Picture of Hüseyin Akın
Hüseyin Akın

Antik Yunanda Oidipus’un Kaderine Teslimiyeti Üzerine Mütevekkil Düşünceler

A+ A-

                                    -GİRİŞ-

Yunanistan’ın Parnossos Dağı eteklerinde yer alan ve dünyanın göbeği kabul edilen Delphi Antik Kenti en önemli din, kült ve kehanet merkeziydi. Bu şehir aynı zamanda Antik Yunan devletlerinin savaş, barış gibi daha birçok önemli kararlar öncesi toplandıkları bir merkezdi. Şehir devletleri burada toplanıp ciddi meselelerde rahip Pythia’nın fikrini alır onun kehanetlerine göre yollarını çizerlerdi. Sofokles’in (M.Ö 496) Oidupus adlı mitolojik eseri bu konuda çarpıcı bir örnektir.

Kraliçe İokaste bir gün uykusunda bir rüya görür ve bu rüyadan çok etkilenerek kral Laos’la birlikte rüyayı yorumlatmak üzere âmâ kâhin Teiresias’a giderler. Kâhin doğacak çocuğun öz babasını öldüreceğini ve kraliçe olan annesiyle evleneceğini söyler. Kral ve kraliçe bunu duyar duymaz dehşet içinde kalırlar. Apar topar kâhinin yanından ayrılırlar. Çocuk dünyaya gelince hemen alıp onu dağ başında ücra bir yere bırakırlar. Bebeği rastlantı sonucu bir çoban bulur ve çocukları olmayan Korintos kralına teslim eder. Bebeğe “Şiş ayaklı” anlamında Oedipus adını verirler.

 Çocuk kralın yanında özenle büyütülüp delikanlılık çağına ulaşır. Bir gün Oedipus’un kulağına birileri aslında kralın gerçek değil üvey oğlu olduğunu fısıldar. Bunun doğru olup olmadığını çözmek için ünlü kâhin Teiresias’ın yanına gider. Kâhin de ona babasını öldürüp annesiyle evleneceğini söyler. Bu kehaneti duyan Oedipus kulaklarına inanamaz ve kendine biçilen gömleği giymemeye direnir. Kaderinin dayatmasına rıza göstermeyip başına gelecek bu durumdan uzaklaşma için Korintos’taki saraya geri dönmeye karar verir. Kaçarken yolda, dar bir geçitte yol verme sebebiyle kavga eden iki adama rastlar. Oedipus kendisini bir anda kavganın içinde bulur ve bu kargaşa ortasında iki adamın katili olur. Hemen oradan kaçar.

 Tebai kentinde gelip geçene bilmece sorup bilemeyenleri öldüren Sfinks isimli bir canavar şehrin belası haline gelmiştir. Canavar Odipus’a da bilmece sorar, fakat o bunu hemen cevaplar. Bunun üzerine canavar kendini kayalıklardan aşağıya atarak intihar eder. Halk canavardan kurtulduğu için sevinip bayram eder. Tebai’nin vekil kralı Oedipus’u huzuruna çağırıp ödül olarak kral Layos’tan boşalan tahtı ve kralın dul eşi İokaste’yi teklif eder. Oedipus bunu kabul eder. Hem kral olur hem de dul kraliçeyle evlenir. Bu evlilikten çocukları olur.

Yıllar sonra Tebai kentinde bir veba salgını meydana gelir. Ölümlerin önü alınamaz hale gelince Kral Oedipus salgına bir çare bulması için kâhin Teiresias’a gider. Kâhin, kendisinden önceki kralın katili bulunup şehirden sürülmedikçe salgının devam edeceğini söyler. Oedipus çaresizdir. Kahin’i saraya çağırıp katilin ismini söylemesini istese de kâhin bunu söylemez. Mesele tartışmaya, oradan da kavgaya dönüşür. Kraliçe kavgayı ayırmak için araya girdiğinde eski kralın dar bir geçitte yol verme kavgasına karışarak öldüğünü ifade eder. Oedipus bunu duyar duymaz kuşkulanıp telaşa kapılır. Tam o esnada Korintos Kralı’nın öldüğü, oğlu Oedipus’un saraya çağrıldığı haberi gelir.

Korintos’tan gelen haberci kişi ölen kralın dağ başında bir çoban tarafından bulunup saraya getirildiğini, ayak bileklerinin delik olduğunu söyler. Çoban da bunu onaylar. Oedipus ve kraliçe her şeyi anlamıştır. İokaste kocasını öldüren oğlu ile evlenmiştir. Kehanet gerçekleşmiştir. Böyle bir olayın içerisinde oldukları için İokaste kendini asmak suretiyle intihar ederken Oedipus üzüntüden iğneler batırmak suretiyle gözlerini kör etmiştir. Kör Kral Oedipus kehanet gereği veba salgınından halkı korumak şehirden için sürgün edilir.

Bu anlatı insanın kendi yazgısından kaçamayacağına dair evrensel bir mesaj içerir. Oedipus’un öğrendiği her bilgi bir sonraki bilginin yolunu açmaktadır. Bu mitolojik anlatıya göre hiç kimse yapıp ettiğinden dolayı suçlu değildir. Her şey kaderin bir organizasyonudur. Kaderden kaçmak için attıkları her adım yine kaderleri olarak karşılarına çıkmaktadır. Yani kaderlerinin peşinde sürüklenmekten başka seçenekleri yoktur. Seçenek olarak tercih ettikleri eylem ve oluşları kaderin kurgusunu örmeye yaramaktadır. Oedipus’un yolu üzerine çıkan herkes ve her şey aslında onun kaçamadığı, hatta kaçmayı aklından bile geçirmediği kaderidir. Zira bu giriş ve gelişmenin ne ile sonuçlanacağından habersizdir.

                                         – GELİŞME-

Sigmund Freud psikoanalitik savlarına mesnet oluşturmak için Kitab-ı Mukaddes ve Yunan mitolojisinden yoğun biçimde yararlanmıştır. Yukarıdaki anlatı insanın kaderi karşısında güçsüz ve sorumsuz olduğu mesajını vermesi bakımından oldukça dikkat çekicidir. Buna göre, her şey insana rağmen cereyan etmekte ve doğru-yanlış bağlamında insanın tercihlerinin hiçbir karşılığı yoktur. Olayların ve olguların düğümlenen noktaları konusunda hemen rahiplere ve kahinlere danışmak ve onlardan gelen bilgileri kesin doğrular olarak görmek özgür bir varlık olarak insanı tanımamaktır. Üstelik gelecekte zuhur edecek olayların çok önceden kehanetle bildirilmesi insanın diğer varlıklardan farklı olarak “geleceğini kendisi kuran” bir varlık olma ayrıcalığını ortadan kaldırmaktadır.

Bu arada, Freud Avusturya doğumlu bir Yahudi’dir. Çocukluğu Yahudi düşmanlığının çok yaygın olduğu ortamlarda geçmiştir. Daha 5-6 yaşlarında babası ile Viyana sokaklarında gezerken Yahudi olduğu için sataşmalara maruz kalır. Muhtemeldir ki Freud’un çocuklukta yaşadığı bu travmalar onun başta aile olmak üzere gelenek, din, kültür ve aile gibi kurumlara otoriteye karşı olmak adına tavır almasında rol oynamıştır. Yahudi mistisizmi, Yunan Mitolojisi, Tevrat, Zebur ve İncil Freud bilinçaltını oluşturan kaynaklardır.

Antik Yunan’da kaderi dağıtan Moria adında tanrıçalar vardı. Moria’lar Klotho, Astropos ve Lakhesis’ten oluşan bakire üç kız kardeştiler. İnsan ana rahmine düşer düşmez tanrıçalar onun ömür ipliğini büküp kaderden haklarına düşen payı verirlerdi. Homeros( M.Ö 8 yüz yıl)  Odysseia adlı ünlü destanında bu kader ipinden şöyle bahseder: “O, dünyaya geldiğinde ve annesi onu doğurduğunda, kendi kaderinin ve sert Klothes’in (Clotho) onun yazgı ipliğine ördüğü olaylarla yüzleşmek zorundadır.” Odysseia’da Tanrılar insanların yaşamlarına belli bir yere kadar zorluk ve meşakkat sokabilen güçler olsalar da her insanın birey olarak kendi tercihleri neticesi oluşturdukları bir yaşamları da vardır.

Türk mitolojisinde kadere yön veren kılavuzluk eden mistik bir varlık olarak Tanha’dan bahsedilir. İnsan için kader yol haritası gibidir ve insanın özgür iradesiyle iç içedir. Tanha hem kaderi belirler hem de insanın özgür iradesine yön verir.

İslam’da inanç esasları içerisinde bulunan kader lügavi anlamda; ölçü, düzen, plan ve program anlamlarını havidir. Terimsel olarak kader: “Allah’ın ezelden ebede kadar olmuş ve olacak her şeyi, zamanını, yerini ve özelliklerini önceden bilip planlaması ve buna uygun olarak levh-i mahfuzda kaydetmesidir. İnsan sorumluluk gerektiren durumlarda kaderi karşısında cüz’i iradeyle özgürdür. Doğmak-doğmamak ve de ölmek -ölmemek noktasında ihtiyar sahibi değildir. Cinsiyetini, milliyetini, anne babasını seçme noktasında da insanın bir dahli yoktur. Bunlar külli iradenin takdirine tabidir. Fakat insan yeryüzünde kendine biçilen ömür müddeti içinde sınava konu olacak noktalarda kendi kaderini belirleyicidir. İyiyi kötüden, doruyu eğriden tefrik etme yeteneğine sahip yaratılmış, üstelik bu konuda bir ihmal ve unutuş olmasın diye uyarıcılarla muhatap kılınmıştır. “Ve ona iki yol göstermedik mi?” (Beled Suresi 10) ayetiyle insanın yolunun üzerine çıkan engeller ve çeldiricilerle baş edebilmesi için gönderilen kılavuzlara dikkat çekilmiştir.

Varlıklar âleminde yolu çatallanan tek varlık insandır. Diğer bütün görünür varlıklar tek yolludur. Bu, bidayette yaratıcı tarafından tayin edilen sünnetullahın bir gereğidir. Zira insanın dışında hiçbir varlığın özgür iradesi ve de buna dayalı bir tefrik melekesi yoktur. İyi ile kötüyü, doğru ile eğriyi, faydalı ile zararlıyı birbirinden ayırabilecek melekelerden yoksundurlar. Melekler iyiliğe, şeytan kötülüğe kodlanırken hayvanat ve nebatat yeryüzündeki var oluş sebebine uygun olarak kodlanmışlardır. Kendilerinden sadır olan hiçbir fiilin savunusunu veya itirazını yapamazlar. Varlıkları insanoğlunun varlığına armağan edilmiş gibidirler. Dolayısıyla kaderleri külli iradeye tâbidir. Elma ağacı bidayetten bu yana ilahi kodlama gereği hep elma verir, kedi, kedi olma sınırlarının dışına çıkamaz. Keza fiziki ve doğal yasalar da böyledir. İnsan külli iradeye muvafık ve mutabık şekilde kendi fizyolojisinin biyoloji yasalarına itaate mecburdur. Uykusu gelince uyur, susadığı zaman su içer, acıktığı zaman karnını doyurur. Biyolojik ve fiziki yasalarda insana tercih hakkı verilmemiştir. İyi-kötü, yanlış-doğru gibi çatallanan yollarda isabetli olanı seçmek insanın terbiye edilmiş aklını iyi kullanmasına bağlıdır. Bu konuda özgürdür. Sonuçlarını dikkate almak şartıyla iyiyi de kötüyü de seçmekte serbesttir. Yaratıcı, insanın cüz’i iradesiyle karar vermesi gereken hiçbir şeye müdahil olmaz. Zira dünya bir imtihan sahasıdır. Yaratıcı kötülük yapanın kötülüğüne müdahil olmaz, inanan kullarını sorumluluklarının gereğini yerine getirip kötülüğü izale etmeye çağırır. Dolayısıyla kötülük problemi gibi bir mevzudan bahsedilecekse yaratıcı bağlamında değil yarattığı sorumlu kulları noktasında konuya yaklaşmak daha isabetli olacaktır. Bugün şu saat yaptığınız bir davranışın yarın ya da ertesi gün neye tekabül edeceğini kısıtlı bilgiye sahip bir insan olarak bilemezsiniz. Mesafeyi iyi ölçtüğünüz halde attığınız taşın nerelere gittiğini bilemeyebilirsiniz, lakin taşı atarken hedef ve niyetinizden sorumlu olduğunuzu aklınızdan çıkarmamanız icap eder.

                                        -SONUÇ-

Günümüz insanın kader konusundaki yerleşik fikirlerinin önemli bir kısmı muharref kitaplar, mitolojik anlatılar ve efsanelerle ilgilidir. Halbuki Kur’an-Sünnet bilinci ve tabiat okumalarıyla kaderin “Aydınlık ilahi bir anlatı” olduğunu bulmakta zorlanmayız. Tabiat da ilahi vahyin bir tefsiri olduğuna göre, yaratılmışlar içerisinde yeryüzünün baş aktörü olan insan diğer varlıklarla arasındaki farkı evren içerisinde okuyup kendisin bu muazzam ölçünün en büyük parçası olduğunu keşfetmekte zorluk çekmez. Bütün mesele bu ölçüyü (kaderi) kaçırıp kaybetmekle ilgilidir.

‘Giriş’ ’ten ‘Sonuç’ a uzanan bu yazıda sözün gelip buralara dayanacağını elbette bilmez değildim. Bir inşa eylemi olması hasebiyle yazının da elbet bir kaderi vardır. Nereye kadar yazının kaderini ben belirledim, nerden itibaren şartlar belirledi? Bu soruların cevabını bulmak zor olmadığı gibi meselenin özü itibariyle fazlaca bir önemi de yoktur. Akıl ve bilinç sahibi bir insan olarak şunların farkında olduğumu söyleyebilirim:

Bu yazıyı mutlak doğruyu örseleyip tahrif etmeden yazdığım sürece kaderime olumlu etki edeceğini biliyorum.

Bu yazıyı ben yazdım.

Şartlar yazımı yazılmaz ya da anlaşılmaz kılabilirdi, sanırım bu olmadı.

Yazmasaydım, bu yazı üzerinde hiç konuşmayacaktık. Olmayan bir evlat, inşa edilmeyen bir ev, kurulmayan bir cümle gibi.

Yazılması gereken bir yazı yazılmadığında, kurulması gereken cümle kurulmadığında ya da inşa edilmesi gereken ev inşa edilmediğinde de (Sorumluluğunuzu yerine getirmediğiniz için.) bununla mükellef bütün insanlar gibi sorumlusunuzdur.

Bu yazı bana yazdırılmadı; vesile olanlar vardı, ama kendim karar verdim. Bu yazının başıma neler açacağını bilmiyorum, çünkü geleceğe dair öyle bir bilgim yok.