ABD-İran İlişkisinin Tarihi-2
- Tarih:
Stuxnet ve Operasyon Olimpiyat Oyunları
ABD ve İsrail, İran’ın nükleer kapasitesini fiziksel bir saldırı başlatmadan geciktirmek için “Olimpiyat Oyunları” kod adlı bir siber sabotaj operasyonu yürüttü.33 Bu operasyonun ürünü olan Stuxnet virüsü, Natanz’daki Siemens kontrol sistemlerini hedef alarak santrifüjlerin hızını bozdu ve yaklaşık 1.000 makineyi tahrip etti. Stuxnet sadece fiziksel bir yıkımla sınırlı kalmamış, aynı zamanda İran’ın nükleer programında aylar hatta yıllar süren gecikmelere neden olmuş, küresel siber savaş tarihinde fiziksel altyapıların bir yazılım aracılığıyla yok edilebileceğini kanıtlayarak jeopolitik güç dengelerini ve siber güvenlik doktrinlerini kökten değiştirmiştir.
JCPOA: Ortak Kapsamlı Eylem Planı
2000’li yıllar boyunca yaptırımlar, örtülü operasyonlar ve artan bölgesel gerilimlerle tırmanan nükleer dosya, askeri seçeneklerin masada tutulduğu ancak maliyetinin yüksek görüldüğü bir aşamaya gelmişti. Bu atmosferde Barack Obama döneminde krize diplomatik bir çerçeve kazandırma arayışları belirgin biçimde hız kazandı. 2015 yılında P5+1 ülkeleri ile İran arasında imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA), İran’ın nükleer faaliyetlerini kısıtlaması karşılığında yaptırımların aşamalı olarak kaldırılmasını öngörüyordu. Ancak bu anlaşma, İran’ın füze programını ve bölgesel vekil güçlerini kapsamadığı gerekçesiyle sertçe eleştirildi.

Ocak 2017’de İran-ABD ilişkilerinin durumu
Ocak 2017’de ilk Trump yönetiminin başlangıcında İran, daha önce 2015 nükleer anlaşmasını ( JCPOA ) savunan ve Batı ile ilişkilerin iyileştirilmesini savunan merkezci bir din adamı olan Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani tarafından yönetiliyordu, nihai yetki ise İran’ın dış ve güvenlik politikaları üzerinde belirleyici güce sahip olan Yüksek Lider Ali Hamaney’deydi. İran ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiler, 2015 nükleer anlaşmasının (JCPOA) ardından temkinli bir diplomasiyle şekillenmişti, ancak devam eden ABD yaptırımları, balistik füze anlaşmazlıkları ve bölgesel gerilimler nedeniyle gergindi ve 1980’den beri resmi diplomatik bağları yoktu.
Trump, başkanlık kampanyası sırasında bile “İran artık Orta Doğu’da baskın İslami güç ve nükleer silahlara doğru ilerliyor” iddiasında bulunmuştu. JCPOA’ya karşı çıkmış, onu “korkunç” olarak nitelendirmiş ve Obama yönetiminin anlaşmayı “çaresizlikten” müzakere ettiğini iddia etmişti. Ayrıca anlaşmayı nükleer bir soykırıma yol açabilecek bir felaket olarak tanımlamıştı. Bir noktada anlaşmayı feshetmek yerine uygulamaya çalışacağını belirtmesine rağmen, Mart 2016’da AIPAC (Amerikan İsrail Halkla İlişkiler Komitesi)’a “bir numaralı önceliğinin İran’la yapılan felaket anlaşmayı ortadan kaldırmak” olduğunu söylemişti.
Trump Dönemi: Maksimum Baskı ve Suikastlar (2017-2021)
Donald Trump’ın 2018 yılında nükleer anlaşmadan tek taraflı çekilmesi ve tarihin en ağır yaptırımlarını içeren “Maksimum Baskı” kampanyasını başlatması, bölgeyi yeniden çatışmanın eşiğine getirdi.
3 Ocak 2020’de, İran’ın bölgesel operasyonlarının beyni olan General Kasım Süleymani’nin Bağdat’ta bir ABD İHA saldırısıyla öldürülmesi, iki ülkeyi doğrudan savaşın eşiğine getiren en kritik olaydı. İran bu suikasta, Irak’taki Ayn el-Esad ABD hava üssünü balistik füzelerle vurarak yanıt verdi. Bu olay, gölge savaşının artık açık bir askeri hesaplaşmaya dönüştüğünün ilanıydı.
2024-2026: Topyekün Savaşa Doğru
2024 yılı itibarıyla, Gazze Savaşı’nın yarattığı bölgesel gerilimler ve İran’ın nükleer programındaki ilerlemeler, Washington ve Tahran arasındaki krizi daha önce görülmemiş bir seviyeye taşıdı ve İran’ın İsrail’e yönelik gerçekleştirdiği ilk doğrudan saldırılarla tarihe geçti.
14 Nisan 2024’te İran, İsrail’e 300’den fazla füze ve İHA fırlattı; bu saldırı büyük oranda ABD liderliğindeki bir koalisyon tarafından bertaraf edildi. Temmuz ayında Hamas lideri İsmail Haniye’nin Tahran’da suikasta uğraması ve Eylül’de Hasan Nasrallah’ın öldürülmesi, İran’ın “caydırıcılık” kapasitesini ciddi şekilde sarstı.
2025: Haziran 12 Gün Savaşı
Ocak 2025’te Trump’ın göreve gelişiyle çöken diplomasi trafiği, İran’ın nükleer faaliyetlerini hızlandırması üzerine yerini sert bir çatışmaya bıraktı. 13 Haziran’da İsrail’in başlattığı “Yükselen Aslan” (On İki Gün Savaşı) operasyonu, 200’den fazla savaş uçağının katıldığı beş büyük saldırı dalgasıyla İran’ın nükleer tesislerini ve stratejik altyapısını hedef aldı. Savaşın ilerleyen günlerinde ABD’nin B-2 bombardıman uçaklarıyla Fordow ve Natanz gibi kritik noktaları vurması, çatışmayı bölgesel bir boyuttan çıkararak küresel bir krize dönüştürdü.
On İki Gün Savaşı’nın sonuçları, bölgedeki askeri ve siyasi dengeleri kökten sarstı. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma girişimi ve Irak ile Katar’daki ABD üslerine saldırıları, küresel enerji güvenliğini ve bölgesel ittifakları ciddi bir çıkmaza soktu. Mossad’ın İranlı generallere yönelik yürüttüğü psikolojik harbin ardından, her ne kadar Donald Trump 24 Haziran’da bir ateşkes ilan etse de, İsrail’in operasyonlara devam etme kararlılığı bölgede kalıcı bir barış yerine belirsiz ve her an patlamaya hazır bir gerilim bıraktı.
Bu kısa süreli ama şiddetli savaşın ardından, 2025 Ağustos’da Avrupa ülkelerinin desteğiyle BM yaptırımlarının geri dönme mekanizması (Snapback) tetiklendi ve İran ekonomisi tarihinin en büyük çöküşünü yaşamaya başladı.
İran Ekonomik Çöküşü Halkı Sokağa Döktü: İsyan Dalgası
28 Aralık 2025 tarihinde başkent Tahran’da fitili ateşlenen ekonomik temelli gösteriler, kısa sürede İsfahan, Şiraz ve Meşhed gibi büyük kentlere sıçrayarak İran genelinde son yılların en büyük toplumsal hareketliliğine dönüştü. 2022’de başlayıp 2023ide sona eren Mahsa Emini protestolarından bu yana görülen en geniş çaplı huzursuzluk dalgası olarak nitelendirilen bu süreç, Büyük Çarşı esnafının kepenk kapatmasıyla başlayıp üniversite öğrencilerinin katılımıyla hızla kitleselleşti. Başlangıçta hayat pahalılığına tepki olarak doğan eylemler, protestocuların “diktatöre ölüm” sloganları eşliğinde doğrudan hükümeti ve dini liderliği hedef almasıyla kısa sürede siyasi bir kimlik kazandı.
Krizin temelinde, kontrol edilemeyen hiperenflasyon ve İran riyalinin ABD doları karşısında 1,45 milyon seviyesine gerileyerek tarihî bir dip yapması yer alıyor. Gıda fiyatlarındaki yıllık %72’lik artış hane halkı bütçelerini tamamen eritirken; İsrail ile yaşanan 12 günlük savaşın maliyeti ve Birleşmiş Milletler’in “snap back” mekanizmasıyla geri getirdiği ağır yaptırımlar ekonomiyi felç etmiş durumda. Stratejik müttefik Suriye’deki rejim değişikliğiyle bölgesel etkisini kaybeden Tahran, içeride de enerji kesintileri, su krizi ve nükleer tesislere yönelik saldırıların yarattığı ağır bir belirsizlik iklimiyle boğuşuyor.
Hükümet, güvenlik güçleri ve göz yaşartıcı gaz müdahaleleriyle kalabalıkları dağıtmaya çalışırken, devlet medyası yaşananları “dış güçlerin ve istihbarat servislerinin bir operasyonu” olarak tanımlıyor. Ancak sokaktaki vatandaşlar, devlet kaynaklarının Lübnan ve Gazze’deki vekil aktörlere aktarılmasına tepki göstererek “Canım İran’a feda” sloganlarıyla önceliğin halkın refahı olması gerektiğini vurguluyor. Ekonomistlerin mali politikalar ve kronik bütçe açıkları nedeniyle karanlık bir tablo çizdiği ülkede, halkın artan vergi yükü ve temel ihtiyaçlara erişememesi, protestoların durulmak yerine daha da radikalleşmesine yol açıyor.
Ali Hamaney’in Ölümü ve Liderlik Krizi
Halk hareketlerinin yoğunlaştığı, ekonomik daralmanın ve siyasal tıkanmanın aynı anda derinleştiği bir eşikte 28 Şubat 2026’da gerçekleştiği iddia edilen ve “Operation Epic Fury” olarak adlandırılan müdahale, bölgesel güç mimarisinde yeni ve tehlikeli bir eşiğe işaret etmektedir.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail tarafından gerçekleştirildiği belirtilen bu hava harekâtı, yalnızca askeri bir operasyon değil; devlet egemenliği, uluslararası hukuk ve bölgesel istikrar açısından çok katmanlı sonuçlar doğurabilecek bir gelişme olarak değerlendirilmelidir.
İran’ın Geleceği ve Ortadoğu’nun Puslu Şafağı
Öncelikle şunu tespit etmek gerekir; Bir ülkenin komuta-kontrol altyapısını hedef alan ve en üst düzey siyasal-askerî aktörlerini tasfiye eden bir operasyon, teknik olarak “başarılı” olsa bile, siyasal olarak çözüm üretmez. Devletler yalnızca lider kadrolarından ibaret değildir; tarihsel hafıza, kurumsal refleks ve toplumsal aidiyet üzerinden varlıklarını sürdürürler. Bu nedenle, bir liderlik boşluğunun otomatik olarak demokratikleşmeye evrileceğini varsaymak, Ortadoğu tecrübesiyle bağdaşmamaktadır.
Ali Hamaney’in ölümü ve ardından Uzmanlar Meclisi’nin toplanamaması, İran’da anayasal mekanizmanın askıya alındığı bir tabloyu ortaya koymuş olabilir. Ancak burada belirleyici olan, güç boşluğunun kim tarafından ve hangi meşruiyet zeminiyle doldurulacağıdır. Devrim Muhafızları Ordusu’nun devreye girme çabaları, devlet refleksinin güvenlik eksenli karakterini teyit eder. Fakat emir-komuta zincirinin zayıflaması, askeri yapının yekpare bir aktör olmadığını; iç fraksiyonlaşma ihtimalinin de göz ardı edilemeyeceğini gösterir. Bu noktada daha soğukkanlı bir çerçeveye ihtiyaç vardır:
1. Askerî Müdahale ve Meşruiyet Sorunu: Bir dış müdahalenin, hangi gerekçeyle yapılmış olursa olsun, egemen bir devletin siyasal yapısını zor yoluyla dönüştürmeye yönelmesi, uluslararası sistemde yeni bir emsal üretir. Bu tür müdahaleler kısa vadede belirli stratejik hedefleri gerçekleştirebilir; ancak uzun vadede iki risk doğurur:
• Müdahaleyi yaşayan toplumda milliyetçi ve reaksiyoner bir dalganın güçlenmesi
• Bölgesel güçlerin vekâlet çatışmalarını derinleştirmesi
1953’teki darbe, İran’da Batı yanlısı bir düzen üretmiş; fakat 1979’da çok daha sert bir anti-Amerikancı devrimin zeminini hazırlamıştır. Tarihsel süreklilik dikkate alındığında, dış askeri müdahalenin rejim mühendisliği aracı olarak kalıcı istikrar üretmediği açıktır.
2. “Her Şey Bitti” Yanılsaması: Tahran sokaklarında bir kesimin kutlama yaptığına dair haberler, rejimden memnuniyetsizliğin boyutunu gösterebilir. Ancak iletişim hatlarının kesildiği, bilgi akışının sınırlı olduğu bir ortamda toplumsal rızanın yönünü net biçimde okumak mümkün değildir.
Toplumsal öfke ile dış müdahale arasında kurulan örtük paralellik, analitik bir hatadır. Bir toplumun ekonomik kriz, yolsuzluk veya otoriterlik nedeniyle rejimi eleştirmesi; dışarıdan gelen askeri operasyonu meşru gördüğü anlamına gelmez. Bu iki olgu birbirinden ayrıştırılmalıdır.
3. Güç Boşluğu ve Bölgesel Dalgalar: İran yalnızca ulusal bir aktör değil; Irak’tan Lübnan’a, Yemen’den Suriye’ye uzanan geniş bir ağın merkezidir. Bu nedenle merkezî yapının zayıflaması, yalnızca Tahran’ı değil; bölgesel dengeyi de etkiler. Kontrolsüz bir çözülme senaryosu şu sonuçları doğurabilir:
• Vekil aktörlerin otonom davranmaya başlaması
• Sınır aşan silahlı grupların merkezden kopması
• Enerji hatlarının güvenliğinin belirsizleşmesi
Dolayısıyla mesele yalnızca “rejim değişimi” değil; devlet kapasitesinin korunup korunamayacağıdır.
4. İran Toplumunun İç Dinamikleri: Son yıllarda ağır yaptırımlar, hiperenflasyon ve işsizlik İran toplumunda ciddi bir aşınma üretmiştir. Ancak bu sosyo-ekonomik baskı, dış müdahaleyi otomatik olarak meşrulaştıran bir zemine dönüşmez.
Bir ülkenin siyasal dönüşümü, ancak kendi iç aktörlerinin — sivil toplumun, ulemanın, bürokrasinin, genç kuşakların ve ekonomik elitlerin — müzakere süreciyle mümkün olur. Dışarıdan yapılan müdahale, bu iç müzakereyi çoğu zaman kesintiye uğratır ve yeni bir bağımlılık ilişkisi üretir.
5.Stratejik Gerçekçilik: Gerçekçi bir analiz, iki uçtan da kaçınmalıdır: 1-İran’da yaşanan krizi görmezden gelen romantik bir savunuculuk, 2-Askeri müdahaleyi “kurtarıcı” olarak sunan müdahaleci iyimserlik
İran’daki yönetim krizi, uzun süredir biriken ekonomik daralma, siyasal katılımın sınırlılığı ve elit içi rekabetin sonucudur. Fakat bu krizin çözümü, dış güçlerin hava harekâtıyla değil; İran toplumunun kendi siyasal iradesiyle şekillenecektir.
1953’ten 2026’ya uzanan çizgi, İran’ın dış müdahale ile iç dönüşüm arasındaki gerilimli tarihini yansıtmaktadır. Bugün ortaya çıkan tablo, bir dönemin kapanışı olabilir; ancak yeni dönemin hangi değerler, hangi kurumlar ve hangi toplumsal sözleşme üzerine inşa edileceği henüz belirsizdir. Dış askeri müdahale, güç dengelerini değiştirebilir; fakat siyasal meşruiyeti inşa edemez. Devletler bombalarla değil, toplumsal rıza ve kurumsal süreklilikle yeniden kurulur.
İran’ın geleceği, hava harekâtlarının değil; İran toplumunun kendi iç muhasebesinin ve üreteceği yeni siyasal mutabakatın sonucunda belirlenecektir. Bölgenin selameti de bu içsel dengeye bağlıdır.



