Ülke İmajı…
- Tarih:
Bir ülke bazen kendi hikâyesini anlatamadığı için değil, başkalarının anlattığı hikâyelerle tanındığı için kaybebilir.
Bir akşam televizyonun karşısına geçiyorsunuz. Ekranda İngiltere’nin suç dünyası, karanlık sokaklar, uyuşturucu çeteleri ve sınırları aşan bir kaçakçılık ağı var. Hikâye Afganistan’dan başlıyor, İran üzerinden Türkiye’ye uzanıyor; oradan Avrupa’ya, nihayet İngiltere’nin sokaklarına ulaşıyor. Karşımızda Netflix’in Legends adlı dizisi…
Sinema, daha ilk dakikalarda bizi bir suç hikâyesinin içine çekiyor. Senaryo ilerledikçe, karakterler konuşuyor, gerilim yükseliyor. İzleyici merakla bir sonraki sahneyi bekliyor. Fakat Türkiye’den izleyen birinin zihninde, hikâyenin gerilimi dışında başka bir soru da beliriyor:
Dünyanın gözünde Türkiye, hangi hikâyelerin ülkesi olarak hatırlanıyor?
Elbette bir polisiye dizinin Türkiye’den söz etmesi başlı başına bir sorun değildir. Ülkelerin suç örgütleriyle, kaçakçılıkla veya uluslararası soruşturmalarla ilişkisi sanatın ve sinemanın meşru konularıdır. Üstelik Türkiye’nin coğrafi konumu nedeniyle uyuşturucu kaçakçılığında kullanılan güzergâhlardan biri olması, uluslararası raporlarda da yer alan bir gerçektir.
Ancak mesele, gerçeğin varlığıyla bitmiyor. Asıl mesele, o gerçeğin nasıl anlatıldığı ve hangi görüntülerle hafızaya kazındığıdır.
Bir ülkenin adı her geçtiğinde karanlık bir depo, şüpheli bir adam, bir mafya lideri veya gizli bir sevkiyat beliriyorsa, izleyicinin zihninde zamanla bir ülke imajı oluşur. Sinema bunu doğrudan söylemek zorunda değildir; bazen aynı görüntüleri tekrar tekrar göstermesi yeterlidir.
Sinema yalnızca hikâye anlatmaz. Bir ülkenin dünyadaki portresini de çizer.
Bu tartışmanın geçmişi yeni değil. 1978 yapımı Midnight Express, Türkçedeki adıyla Geceyarısı Ekspresi, bunun en bilinen örneklerinden biridir.
Amerikalı Billy Hayes’in Türkiye’den uyuşturucu kaçırmaya çalışırken yakalanması ve hapishanede yaşadıkları etrafında şekillenen film, yalnızca bir mahkûmun hikâyesi olarak kalmadı. Türkiye’deki hapishane hayatını ve Türk karakterlerini sunuş biçimi, yıllarca süren bir ülke imajı tartışmasını da beraberinde getirdi.
Filmin sanatsal başarısı, aldığı ödüller veya seyirci üzerindeki etkisi ayrı bir değerlendirme konusudur. Ancak gerçek bir olaydan hareket eden bir senaryonun, bütün bir toplumu temsil ediyormuş gibi algılanması başka bir meseledir.
Bir kişinin yaşadığı olaydan bir ülkenin karakterine ulaşmak, sinemanın en etkili ama en tehlikeli kestirmelerinden biridir.
Aradan onlarca yıl geçiyor. Teknoloji değişiyor, sinema salonlarının yerini dijital platformlar alıyor, seyirci artık filmlere dünyanın her yerinden ulaşabiliyor. Fakat eski bir soru yeniden karşımıza çıkıyor: Türkiye, uluslararası suç hikâyelerinin içinde hangi rolle görünür oluyor?
Legends bu soruyu yeniden düşünmemiz için bir fırsat sunuyor. Buradan hareketle bütün bir diziyi Türkiye karşıtı ilan etmek doğru olmaz. Bunun yerine, Türkiye’nin ve Türk karakterlerin hikâyede hangi bağlamda yer aldığını, anlatının izleyicide nasıl bir izlenim bıraktığını sorgulamak gerekir.
Türkiye, Asya ile Avrupa arasında uzanan coğrafyasıyla yüzyıllardır ticaretin, göçün, kültürlerin ve medeniyetlerin kesiştiği bir ülke. Aynı coğrafi konum, bazı uluslararası kaçakçılık ağlarının da güzergâh oluşturmasına imkân veriyor.
Avrupa Birliği Uyuşturucu Ajansı, Afganistan ve komşu ülkelerden çıkan eroinin Avrupa’ya ulaştırılmasında Türkiye üzerinden geçen Balkan rotasını tarihsel olarak önemli güzergâhlardan biri olarak tanımlıyor.
Bu gerçeği inkâr etmek, meseleyi anlamamızı sağlamaz. Fakat bir ülkenin coğrafi konumunu yalnızca suç ekonomisi üzerinden okumak da gerçeğin tamamını anlatmaz.
Aynı yolların üzerinde turistler seyahat ediyor, ticari mallar taşınıyor, öğrenciler ülkeler arasında gidip geliyor. İstanbul’un tarihî sokakları, Kapadokya’nın vadileri, Ege’nin kıyıları ve Anadolu’nun binlerce yıllık kültürel mirası da aynı ülkenin gerçeği.
Öyleyse neden bazı hikâyeler sınırları aşarak dünyaya ulaşırken diğerleri aynı ölçüde görünür olamıyor?
Neden bir kaçakçılık ağı uluslararası bir dizinin heyecanlı konusu hâline gelirken Anadolu’nun kültürü, insanı, edebiyatı, sanatı ve gündelik hayatı aynı ölçüde güçlü hikâyelerle anlatılamıyor?
Anlatmak istediğim, yabancı sinemacıların Türkiye’yi anlatmasını engellemek değil, Türkiye’nin kendi hikâyelerini anlatma kapasitesini de aynı ciddiyetle düşünmektir.
Bir dizi yayımlanıyor, milyonlarca insanın erişimine açılıyor ve Türkiye’nin uluslararası suç ağlarındaki rolüne ilişkin görüntüler dünya ekranlarında dolaşıma giriyor. Peki, bizde bu tür yapımların ülke imajına etkisini ele alan kaç kapsamlı kültür-sanat yazısı yayımlanıyor? Kaç gazeteci, sinemanın ülke algısını nasıl biçimlendirdiğini araştırıyor? Kaç siyasetçi, kültürel temsil meselesini yalnızca anlık bir tepkiyle değil, uzun vadeli bir kültür politikası çerçevesinde ele alıyor?
Elbette her film için siyasi açıklama yapmak gerekmez. Her senaryoyu diplomatik bir meseleye dönüştürmek de doğru değildir. Sanatın özgürlüğü, eleştirel bakış ve ifade hakkı korunmalıdır.
Ancak sessizlik ile sağduyu aynı şey değildir.
Bir filmdeki yanlış bilgiyi, önyargılı karakter kurgusunu veya tek taraflı anlatıyı eleştirmek; sanat düşmanlığı yapmak anlamına gelmez. Tam tersine, sinemayı ciddiye almaktır. Çünkü kültürel temsil, yalnızca sanatçıların değil, toplumların da üzerinde düşünmesi gereken bir konudur.
Gazetecilik burada devreye girebilir: Filmi inceleyerek, tarihsel arka planını araştırarak, senaryonun gerçekle kurduğu ilişkiyi sorgulayarak…
Siyasetçiler ise meseleyi sansür talebine indirgemeden, uluslararası kültür üretiminde Türkiye’nin nasıl temsil edildiğini ve Türkiye’den hangi hikâyelerin dünyaya taşındığını tartışmaya açabilir.
Öfkeli bir tepki değil; nitelikli bir karşı anlatıdır.
Bir ülkenin imajı başkalarının çektiği filmlerle oluşmaz. Kendi sinemasının, edebiyatının, belgeselinin ve kültür politikalarının ortaya koyduğu eserlerle de şekillenir.
İspanya denildiğinde yalnızca suç filmleri akla gelmiyor; Pedro Almodóvar’ın sineması, ülkenin edebiyatı, mimarisi ve kültürel zenginliği de hatırlanıyor. İtalya, mafya hikâyeleriyle dünya sinemasında yer edinmiş olsa da sanat tarihi, opera, edebiyat ve mutfağıyla bundan çok daha büyük bir anlam taşıyor.
Hiçbir ülke tek bir hikâyeden ibaret değildir.
Türkiye de öyle…



