Picture of M. Nurullah Işık
M. Nurullah Işık

ABD Artık Bir İmparatorluk Mu?

A+ A-

(Venezuela Ve Maduro Olayı Ne Anlatıyor?)

Bir Dönüm Noktası: Venezuela Müdahalesi

3 Ocak 2026’da dünya, yalnızca Latin Amerika’yı değil, küresel siyasal düzenin tamamını ilgilendiren tarihsel bir ana tanıklık etti. Amerika Birleşik Devletleri, egemen bir devlet olan Venezuela’ya doğrudan askeri müdahalede bulundu; görevdeki devlet başkanı Nicolás Maduro yakalandı ve ABD’de yargılanmak üzere New York’a götürüldü.

Bu gelişme, sıradan bir dış politika hamlesi değildir. Aynı zamanda ani ya da beklenmedik bir adım olarak da değerlendirilmemelidir. Aksine, uzun süredir fiilen yaşanan fakat açıkça dile getirilmeyen bir dönüşümün ilanıdır. Başka bir ifadeyle, Amerika Birleşik Devletleri’nin artık küresel sistemdeki konumunu nasıl tanımladığına dair açık bir beyandır.

Amerika, tarihinin büyük bölümünde kendisini bir imparatorluk olarak tanımlamayı reddetti. Müdahalelerini demokrasi, insan hakları, terörle mücadele ya da uluslararası güvenlik gibi kavramlarla gerekçelendirdi. Bu söylem hem iç kamuoyuna hem de uluslararası topluma yönelik bir meşruiyet çerçevesi işlevi gördü. Venezuela’da yaşananlar ise bu geleneğin açık bir kopuşunu temsil ediyor. Bu yalnızca yeni bir müdahale değil; bir söylem değişikliği, hatta bir itiraftır.

Planlanmış Bir Öncelik: Project 2025 ve Venezuela

Bu olan biten, Trump’ın bir sabah kalkıp Venezuela’ya “özel ilgi” göstermesiyle başlamadı. Bu sayfada daha önce, Trump’ın mevcut politikalarını şekillendiren; güce dayalı, daha muhafazakâr bir ABD ve dünya tasavvuru kuran Project 2025 yaklaşımını ele almıştık. Nitekim Trump yeniden seçilmeden çok önce, muhafazakâr bir yönetim taslağı olarak sunulan bu belge, Venezuela’yı “yakından izlenmesi” ve “Amerikan dikkatinin daha sıkı biçimde yoğunlaştırılması” gereken kritik ülkelerden biri olarak tanımlıyordu.

Yaklaşık 900 sayfalık bu metinde Venezuela’ya birden fazla kez atıf yapılması tesadüf değildir. Ülke, muhafazakâr bir yönetimin dış politika başlıkları içinde özellikle “odaklanılması gereken” dosyalar arasında konumlandırılmıştır. Dahası Project 2025, sosyalizmi hedef alan değerlendirmelerinde Venezuela’yı ibretlik bir örnek olarak sunar ve son derece sert bir çerçeve çizer: Venezuela bir zamanlar Güney Amerika’nın en zengin ülkelerinden biriydi; ancak “Marksist bir diktatör iktidara geldikten on yıl sonra Venezüellalıların yüzde 94’ü yoksulluk içinde yaşıyor.”

Bu yaklaşımın önemi açıktır. Caracas’ı yalnızca “insan hakları” başlığına sıkıştıran klasik söylemden farklı olarak Venezuela, ABD’nin kendi yarımküresinde düzen kuracağı, yön vereceği ve gerektiğinde doğrudan müdahale ederek sonuç alacağı stratejik bir dosya olarak ele alınmaktadır. Bu nedenle Venezuela hamlesi “ani bir karar” değil; imparatorluk refleksinin, yani başka bir ülkenin kaderine doğrudan müdahale etme iradesinin önceden hazırlanmış zihinsel çerçevesiyle uyumlu bir adımıdır.

Maskesiz Gerekçe: Petrol ve Yarımküre Mantığı

Washington, Latin Amerika’da, Orta Doğu’da ya da dünyanın başka bir bölgesinde askeri, siyasi veya finansal bir operasyon icra ettiğinde bugüne kadar mutlaka bir gerekçe suna geldi. Bu gerekçeler çoğu zaman insan hakları, demokrasi, terör tehdidi ya da uluslararası istikrar gibi liberal dünyanın kolaylıkla kabul edebileceği kavramlara dayanıyordu. Venezuela ise bu yerleşik algıyı neredeyse tamamen ortadan kaldırdı. Çünkü bu kez süslü, sözde ahlaki gerekçeler yoktu.

Amerikan başkanı, normal şartlarda Washington’daki düşünce kuruluşlarında, Pentagon’un kapalı toplantılarında ya da siyasi kulislerin perde arkasında dile getirilen gerçeği kamuoyu önünde açıkça ifade etti: Venezuela, dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip ülkeydi ve bu petrol Çin’e gidiyordu. Bu durum kabul edilemezdi. “Bu bizim yarımküremiz” ifadesiyle özetlenen yaklaşım son derece açıktı: Bu kaynaklar ya doğrudan ABD’ye gidecek ya da ABD şirketleri aracılığıyla kime gideceğine Washington karar verecekti.

Bu açıklama, yalnızca enerji politikasıyla ilgili değildir. Aynı zamanda ABD’nin dünyaya bakışındaki köklü dönüşümün de göstergesidir. Üstelik insana örnek olacak “güzel davranışlarıyla” hatırlanmayan Donald Trump, bu konuda alışılmadık bir açıklık sergilemiş; hiçbir şeyi süsleme gereği duymadan, doğrudan gerçeği dile getirmiştir.

Bir Devlet Başkanının Askeri Güçle Alınması

Caracas’a yönelik hava saldırılarını ve Maduro’nun başkanlık sarayından alınmasını içeren operasyon, gizli bir darbe ya da vekâlet savaşı değildi. Açık, doğrudan ve tartışmasız bir askeri müdahaleydi. Venezuela’nın görevdeki devlet başkanı ABD özel kuvvetleri tarafından fiilen görevinden alındı, ülke dışına çıkarıldı ve ABD yargı yetkisine sokuldu.

Bu olay, 1953 İran darbesinden Soğuk Savaş dönemindeki sayısız örtülü operasyona kadar uzanan müdahale geleneğinden ayrılmaktadır. Fark, yalnızca güç kullanımında değildir. Asıl fark, egemen bir devlet liderinin görevden alınma biçiminde ve bu hamlenin gerekçesinin açıkça ilan edilmesindedir.

Operasyon öncesinde çeşitli suçlamalar gündeme getirilmiş olabilir. Ancak tablo nettir: Trump Venezuela’ya fentanil ürettiği için saldırmadı — Venezuela fentanil üretmiyor. Maduro’nun Tren De Aragua çetesini yönettiği için saldırmadı — yönetmiyor. “Cartel de los Soles” adlı yapıdan dolayı saldırmadı — bu yapı siyasi söylemin dışında neredeyse yok.

Operasyonun ardından ise daha çarpıcı bir durum ortaya çıktı. Ne Başkan Trump, ne Dışişleri Bakanı Rubio, ne de ABD yönetimi bu müdahaleyi demokrasiyle gerekçelendirdi. Olayın fentanil ya da “narko-terör” ile bağlantısını kurmaya da kimse ciddi biçimde girişmedi. Hukukun uygulanması gibi göstermeye bile çalışmadılar. Çünkü mesele son derece yalındı: kaynaklar, güç, coğrafya — ve petrol.

Ancak petrol burada yalnızca ekonomik bir unsur değildir. Petrol, imparatorluk pratiğinin anahtarıdır.

İmparatorluk Pratiği ve “Uyumlu Yönetim”

ABD, Venezuela’da yalnızca siyasi süreci etkilemekle yetinmedi; ülkenin liderliği, hukuki kaderi ve doğal kaynakları üzerinde doğrudan belirleyici hale geldi. Bunu Birleşmiş Milletler yetkisi olmadan ve egemenlik ilkesini ciddiye almadan yaptı.

Dikkat çekici bir diğer unsur ise tam ölçekli bir rejim değişikliğinden özellikle kaçınılmasıydı. Maduro hükümetinin başkan yardımcısı Delcy Rodríguez görevde bırakıldı — petrol konusunda “uyumlu” olduğu sürece. Bu yaklaşım, tarihsel olarak imparatorlukların sıkça başvurduğu bir yöntemdir. Yerel yapılar tamamen yıkılmaz; kontrol edilebilir ve iş birliğine açık aktörlerle yol alınır.

Bu operasyonun hiçbir zaman uyuşturucuyla ilgili olmadığı da açıktır. Bu, ABD mahkemelerinde yüzlerce ton kokain sokmaktan hüküm giymiş Honduras eski başkanını affeden aynı yönetimdir. Aynı zamanda Orta Doğu’dan Asya’ya, Afrika’ya kadar birçok otoriter liderle rahat ilişki kurabilen bir başkandır. Demokrasi hiçbir zaman temel ölçüt olmadı. Ölçüt, uyum ve itaatti.

Uluslararası Hukuk ve Yeni Dönem

Tepkiler sertti. Venezuela yönetimi operasyonu “kaçırma” olarak tanımladı. Rusya, ABD’yi uluslararası düzeni zedelemekle suçladı. Uluslararası hukuk açısından bakıldığında, egemen bir ülkenin liderinin askeri güçle görevden alınması ve ülkenin kaynaklarının fiilen denetim altına alınması meşru müdafaa kapsamında değerlendirilemez.

Ancak asıl belirleyici olan diplomatik tepkiler değil, Washington’un bu tepkilere karşı kayıtsızlığıydı. ABD yönetimi, bu süreçte kendisini bağlayan daha üst bir otoriteye atıf yapma gereği duymadı. Tarih boyunca bu durum, cumhuriyetlerin imparatorluk pratiğine yöneldiği anlarla örtüşmüştür.

Sıradaki Neresi? Venezuela Bir “İlk Bölüm” mü?

Bu tablo, isteksiz bir süper gücün küresel sorumluluk almaya zorlanmasından ibaret değildir. Aksine, çıkarlarını gizleme ihtiyacı duymayan, güce dayalı bir imparatorluk pratiğinin açık ifadesidir.

Zaman çizelgesi bu açıdan dikkat çekicidir. Noel Günü ABD, Nijerya’yı bombaladı. Yılbaşı gecesi Başkan “barıştan” söz etti. 2 Ocak’ta İran’a yönelik olarak “kilitlenmiş ve hazır” olduklarını ilan etti. 3 Ocak’ta ise Venezuela vuruldu. Bu ardışıklık, rastlantısal bir kriz yönetiminden çok, agresif ve tutarlı bir güç kullanımını işaret ediyor.

Abartısız söylemek gerekirse, bu tablo bir kuşağın tanık olduğu en şahin Amerikan başkanlığına işaret etmektedir.

Asıl risk ise burada başlıyor. Dünyanın en güçlü devleti, ahlaki ve hukuki gerekçeleri bir kenara bırakıp çıplak çıkar siyasetini normalleştirdiğinde, aynı davranış biçimine başkaları için de fiili meşruiyet üretmiş olur. Bu yeni denklemde, Çin’in Tayvan’a yönelik adımları karşısında Washington’un ahlaki itiraz gücü zayıflayacaktır. Rusya’nın Ukrayna’da ya da başka bölgelerde daha ileri hamleler yapması şaşırtıcı olmayacaktır. İsrail’in Suriye topraklarını genişletmesi ya da Filistin’in tamamını kontrol altına alması ise artık anlamlı biçimde kınanamayacaktır.

Bu dünyada diplomasi, insan hakları, uluslararası kurumlar ve barış mekanizmaları tamamen ortadan kalkmaz; askıya alınır. Uygun olduğunda hatırlanan, uygun olmadığında yok sayılan süslü kavramlara dönüşürler.

Bu nedenle Venezuela münferit bir vaka değildir. İlk bölümdür. Venezuela sahnesinde Amerikan istisnacılığı yerini Amerikan imparatorluğuna bırakmıştır — kazara değil, sürüklenerek değil, ilan ederek.

Türkiye Açısından Ne Anlama Geliyor?

Türkiye açısından Venezuela’da yaşananlar uzak bir coğrafyaya ait soyut bir gelişme değildir. Bu olay, kuralların etkisinin zayıfladığı, gücün daha belirleyici hale geldiği yeni bir dönemin işaretidir.

Enerji yolları, deniz geçişleri, savunma kapasitesi ve bölgesel denge politikaları önümüzdeki yıllarda daha da kritik hale gelecektir. Böyle bir ortamda Türkiye’nin, çok taraflı diplomasiyi sürdürürken aynı zamanda stratejik özerkliğini ve caydırıcılığını güçlendirmesi önem taşımaktadır.

İmparatorlukların açıkça konuştuğu bir dünyada, yalnızca haklı olmak yetmez; masada kalabilmek için güç de gerekir. Venezuela örneği, bu gerçeği bir kez daha hatırlatmaktadır.

Dr. Mehmet Nurullah Isik

Washington, DC                                                                                                                    19 Ocak, 2026