Picture of M. Nurullah Işık
M. Nurullah Işık

Amerika’da Savaşa Kim Karar Verir? Trump, İran Ve Kongre’nin Kaybolan İradesi

A+ A-

Bu yazının konusu kıymetli okuyucularımın ne ölçüde ilgisini çeker, doğrusu bilmiyorum. Ancak mesele benim hem dikkatimi çekti hem de zihnimi bir süredir meşgul ediyor. Belki aramızda siyasetin yalnızca görünen yüzüyle değil; kurumları, hukukî sınırları ve tarihsel arka planıyla da ilgilenen, tabiri caizse biraz daha rafine meraklara sahip okuyucular vardır düşüncesiyle bu yazıyı kaleme almak istedim.

Hem bir hukukçu hem de siyaset biliminin talebesi olarak, savaş kararının kim tarafından ve hangi sınırlar içerisinde alınması gerektiğine dair birkaç kelam etme ihtiyacı hissettim. Çünkü Washington’da yaşanan tartışma yalnızca İran’a yönelik askerî operasyonlarla ilgili değil. Aynı zamanda gücün hangi kurumda toplandığını, hukukun siyasi iktidarı ne ölçüde sınırlandırabildiğini ve Amerikan Cumhuriyeti’nin kendi anayasal ilkelerine ne kadar bağlı kaldığını gösteren daha büyük bir meseleye işaret ediyor.

İran’a bombalar düşerken Washington’da başka bir mücadele daha yaşanıyor. Bu mücadelenin cephesi Tahran, Hürmüz Boğazı veya bölgedeki Amerikan üsleri değil. Asıl mücadele Kongre ile Beyaz Saray arasında; konusu ise Amerika Birleşik Devletleri’ni savaşa sokma yetkisinin kime ait olduğu.

Sorunun en yalın hâli şu: Amerika’da savaşa kim karar verir? Başkan mı, Kongre mi? Yoksa Amerikan sistemi, uzun yıllar içerisinde bu yetkiyi fiilen Beyaz Saray’da oturan tek bir kişinin kararına mı bıraktı?

KONGRE TARTIŞIYOR, BAŞKAN KARAR VERİYOR

23 Temmuz’da Cumhuriyetçilerin çoğunlukta olduğu Temsilciler Meclisi, Başkan Donald Trump’ın Kongre’den açık bir yetki almadan İran’a yönelik askerî faaliyetleri sürdürmesini engellemeyi amaçlayan savaş yetkileri kararını 214’e karşı 208 oyla kabul etti. Dört Cumhuriyetçi temsilci Demokratlarla birlikte hareket etti.

Aynı gün Senato, benzer amaç taşıyan ancak ayrı bir girişimin ilerlemesini 47’ye karşı 49 oyla engelledi Böylece aynı başkentte, aynı savaş ve aynı anayasa hakkında iki farklı siyasi irade ortaya çıktı. Temsilciler Meclisi başkanın yetkisini sınırlandırmak isterken Senato, Beyaz Saray’ın hareket alanını korudu. Fakat daha dikkat çekici olan şuydu: Kongre tartışıyor, başkan karar veriyordu.

Trump yönetimi 26 Temmuz civarında diplomasiye alan açmak amacıyla saldırılara ara verdiğini açıkladı. Fakat birkaç gün sonra Amerikan kuvvetleri İran’daki onlarca hedefe yeniden saldırdı. 1 Ağustos itibarıyla diplomasi ihtimali tamamen ortadan kalkmış değildi; ancak yeni saldırı ve misilleme tehditleri de devam ediyordu. İran yönetimi, Amerikan saldırılarının enerji altyapısına yönelmesi hâlinde bölgedeki başka ülkelerin enerji tesislerini hedef alabileceğini açıkladı.

Saldırıların başlatılması, durdurulması ve yeniden başlatılması Kongre’nin bağlayıcı bir kararının sonucu değildi. Savaşın temposuna ve diplomasinin ne kadar alan bulacağına karar veren makam yine Beyaz Saray’dı.

ANAYASAL ÇERÇEVE: PAYLAŞTIRILAN YETKİ

Amerikan Anayasası savaş yetkisini bilinçli olarak tek bir kuruma bırakmaz. Anayasa’nın Birinci Maddesi savaş ilan etme, askerî güç kullanımını yetkilendirme, ordu kurma ve askerî harcamaları finanse etme yetkilerini Kongre’ye verir. İkinci Madde ise başkanı silahlı kuvvetlerin başkomutanı olarak tanımlar.

Bu ayrımın amacı, başkanın ani saldırılara cevap verebilecek kadar güçlü; ülkeyi tek başına uzun ve kapsamlı bir savaşa sokamayacak kadar da sınırlı olmasıdır. Amerikan anayasa hukukunda Kongre ile başkan arasındaki bu yetki sınırının nereden geçtiği uzun süredir tartışmalıdır. Bununla birlikte savaş ilanı ve kapsamlı askerî güç kullanımını yetkilendirme yetkisinin esas olarak Kongre’ye ait olduğu konusunda anayasal metin açıktır.

Başka bir ifadeyle başkan, ordunun nasıl hareket edeceğine karar verecekti. Ancak ordunun hangi savaşa ve hangi siyasi hedef uğruna gireceğine tek başına karar vermemeliydi.

Savaş yetkisinin Kongre’ye verilmesi yalnızca hukukî bir formalite değildir. Savaşın ekonomik, insani ve siyasi bedelini ödeyecek halkın temsilcilerinin bu karara ortak edilmesi amaçlanmıştır. Böylece savaş kararı bir kişinin öfkesi, korkusu veya siyasi hesabıyla değil; kamuya açık bir tartışma ve demokratik temsil süreci sonunda alınacaktır.

Fakat anayasal metin ile siyasi uygulama zaman içerisinde birbirinden uzaklaştı.

VİETNAM’IN ARDINDAN KURULAN FREN

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan başkanları Kore’den Vietnam’a, Balkanlar’dan Libya ve Suriye’ye kadar çok sayıda askerî müdahalede geniş yetkiler kullandı.

Vietnam Savaşı’nın yol açtığı büyük insani ve siyasi yıkımın ardından Kongre, başkanın askerî güç kullanma yetkisini sınırlandırmak amacıyla 1973 tarihli Savaş Yetkileri Kararı’nı kabul etti. Başkan Richard Nixon düzenlemeyi veto etti; ancak Kongre vetoyu aşarak metni yürürlüğe koydu.

Düzenlemeye göre başkan, Amerikan askerlerini çatışmaya dâhil ettiğinde 48 saat içerisinde Kongre’yi bilgilendirmek zorundadır. Kongre savaş ilan etmez veya güç kullanımını açıkça yetkilendirmezse operasyonların 60 gün içinde sona erdirilmesi gerekir. Askerlerin güvenli biçimde geri çekilmesi için zorunlu olması hâlinde 30 günlük ek süre tanınabilir.

Kâğıt üzerinde güçlü görünen bu mekanizma, uygulamada başkanların farklı hukukî yorumlarla aşmaya çalıştığı bir sınıra dönüştü. İran savaşı bunun en güncel örneğini oluşturuyor.

ALTMIŞ GÜNLÜK SAAT KİMİN ELİNDE?

ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırıları 28 Şubat’ta başladı. Trump yönetimi, nisan ayında yürürlüğe giren ateşkesin önceki çatışmaları sona erdirdiğini; 7 Temmuz’da yeniden başlayan operasyonların ise yeni bir askerî safha olduğunu savundu.

Trump’ın 10 Temmuz tarihli ve daha sonra Kongre’ye iletilen bildiriminde de 7 Temmuz, yeni askerî faaliyetlerin başlangıç tarihi olarak gösterildi. Yönetimin yorumuna göre bu tarih, Savaş Yetkileri Kararı bakımından yeni bir 60 günlük sürenin başlaması anlamına geliyordu.

Bu görüş bütünüyle temelsiz değildir. Bir başkanın Amerikan askerlerine, vatandaşlarına veya askerî tesislerine yönelik ani bir saldırı karşısında Kongre’nin uzun sürebilecek yasama sürecini beklemesi her zaman gerçekçi olmayabilir. Yürütme organının gerçek bir acil durumda hızlı hareket edebilmesi, devletin kendisini savunabilmesi açısından gereklidir. Fakat bu yorumun ciddi bir sakıncası bulunuyor.

Savaşın ne zaman sona erdiğine ve yeni bir çatışmanın ne zaman başladığına başkan tek başına karar veriyorsa, 60 günlük sınır kolaylıkla işlevsiz hâle gelebilir. Kısa süreli ateşkesler, operasyonların yeniden adlandırılması veya çatışmaların farklı safhalara ayrılması yoluyla yasal süre tekrar tekrar başlatılabilir.

Beyaz Saray’ın yaklaşımı en yalın hâliyle şöyle özetlenebilir: Savaşı başlatabiliriz, geçici olarak durdurabiliriz ve ardından yeniden başlatarak anayasal saati sıfırlayabiliriz. Böyle bir yorumda başkanı sınırlandırması gereken saatin düğmesi yine başkanın elinde olacaktır.

Kongre’nin Birbiriyle Çelişen Oylamaları

Kongre’nin İran konusunda ilk harekete geçtiği tarih 23 Temmuz değildi. Temsilciler Meclisi 3 Haziran’da, Amerikan kuvvetlerinin Kongre tarafından yetkilendirilmemiş İran çatışmalarından çekilmesini isteyen bir eşzamanlı kararı 215’e karşı 208 oyla kabul etti. Senato da 23 Haziran’da aynı metni 50’ye karşı 48 oyla onayladı. Ancak burada önemli bir hukukî ayrım yapmak gerekiyor.

Haziran ayında her iki kanadın kabul ettiği metin bir “eşzamanlı karar”dı. Bu tür kararlar başkanın imzasına sunulmaz ve olağan bir kanun gibi bağlayıcı güç kazanmaz. Nitekim Senato, hemen ertesi gün, başkanın askerî faaliyetlerini daha doğrudan sınırlandırabilecek ayrı bir savaş yetkileri girişiminin ilerlemesini 50’ye karşı 47 oyla engelledi. Yaklaşık bir ay sonra, 23 Temmuz’da da başka bir girişim 49’a karşı 47 oyla durduruldu.

Dolayısıyla “Senato savaşı durdurma kararını kabul etti” ve “Senato benzer bir girişimi engelledi” ifadelerinin ikisi de doğrudur. Fakat bunlar farklı tarihlerde, hukukî niteliği farklı metinler hakkında yapılan ayrı oylamalardır.

Bu ayrım, Kongre’nin yaşadığı irade krizini de gösteriyor. Milletvekilleri siyasi mesaj niteliği taşıyan bir kararı destekleyebiliyor; fakat başkanı fiilen ve hukukî olarak sınırlandırabilecek bir düzenleme gündeme geldiğinde aynı çoğunluk ortaya çıkmıyor.

INS V. CHADHA VE BAĞLAYICILIK SORUNU

Beyaz Saray, Kongre’nin kabul ettiği eşzamanlı kararın kanun gücü taşımadığını savunurken 1983 tarihli INS v. Chadha kararına dayanıyor. Yüksek Mahkeme bu kararda, Kongre’nin olağan yasama sürecini ve başkanın veto hakkını aşarak yürütme işlemlerini tek veya çift meclisli bir “yasama vetosu” yoluyla durdurmasını anayasaya aykırı bulmuştu.

Karar doğrudan savaş yetkileri hakkında verilmedi. Ancak kararın mantığı, Kongre’nin başkanın imzasına sunulmayan bir metinle askerî operasyonları sona erdirip erdiremeyeceği konusunda ciddi bir anayasal tartışma doğurdu.

Bu nedenle günümüzde başkanın askerî faaliyetlerini bağlayıcı şekilde sona erdirmek isteyen Kongre’nin, her iki kanattan geçecek ve başkanın imzasına sunulacak bir ortak karar veya kanun kabul etmesi gerekiyor. Başkan bunu veto ederse, vetonun aşılması için her iki kanatta üçte iki çoğunluğa ulaşılması gerekir.

Ortaya oldukça dikkat çekici bir dengesizlik çıkıyor: Başkan, Kongre’den önceden açık bir izin almadan askerî operasyon başlatabiliyor. Kongre operasyonu sona erdirmek istediğinde ise başkanın muhtemel vetosunu aşabilecek olağanüstü geniş bir çoğunluk oluşturmak zorunda kalıyor.

Sonuçta savaşı başlatmak için bir kişinin kararı yeterli olabilirken, savaşı durdurmak için yüzlerce seçilmiş temsilcinin aynı yönde irade göstermesi gerekiyor.

SORUN YETKİSİZLİKTEN ÇOK İRADESİZLİK

Bütün sorumluluğu başkanlık makamına yüklemek, Kongre’yi gereğinden fazla masum gösterecektir. Kongre tamamen güçsüz değildir. Askerî harcamaları sınırlandırabilir, belirli operasyonların finansmanını yasaklayabilir, yeni bir askerî güç kullanma yetkisi çıkarabilir ve yönetimi komisyon soruşturmaları yoluyla hesap vermeye zorlayabilir.

Fakat bu yetkileri kullanmak siyasi bedel gerektirir. Savaşın başlangıcında başkana destek vermek, millî birlik ve güç görüntüsü içerisinde daha kolaydır. Operasyon başarılı olursa Kongre üyeleri zaferin yanında görünür. Savaş uzar, kayıplar ve ekonomik maliyetler artarsa sorumluluk Beyaz Saray’a bırakılır.

Temmuz sonunda yayımlanan Reuters/Ipsos araştırmasına göre Amerikalıların yalnızca yaklaşık üçte biri İran savaşını destekliyordu. Katılımcıların yüzde 69’u ise Trump yönetiminin savaşın hedeflerini yeterince açıklamadığını düşünüyordu. Buna rağmen Kongre’nin bütçe yetkisini kullanarak operasyonları kesin biçimde sınırlandırdığı söylenemez. Bu nedenle başkanlık makamının büyümesi yalnızca başkanların güç arzusunun sonucu değildir. Kongre’nin kendi anayasal sorumluluğunu üstlenmek istememesinin de ürünüdür.

BU HİKÂYE TRUMP’LA BAŞLAMADI

Trump’ın savaş yetkisini geniş yorumlaması Amerikan tarihinde bir ilk değildir. Harry Truman, Kore Savaşı’nı Kongre’nin resmî savaş ilanı olmadan yürüttü. Bill Clinton dönemindeki Kosova operasyonu, Barack Obama dönemindeki Libya müdahalesi ve sonraki yönetimlerin Suriye’de yürüttüğü faaliyetler başkanların askerî güç kullanma alanını genişletti.

Demokratlar Cumhuriyetçi başkanların, Cumhuriyetçiler ise Demokrat başkanların yetkilerini eleştirdi. Ancak kendi partileri Beyaz Saray’a geldiğinde her iki taraf da güçlü başkanlığın sağladığı hareket alanından yararlandı.

Dolayısıyla mesele yalnızca Trump meselesi değildir. Trump, onlarca yıldır genişleyen bir başkanlık yetkisini devraldı. Farkı, bunu daha açık, kişisel ve ideolojik bir yönetim anlayışı içerisinde kullanmasıdır.

Daha önce Project 2025’i incelerken üzerinde durduğumuz “tekçi yürütme” anlayışı, federal yürütme gücünün mümkün olduğunca başkanın kontrolünde toplanmasını öngörüyordu. İran savaşı da bu anlayışın dış politikadaki yansıması olarak okunabilir.

Başkan artık yalnızca ordunun nasıl savaşacağına değil; savaşın ne zaman başladığına ne zaman sona erdiğine ve hukukî açıdan nasıl tanımlanacağına da karar vermek istemektedir.

TÜRKİYE BU TARTIŞMAYI NEDEN İZLEMELİ?

Türkiye’deki okuyucu açısından bu mesele uzak bir Amerikan anayasa hukuku tartışması gibi görünebilir. Oysa Washington’da alınan savaş kararlarının bedeli yalnızca Amerikalılar tarafından ödenmiyor.

ABD Enerji Bilgi İdaresinin verilerine göre 2025’in ilk yarısında Hürmüz Boğazı’ndan günde ortalama 20,9 milyon varil petrol ve petrol ürünü geçti. Boğazdaki her askerî gerilim enerji fiyatlarını, deniz taşımacılığını ve sigorta maliyetlerini doğrudan etkiliyor.

Enerji ithalatına bağımlı Türkiye açısından bunun anlamı daha yüksek akaryakıt maliyetleri, enflasyon baskısı ve bölgesel ticarette yeni belirsizliklerdir. Üstelik mesele yalnızca ekonomi değildir. Çatışmanın Irak, Suriye, Körfez ülkeleri ve Doğu Akdeniz’e yayılması Türkiye’nin güvenlik çevresini doğrudan etkileyebilir. NATO’nun güney kanadındaki askerî hareketlilik, bölgedeki Amerikan üslerinin kullanımı ve İran’a bağlı aktörlerin faaliyetleri Ankara’yı istemese bile krizin sonuçlarıyla karşı karşıya bırakabilir. Bu nedenle Washington’da savaşa kimin karar verdiği sorusu Türkiye için teorik değil, son derece somut bir sorudur.

BİR CUMHURİYETİN SESSİZ DÖNÜŞÜMÜ

Daha önce “ABD artık bir imparatorluk mu?” diye sormuştuk. İmparatorluk yalnızca dış politikada, savaş uçaklarının gönderildiği ülkelerde veya askerî üslerin kurulduğu coğrafyalarda ortaya çıkmaz. İçeride, karar alma mekanizmalarının değişmesiyle de oluşur.

Bir cumhuriyette savaş kararı tartışma, temsil ve kamusal rıza gerektirir. Başkanın gerçek bir acil durumda hızlı hareket etmesi elbette gerekli olabilir. Ancak aylarca devam eden, ekonomik ve insani bedeli giderek artan bir savaşın sürekli olarak “acil durum” mantığıyla yürütülmesi demokratik denetimi anlamsızlaştırır.

Kongre, savaşa karar veren kurum olmaktan çıkıp operasyon başladıktan sonra itiraz eden bir seyirciye dönüşürse güçler ayrılığı yalnızca anayasa kitaplarında kalır. Bugün Amerika’da bir savaşı başlatmak için başkanın kararı yeterli olabiliyor.

Savaşı durdurmak için ise yüzlerce Kongre üyesinin siyasi cesaret göstermesi gerekiyor. Bu tablo yalnızca güçlü bir başkanlığın değil, kendi anayasal sorumluluğundan kaçınan bir yasama organının da göstergesidir. Ve bir cumhuriyetin imparatorluk alışkanlıkları kazanması her zaman büyük bir törenle ilan edilmez.

Bazen Kongre tartışır, başkan emir verir ve savaş devam eder.