü etkileyen unsurlar yalnızca dış şartlardan ibaret değildir. Korkularımız, alışkanlıklarımız, tutkularımız ve başkalarının takdirine duyduğumuz ihtiyaç da kararlarımızı biçimlendirebilir. Öfkelenmek, kırıcı davranmayı zorunlu kılmaz; bir şeyi arzulamak, onu mutlaka elde etmeyi gerektirmez. Korku hissetmek de her durumda geri çekilmek anlamına gelmez. İnsan, ilk duygusuyla son kararı arasına düşünme imkânı koyabildiğinde iradesini daha bilinçli kullanır.

Özgürlük, her arzumuzun peşinden gitmek kadar arzularımızı sorgulayabilmeyi de gerektirir. Bazen istediğimiz şeyin bize zarar verdiğini, bazen de doğru bildiğimiz bir davranışın bizi zorladığını görürüz. Böyle anlarda tercihimiz, yalnızca ne istediğimizi değil, neye değer verdiğimizi de ortaya koyar.

İnsan hayatın bütün şartlarını yönetemez; fakat iradesinin bulunduğu alanda nasıl davranacağı üzerine düşünebilir ve seçimlerinin sorumluluğunu üstlenebilir. Kaderin sınırlarını tanımakla iradenin hakkını vermek, birbirini tamamlayan iki sorumluluktur.

Özgürlüğün Ahlâkî Ölçüsü

İnsanın tercihleri yalnızca kendisini etkilemez. Bir yöneticinin aldığı karar çalışanlarının hayatına, bir ebeveynin tutumu çocuğunun dünyasına, bir arkadaşın sözü dostluğun geleceğine dokunur. Bu nedenle özgürlüğü yalnızca kişisel istekler üzerinden değerlendiremeyiz. Seçimlerimizin başkaları üzerindeki etkisi de özgürlüğün ahlâkî boyutunu oluşturur.

İnsan bir karar verirken kendi çıkarını gözetebilir; ancak adalet duygusu, başkasının hakkını ve onurunu da hesaba katmasını gerektirir. Bunun için kendimize bazı sorular sormak önemlidir: Verdiğim karar doğru mu? Başkasının hakkını gözetiyor muyum? Aynı davranış bana yapılsaydı bunu adil bulur muydum? Bugünkü kazancım uğruna yarın savunmakta zorlanacağım bir davranışta mı bulunuyorum?

Bu soruların cevaplarını yalnızca vicdanımızın ilk tepkisine bırakmak yeterli olmaz. İnsan kendi çıkarını korumak istediğinde yanlışı haklı gösterebilir, alışkanlıklarını doğru davranışlar gibi sunabilir. Bu nedenle vicdanın akıl, bilgi, adalet ve ahlâkî ilkelerle birlikte çalışması gerekir. Özgürlük, kişinin seçme imkânıyla başlar; seçimlerinin doğruluğunu sorgulaması ve sonuçlarını üstlenmesiyle olgunlaşır.

Doğruyu bilmekle doğru olanı yapmak arasındaki mesafe de burada belirir. Dürüstlüğü savunan bir insan çıkarı söz konusu olduğunda gerçeği gizleyebilir; adaleti önemseyen biri, kendi yakını söz konusu olduğunda taraflı davranabilir. İnsan, değerlerini kendisi için zorlaştıkları zamanlarda da koruyabildiğinde onları karakterinin bir parçası hâline getirir.

Karakter, büyük kararların yanı sıra gündelik tercihlerin içinde şekillenir. Verdiği sözü tutmak, başkasının hakkını korumak, öfkelendiğinde ölçüyü kaybetmemek, hata yaptığında sorumluluğunu üstlenmek… Bunların her biri insanın kim olduğuna ilişkin bir iz taşır. Kişi yanılabilir; önemli olan, yanılgısını fark ettiğinde gerçeğe yönelmesi ve davranışını düzeltmek için çaba göstermesidir.

İnanç da irade ve sorumluluk arasındaki bu ilişkiye anlam kazandırır. Kur’an’da insanın tercih ve sorumluluğuna işaret eden ayetler bulunur. Kehf suresinin 29. ayetinde, “Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin” buyrulur. İnsan suresinin 3. ayetinde ise insanın doğru yola yöneltildiği, ardından şükredici veya nankör olmayı seçebileceği bildirilir. Bu ayetler, insanın tercihleriyle sorumluluğu arasındaki bağı düşünmeye davet eder.

Ehl-i Sünnet ve Mâtürîdî anlayışta Allah’ın ezelî ilmi ve kudretiyle insanın iradesi ve sorumluluğu birlikte ele alınır. Allah’ın her şeyi bilmesi, insanın tercihlerinin ahlâkî anlamını ortadan kaldırmaz. İnsan, Allah’ın yarattığı bir varlık olarak kendisine verilen irade ve imkânlar çerçevesinde tercihte bulunur ve davranışlarından sorumlu tutulur. Bu bakış, insana ne hayatın bütün kontrolünü elinde bulundurduğu düşüncesini yükler ne de kendi seçimlerini anlamsız saymasına izin verir.

İnanç, insanın sınırlarını tanımasına, gayretini sürdürmesine ve sonuçlar karşısında sabırlı olmasına rehberlik eder. Kişi başarıya ulaştığında yalnızca kendisini yüceltmekten, güçlükle karşılaştığında ise bütün sorumluluğu şartlara yüklemekten uzaklaşır. Böylece gayret ile tevekkül, irade ile kader, özgürlük ile sorumluluk insanın hayatında birbirini tamamlayan anlamlar kazanır.

İnsanın önünde her zaman çok sayıda seçenek bulunmayabilir. Bazen şartlar ağırlaşır, imkânlar daralır ve karar vermek güçleşir. Yine de insan, sahip olduğu imkânları değerlendirme, davranışını gözden geçirme ve doğruya yönelme çabasını sürdürebilir. Sorumluluk bilinci, hayatın bütün kapılarını açabileceğimizi düşünmekle değil, önümüzdeki imkânları nasıl değerlendireceğimizi sorgulamakla gelişir.

Özgürlük, bu yönelişin içinde anlam kazanır. İnsan yalnızca neyi seçtiğiyle değil, seçimlerini hangi değerler doğrultusunda yaptığıyla da kendini ortaya koyar. Hayatın şartları hikâyemizin başlangıcını etkiler; tercihlerimiz ise o hikâyede nasıl bir insan olacağımıza katkıda bulunur.

Öyleyse kendimize şu soruyu soralım: Hayatın bütün şartlarını değiştiremediğimizde, elimizde bulunan imkânlarla nasıl bir insan olmayı seçiyoruz?

İnsan, hayatın bütün şartlarını seçemez; fakat seçebildiği yerde kim olduğunu gösterir.