İslam Düşüncesinde Devlet Fikrinin Evrimi – 4
- Tarih:
MÜSLÜMANLAR DEVLETİ NE ZAMAN DÜŞÜNMEYE BAŞLADI?
Emevîlerin ardından iktidara gelen Abbâsîler (750-1258), İslam siyaset tarihinde yeni bir dönemin kapılarını araladı. Hilafet, saltanata dönüşmüştü ama şimdi daha büyük bir dönüşüm yaşanıyordu. İslam dünyası, üç kıtaya yayılan devasa bir imparatorluğa dönüşmüştü. Artık mesele yalnızca “kim yönetmeli?” sorusu değildi. Bu büyüklükteki bir imparatorluğun nasıl yönetileceği, vergilerin nasıl toplanacağı, farklı toplulukların nasıl bir arada tutulacağı gibi sorular, Müslümanları devlet üzerine düşünmeye zorluyordu. İşte bu dönemde, İslam siyaset düşüncesi doğdu.
Abbâsîler, Emevîlerden çok daha geniş bir coğrafyaya hükmediyordu. İspanya’dan Hindistan’a uzanan bu devasa imparatorlukta, farklı diller, dinler, kültürler ve siyasal gelenekler bir arada yaşıyordu. Bu çeşitlilik, devletin yönetim biçimini doğrudan etkiliyordu.
Abbâsî döneminde üç önemli gelişme, siyaset düşüncesinin doğmasını sağladı:
Birincisi, Arap olmayan Müslümanların (mevali) siyasete katılımıydı. Emevîler, Arapları ayrıcalıklı kılan bir politika izlemişti. Abbâsîler ise, iktidarlarını mevalinin desteğine borçluydular. Fars kökenli bürokratlar ve askerler, devlet yönetiminde etkin rol oynamaya başladılar. Bu, siyasetin zenginleşmesine ve farklı kültürlerin siyaset anlayışlarının İslam dünyasına taşınmasına neden oldu.
İkincisi, İran bürokrasi geleneğinin etkisiydi. Abbâsîler, Sasani İmparatorluğu’nun bürokratik mirasını devraldılar. Divan teşkilatı, vezirlik kurumu, vergi sistemi ve idari hiyerarşi, büyük ölçüde İran geleneğinden esinlenmişti. Bu, devleti daha kurumsal ve merkezi bir yapıya kavuşturdu ancak aynı zamanda halifenin mutlak otoritesini artıran bir eğilimi de beraberinde getirdi.
Üçüncüsü, Bağdat’ın kuruluşu ve tercüme hareketlerine bağlı gelişmelerdi. Abbâsî halifeleri, Bağdat’ı bir bilim ve kültür merkezi haline getirdi. Beytü’l-Hikme’de (Bilgelik Evi) yapılan tercümelerle, Antik Yunan felsefesi ve siyaset düşüncesi İslam dünyasına aktarıldı. Platon, Aristoteles ve Farabi gibi düşünürlerin eserleri, Müslüman entelektüellerin devlet, toplum ve yönetim üzerine düşünmelerinde yeni ufuklar açtı.
Abbâsî döneminde devlet, kişisel iktidarın ötesine geçen kurumsal bir yapı haline geldi. Artık devlet denildiğinde yalnızca halife değil, onun etrafındaki bürokrasi, ordu, vergi sistemi, mahkemeler ve idari mekanizmalar anlaşılıyordu. Buna bağlı olarak da devletin işlevleri genişlemişti. Artık devlet vergi topluyor (harac, cizye, zekât), ordu kuruyor ve maaş bağlıyordu. Hukuk uyguluyor ve mahkemeler işletiyordu. Şehirleri yönetiyor, imar faaliyetleri yürütüyordu. Farklı toplulukları (Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler) bir arada tutuyordu. Ticareti ve ekonomiyi düzenliyordu.
Devletin bu kadar büyümesi, kaçınılmaz olarak şu soruyu gündeme getirdi: “İyi bir devlet nasıl olmalıdır?” Bu soru, İslam siyaset düşüncesinin temel sorunu haline geldi. Artık Müslüman düşünürler, devletin nasıl olması gerektiği üzerine de kafa yoruyorlardı.
İslam siyaset düşüncesinin felsefi temellerini atan ilk büyük isim, Fârâbî’dir (ö. 950). O, Platon ve Aristoteles’in siyaset felsefesini İslam düşüncesiyle sentezlemiş ve “erdemli şehir” (medînetü’l-fâzıla) kavramını geliştirmiştir. Fârâbî’ye göre, insan doğası gereği toplumsal bir varlıktır (medenî). Tek başına yaşayamaz; mutluluğa ancak başkalarıyla birlikte yaşayarak ulaşabilir. Ancak insanların bir arada yaşaması, siyasal bir örgütlenmeyi zorunlu kılar. İşte bu örgütlenmeye “şehir” (devlet) denir.
Fârâbî, şehirleri erdemli ve erdemsiz olmak üzere ikiye ayırır: Erdemli şehir, insanların gerçek mutluluğa ulaşmalarını amaçlayan şehirdir. Bu şehirde yönetici (reis), erdemli ve bilge bir kişidir. O, insanları iyiye ve doğruya yönlendirir, onların hem dünyevi hem de uhrevi mutluluğunu hedefler. Fârâbî, erdemli şehrin yöneticisini, “kendi başına yetkin olan, akıl sahibi ve erdemli” bir kişi olarak tanımlar. Bu, Platon’un “filozof-kral” idealinin İslami bir yorumudur. Erdemli olmayan şehirler ise, gerçek mutluluğu değil, maddi çıkarları, hazları veya iktidarı amaçlayan şehirlerdir. Bunlar; cahiliye şehri (dini bilgiden yoksun), fasık şehir (ahlakı bozuk), mübeddele şehri (erdemli şehrin bozulmuş hali) gibi kategorilere ayrılır.
Fârâbî’nin en önemli katkısı, devleti bir güç ve iktidar mekanizmasından ziyade insanın mutluluğunu sağlayan ahlakî bir kurum olarak görmesidir. Ona göre, devletin amacı, vatandaşların erdemli bir hayat yaşamasını sağlamaktır. Bu ideal, Fârâbî’yi Müslüman siyaset felsefesinin kurucusu yapar.
Fârâbî’nin felsefi idealizminin karşısında, daha pratik ve hukuki bir yaklaşımla Mâverdî (ö. 1058) yer alır. Mâverdî, “el-Ahkâmü’s-Sultâniyye” adlı eserinde, hilafet kurumunu ve devlet teşkilatını sistematik bir şekilde ele alır. Onun yaklaşımı, bir hukukçu gözüyle siyasal gerçekliği düzenleme çabasıdır. Mâverdî’ye göre imamet (hilafet), dinin korunması ve dünya işlerinin yönetimi için zorunludur. İmam, ümmetin maslahatını gözetir, hadleri (cezaları) uygular, cihadı yürütür, vergileri toplar ve memurları atar. Onun temel görevi adaleti tesis etmektir.
Mâverdî, hilafetin meşruiyetini iki temel unsura dayandırır: Bey’at ve nas. Bey’at (toplumun rızası) konusunda halife, ehlü’l-halli ve’l-akd (çözen ve bağlayan yetkililer) tarafından seçilir ve toplumun rızasını alır. Nas (dinî metinler) konusunda ise halife, Hz. Peygamber’in sünnetine uygun hareket etmelidir. Mâverdî’nin teorisinde “ehlü’l-halli ve’l-akd” çok önemli bir yere sahiptir. Bu kurum, halifenin seçiminde ve azlinde söz sahibi olan, toplumu temsil eden bir mekanizmadır. Mâverdî’nin bu yaklaşımı, siyasal iktidarın toplumsal rızaya dayanması gerektiği fikrinin devamıdır.
Ancak Mâverdî aynı zamanda, fiilî siyasal gerçekliği de dikkate alır. Onun döneminde halife, askerî gücün gölgesinde zayıflamış, fiilî iktidar ise sultanların eline geçmişti. Mâverdî, bu durumu teorik olarak çözmeye çalışır: “Zorla iktidarı ele geçiren bir sultan, halifenin onayını alırsa meşru olur.” Bu, pratik bir çözüm olsa da, meşruiyet konusunda ciddi bir gerilim içerir.
Fârâbî “iyi toplum”un nasıl olması gerektiğini, Mâverdî “meşru siyasal düzen”in ilkelerini sorgularken, Nizâmülmülk (ö. 1092) daha pratik bir mesele üzerinde durur: Devlet nasıl ayakta tutulur? Nizâmülmülk, Büyük Selçuklu Devleti’nin veziri olarak uzun yıllar devlet yönetiminde bulunmuş, “Siyâsetnâme” adlı eserinde devlet yönetimine dair gözlemlerini ve öğütlerini kaleme almıştır. Onun eseri, bir siyasetname geleneğinin başlangıcıdır.
Nizâmülmülk’e göre devletin temeli şu unsurlara dayanır: Adalet: Devlet, adaletle ayakta durur. Halka zulmeden bir devlet, kısa sürede çöker. Nizâmülmülk, “Sultanın saltanatı, adaletle ayakta durur” der. Askerî güç: Devlet, sınırlarını koruyacak ve iç isyanları bastıracak güçlü bir orduya sahip olmalıdır. Bürokrasi: Devlet, işleyen bir bürokrasiyle yönetilmelidir. Yetkili ve güvenilir memurlar, devletin düzenini sağlar. Halkın rızası: Yönetici, halkına iyi davranmalı, onların ihtiyaçlarını gözetmeli ve vergi yükünü adilce dağıtmalıdır.
Nizâmülmülk’ün yaklaşımı, Fârâbî’nin felsefi idealizmi ile Mâverdî’nin hukuki formalizmi arasında bir yerde durur. O, devleti soyut bir ideal olarak görmez. Ona göre devlet, yaşayan ve yönetilen bir organizmadır. Onun sorunu, devletin nasıl olması gerektiğinden çok, devletin nasıl ayakta tutulacağıdır.
Sonuç olarak, Abbâsî dönemi, İslam siyaset düşüncesinin altın çağıdır. Bu dönemde Fârâbî, Mâverdî ve Nizâmülmülk gibi üç büyük düşünür, devlet fikrini farklı açılardan ele almıştır: Fârâbî, felsefi bir perspektiften “iyi toplum” ve “erdemli şehir” idealini geliştirir. Ona göre devlet, insanı mutluluğa ulaştıran ahlakî bir kurumdur. Mâverdî, hukuki bir perspektiften “meşru siyasal düzen”in ilkelerini belirler. Halifenin seçimi, yetkileri ve sorumlulukları üzerinde durur. Nizâmülmülk ise idari-pratik bir perspektiften “güçlü ve düzenli devlet”in sırlarını ortaya koyar. Devletin bekası için gerekli tedbirleri sıralar.
Bu üçlü karşılaştırma, İslam siyaset düşüncesinin ne kadar zengin ve çok boyutlu olduğunu gösterir. Fârâbî, Mâverdî ve Nizâmülmülk, aynı medeniyet içinde ama farklı disiplinlerden (felsefe, hukuk, idare) devleti düşünmüşlerdir.
İslam siyaset düşüncesi, devletin kendisinden sonra değil, onunla birlikte olgunlaşmıştır. Devlet büyüdükçe, sorunlar çeşitlendikçe, Müslüman düşünürler de devlet üzerine daha derinlikli fikirler geliştirmişlerdir. Ancak bu tartışmaların merkezinde başka bir soru vardı: Hükümdar neden hükmetme hakkına sahiptir? İşte bu soru, İslam siyaset düşüncesinde meşruiyet tartışmalarının temelini oluşturacaktı. O da bir sonraki yazının konusu.



