Picture of Mehmet Aycı
Mehmet Aycı

Akrep Acısı

A+ A-

Köyümüzün adı Değirmenci Uşağı adını alması, eskiden da adının aynı olması, köyün içinden geçen bizim Koca Yalı dediğimiz Dıngır Deresi boyunca su uzanan su değirmenlerinden olsa gerek. Bunlardan dördü beni çocukluğumda da işler vaziyetteydi. Suyla çalışır, buğday değirmen taşları arasında öğütülürdü. Dövme dövdürmek için veya un öğütmek için at veya eşekle buralara tahıl taşınırdı. Dövmeyi döven değirmen taşı dikey dururdu; etrafı bir taş sokuyla çevrelenmiş olurdu.

Köyün içinden geçen dere, köyün yaklaşık beş kilometre yukarısından, devasa bir kayanın altından çıkardı. Buraya “göz” denirdi. Bir defa, göze yakın, Sümbüllü Taş mevkiine kıl çadıra çıktık. Dere boyunca, her iki tarafta büyük çınarlar vardı ve bu çınarlar bulutlardan bile görülebilir, dereyi görünmez kılardı. Su, kökleri ve gövdeleri arasından akardı. Bizim çadır kurduğumuz yere yakın pek çok değirmen kalıntısı vardı. Yontulmuş, ortası delik, yuvarlak taşlar… Bir de kefek taşlar. Bu taşlar çadır büyüklüğünde, bazıları daha büyük, kolay yontulabilir, bir çocuğun bile çakıyla şekiller çizebileceği küçük kayalardı. Bazılarının üzerinde bir insan için girebilecek kadar oyulmuş kuyular vardı. Üzerinde kapak çıkıntısının girebileceği çıkıntıları yosun başlamıştı. Düzgün oyulmuşlardı ve silindir gibiydiler.

Sümbüllü Taş mevkii, adını üzeri sarmaşıklarla kaplı bir kayadan almıştı. Kayanın bir yüzü yemyeşil sarmaşıktı. Biz o kayayla dere arasındaki bir düzlüğe çadır kurmuştuk. Bulaşıklarımız ve çamaşırlarımız derede yıkanırdı. Aile fertleri de derenin göleti andıran derince bir yerinde yıkanırlardı. Su, buz gibiydi.

Tek kötü tarafı akşamları sivrisineklerin çok olması ve dereye yakın yerlerdeki ısırgan otlarıydı. Isırganlar dizimi çok daladı. Sivrisineklere alışmıştık.  Akşamlar çadırın önünde yakılan ateşin çevresinde pervaneler, uçan böcekler havada halka oluşturur, su sesiyle ve alevlerin dalgalanmasıyla ateş dansı yapardı.

Gündüz karabatakları ve yengeçleri izlemekten, ağabeyimin ve ablamın oğlakları suyun derin yerine atmasından, onların yüzmelerini, sudan çıktıktan sonra çırpınıp su sıçratmasını izlemekten büyük keyif alırdım. Günde sayısız kez suya girip çıkmaktan da. Dere kenarında keşifler yapmak, o güne kadar görmediğim böcekler, kertenkeleler görmek hoşuma giderdi. Yuvarlak, bilye gibi pürüzsüz taşları toplar, oyuncaklarım arasına katardım. Bir defa, kefek taşa oyulmuş bir kelebek resmi bile gördüm.

Bir akşam, küçük su dökmek için çadırdan uzaklaşırken, daha birkaç adım atmıştım ki karnımda bir yanma oldu. Yanan yere elimle bastırdım ve elimde de aynı acıyı duydum. Çığlık atarak ve koşarak çadıra döndüm. Annem beni yanan ateşin ışığına çekti, üzerimdeki gömleği alt kısmından tutarak çıkardı. Zaten bol gelen bir gömlekti. Karnımda duran akrebi eliyle alıp yere attı ve öldürdü.

Elime ve karnıma yoğurt sürdüler.

O gece ağrıdan uyuyamadım. Etin ateşte kızartılmış keskin bir bıçakla kesilmesi acısına benzeyen, bazen oyulmasını andıran bir acıydı bu. Akrebin soktuğu yer yanarak zonkluyor, acıyı sadece oralarda değil beynimin içinde, gözbebeklerimin göbeğinde hissediyordum. Dayanmakta zorlanıyordum, gittikçe artıyordu. O gün sabaha karşı ağrı biraz azalmaya, sonrasında giderek hafiflemeye başladı. Akşama artık akrebin soktuğu yerler ağrımaz olmuştu.

Yaylada, taşları kaldırarak öldürdüğüm yahut evimizin duvarında görüp de öldürülmesine sebep olduğum akreplerden birinin akrabasının beni takip edip öç aldığını düşündüm. Bu düşüncemi kimseye söylemedim ancak ondan sonra öldürmek için akrep aramadım.