Picture of Hasan Bozgeyikli
Hasan Bozgeyikli

Akademiye Girdiğim Gün ile Kaldığım Gün Arasında

A+ A-

Akademiye ilk girdiğimde takvimler 25 yıl öncesini gösteriyordu. Gençtim, hevesliydim ve açıkçası biraz da saftım. Akademiyi, düşüncenin korunabildiği nadir alanlardan biri sanıyordum. Okumanın, yazmanın, tartışmanın bir karşılığı olacağını; emeğin, geç de olsa, yerini bulacağını düşünüyordum. Yanılmışım demek istemiyorum, ama eksik gördüğümü bugün daha net söyleyebiliyorum.

İlk yıllarda her şey daha yavaş ilerliyordu. Bu yavaşlık bugünden bakınca romantik görünse de aslında düşünmeye alan açıyordu. Bir makalenin olgunlaşması beklenirdi; bir fikrin aceleyle “çıktı”ya dönüştürülmesi istenmezdi. Hocalar arasında her şey adil değildi belki, ama en azından kuralların var olduğu hissi vardı. Kimin nerede durduğunu, neyin mümkün neyin zor olduğunu aşağı yukarı bilirdiniz. Akademik hayat maddi olarak mütevazı, ama zihinsel olarak saygın bir uğraş gibi algılanırdı.

Sonra yapı değişmeye başladı. Önce sessizce. Yönetmelikler arttı, tablolar çoğaldı, ölçütler sayısallaştı. Akademik faaliyet, giderek düşünsel bir uğraş olmaktan çıkıp raporlanabilir bir performansa dönüştü. Bir noktadan sonra şunu fark ettim: Artık ne yazdığım değil, nerede yayımlandığı; ne düşündüğüm değil, kaç puan getirdiği soruluyordu. Hangi indeks? Hangi çeyrek dilim? Hangi listede, hangi sırada? Yazının kendisi mi önemliydi, yoksa kapağındaki etiket mi? Bir metin, okumadan da değerli sayılabilir miydi? Akademide dil değişmişti. Bu yeni dilde “merak” yoktu, “risk” yoktu; sadece ve sadece “uygunluk” vardı. Bu koşullar altında akademik kariyer, uzun soluklu bir düşünsel yolculuk olmaktan çıktı. Yerini kısa vadeli hamleler dizisine bıraktı. Hangi dergi, hangi indeks, hangi proje çağrısı… Yazı yazarken bile aklın bir köşesinde aynı soru dolaşmaya başladı: “Bunun bana getirisi ne olacak?” Bu getiri çoğu zaman akademik değil, ekonomik bir zorunluluğun ifadesiydi.

Çünkü bu süreçte akademisyenlerin hayatı da giderek daraldı. Maaşlar eridi, geçici kadrolar olağanlaştı, ek işler normalleşti. Uzun bir eğitimin ve uzmanlığın karşılığı olması gereken akademik emek, “idare edilir” bir gelir düzeyine sıkıştı. Akademisyenlik, toplum gözünde hâlâ saygın bir unvan gibi anılsa da, bu saygınlığın gündelik hayatta maddi ya da kurumsal bir karşılığı kalmadı.

Belirsizlik, mesleki bir durum olmaktan çıkıp hayatın genel hâline dönüştü. Aile kurma kararları ertelendi, çocuk sahibi olmak sürekli daha “uygun” bir zamana bırakıldı. Akademisyen, öğrencilerine uzun vadeli düşünmeyi öğretirken, kendi hayatını kısa vadeli çözümlerle sürdürmeye çalıştı. Kira, geçim, gelecek kaygısı; akademik takvimlerin ve proje çağrılarının arasına sıkıştı.

Elbette bu değişim kendiliğinden olmadı. Yukarıdan aşağıya inen bir “uyum” baskısı vardı: YÖK’ün bitmeyen düzenlemeleri, performans şemaları, kadro ve yükseltme ölçütleri… Üniversite yönetimleri de çoğu zaman bunu tartışmak yerine tercüme etmeyi seçti; düşünceyi korumak yerine riskten kaçınan, itirazı “sorun” sayan bir idare dili yerleşti. Bu dil değişimi, zamanla akademinin ruhunu da değiştirdi. Eleştiri hâlâ akademinin vitrininde duruyordu: kurumsal metinlerde parlatılan, toplantılarda adı anılan, “olmazsa olmaz” diye sunulan bir süs gibi. Ama iş pratiğe geldiğinde eleştiri giderek tahammül edilemeyen bir şeye dönüştü. Yapıyı eleştirdiğinizde “fazla” oldunuz; kuralları sorguladığınızda “uyumsuz”, “zor”, “problemli”. Kimse açıkça “sus” demedi belki; ama küçük işaretler yetti: sözünüzün karşılıksız kalması, dosyanızın beklemesi, önünüzdeki kapıların sessizce ağırlaşması. Böylece suskunluk, bir tercih değil, akademide kalmanın görünmez şartı hâline geldi. Akademi böylece kendi kararlarını kendi vermeyen, ama sonuçlarını hep içeridekilerin ödediği bir yapıya dönüştü.

Bu dönüşüm yalnızca düşünsel alanla da sınırlı kalmadı. Üstüne akreditasyon süreçleri, kalite kurulları, dış değerlendirme ziyaretleri eklendi; “kalite” dilinin akademinin üzerine bir şablon gibi çökmesine tanık olduk. Sorun elbette akreditasyonun fikri değildi; sorun, üniversitelerde bunun çoğu zaman eğitimi iyileştirmekten çok kanıt üretmeye dönüşmesiydi. Bölüm hocaları öğrenciyi ve müfredatı konuşmak yerine “dosya tamam mı, göstergeler tutuyor mu, rapor dili uygun mu?” diye yaşamaya başladı. Kaldı ki kamusal bir kurumun programı, yer yer derneklerin koyduğu standartlara göre “yeterli” sayılır hâle geldi; ölçütler çoğu zaman bölümün gerçek ihtiyaçlarını değil, denetimin kolay ölçülebilir taraflarını büyüttü. Böylece kalite, içerikten çok görünüşe; düşünceden çok belgelere bağlandı. Akademisyene düşen ise malum: akademik yayın yapma ve ders anlatmanın yanına bir de “kanıt toplama ve üretme” eklendi—sanki hepimiz biraz da dosya memuru olmak için doktora yapmışız gibi.

Yıllar içinde şunu da öğrendim: Türkiye’de akademide kalmak, akademiye girmekten daha zor. Çünkü sistem, insanı içeride tutmak için kurulmuş bir yapı gibi çalışmıyor; tam tersine, içeridekini sürekli sınayan, yoran ve sonunda “uyumlu” hâle getiren bir düzene benziyor. Başlangıçta bunu anlamıyorsunuz. Bir süre her şeyin geçici bir dönem olduğunu sanıyorsunuz: “Biraz daha sabredeyim, düzelecek”; “Şu kadro işi hallolsun”; “Bir sonraki yıl daha rahat olur.” Sonra fark ediyorsunuz ki rahatlık, hep bir sonraki yıla ertelenen bir vaat olarak kalıyor.

Kadrolar kırılgan, güvenceler zayıf, gelecek ise sürekli yeniden pazarlık konusu. Aynı emeği verirsiniz, ama altınızdaki zemin kayar: Bir gün alanınız “öncelikli” olmaktan çıkar; bir gün bölümünüzün kontenjanı düşer, sonra kapanma söylentileri dolaşır; bir gün ders yükünüz artar ve bunun “geçici” olduğu söylenir, ama geçici olan sizde biriken yorgunluktur. Sanki her dönem başında masaya yeni bir oyun konur, kurallar değişir; sizden ise aynı ciddiyetle oynamanız beklenir.

Bütün bunlar olurken beklenti pek değişmez: Aynı tempoyla üretmeniz, aynı görünürlük yarışına yetişmeniz, aynı anda da “sorun çıkarmamanız” istenir. Sistemin en ağır tarafı, yorgunluğu bile bir görev gibi düzenlemesi. Bir noktadan sonra insan, yalnızca işini değil, kendi hayatını da bu ritme göre ayarlamaya başlar; nefes almayı bile takvime bağlar. Ve asıl zor olan şudur: Bu düzende sizden, hem sürekli ayakta kalmanız hem de düşmüş gibi görünmemeniz beklenir.

Ben de sustum zaman zaman. Yorulduğumdan; bazı şeyleri anlatmanın bir şeye yaramadığını, sadece insanı tükettiğini gördüğümden. Bazen de sustum, çünkü itirazın bedelini öğrenmiştim: bir bakışla dışarıda bırakılmak, bir toplantıda adının anılmaması, bir dosyanın masanın üzerinde biraz daha uzun kalması… Bunların hiçbiri açık bir ceza gibi görünmez; tam da bu yüzden insanı daha çok yorar. Suskunluk, bir tercih olmaktan çıkıp refleks hâline gelir: cümleyi kurarsın, sonra yutarsın; yazarsın, sonra silersin; haklı olduğunu bilirsin, yine de sesini alçaltırsın.

Bu suskunluklar birikti. Birikince de insanın içine yerleşen bir yorgunluğa dönüştü; tek bir olayın değil, yıllara yayılan küçük geri çekilmelerin yorgunluğu. En çok da genç akademisyenleri izlerken içimde bir ağırlık oluşuyor. Onların gözlerinde, benim bir zamanlar taşıdığım hevesi görüyorum; ama o hevesin etrafında daha dar bir alan, daha sert bir rüzgâr var. Onlardan bizden daha fazlası bekleniyor: daha hızlı yazmaları, daha erken görünür olmaları, daha çok “çıktı” üretmeleri… Ama onlara bizden daha az şey veriliyor: daha az güvence, daha az zaman, daha az nefes.

Üstelik sadece çalışmaları yetmiyor; doğru zamanda susmaları, doğru yerde konuşmaları, doğru insanlarla “iyi geçinmeleri” de bekleniyor. Hem üretmeleri hem sabretmeleri; hem görünür olmaları hem de dikkat çekmemeleri isteniyor. Kendilerini göstermeleri gerekiyor, ama göze batmadan. Bir iddiayı büyütmeleri isteniyor, ama sınırı aşmadan. Çözümü olmayan bu  çelişkili denklem, insanı sadece mesleki olarak değil, kişisel olarak da inceltiyor: gençliğin en verimli yıllarını, sürekli bir “bekleme odası”na benzetiyor.

Bazen onları izlerken şunu düşünüyorum: Asıl yıpratıcı olan, yorgunluk da değil; yorgunluğun normal sayılması. Bir süre sonra “böyle olması gerekiyor” cümlesi, onların da diline yerleşiyor. Ve ben en çok, bu cümlenin kurulduğu anlarda suskunluğumun payını hissediyorum. Çünkü bazı suskunluklar insanı korur, evet; ama bazıları da başkalarının yalnızlığını büyütür.

Yirmi beş yılın sonunda şunu söyleyebilirim: Türkiye’de akademi, bilgi üretmekten çok, insanı idare etmeyi öğrenmiş bir yapı hâline geldi. Kimin ne kadar konuşacağı, ne kadar yazacağı, ne kadar bekleyeceği büyük ölçüde belirli. Bu düzen yaratıcı olanı değil, uyumlu olanı ödüllendiriyor. Risk alanı değil, güvenli tekrarları çoğaltıyor. Üstelik bunu, giderek yoksullaşan ve yalnızlaşan akademisyenler üzerinden yapıyor.

Yine de tamamen umutsuz değilim. Çünkü hâlâ bu yapının içinde gerçekten düşünen, okuyan, yazarken tereddüt eden insanlar var. Akademiyi ayakta tutan da onlar. Ama bu insanlar çoğu zaman yorgun, yalnız ve görünmez. Belki de artık yapılması gereken şey, akademiyi idealize etmek değil; olduğu hâliyle konuşmak. Kırılganlıklarıyla, çelişkileriyle, yıpratıcı yanlarıyla.

Ben akademiye girdiğim günle bugün arasında aynı kişi değilim. Ama hâlâ şuna inanıyorum: Akademi başka türlü de mümkün. Bunun için önce suskunluğu fark etmek, sonra da bu yapının bizi sadece düşünsel olarak değil, ekonomik ve kişisel olarak da nasıl dönüştürdüğünü dürüstçe anlatmak gerekiyor. Belki de gerçek akademik cesaret, tam olarak burada başlıyor.