Picture of Mehmet Aycı
Mehmet Aycı

Anan Ölmüş Körükçü

A+ A-

Sonbaharda Mehmet Amca kalaycı olarak gelirdi. Toprağı deşer, körüğün üzerini toprakla sıvar, minderini yere serip oturur, kıskacını, üstüpünü, nişadırını, kalayını, başka aletlerini, küçük örs ve çekicini elinin uzanacağı yerlere yerleştirir, gelen bakır kap kacağı sıraya koyardı. Bir çocuk onun körüğünü çeker, kaplarını getirirdi. Çaydanlık ve demliği de hemen yanı başında olur, çayı körükte demlerdi. Kabı körük ateşinde ısıtınca tasların, bakır tabakların kıvrımlarından yağ birikintileri akar, ateşte kızan kabı nişadırla temizler, kalayı sürer, üstüpüyle kalayı gezdirirdi. Bazen körüğü çeken çocuğa maşayla/kıskaçla tutup kalayladığı tabağı uzatır, çocuk dalgınlıkla sıcak tabağı eliyle tutar, eli yanınca ağlamaya başlar, Mehmet Amca bunun bir hayat dersi olduğunu, başkasının maşayla tuttuğunu maşayla tutmak gerektiğini söyler genzinden küçük bir kahkaha patlatırdı. Kapların kalaylanmasını tuhaf bir ilgiyle seyreder, Mehmet Amcanın kafasını bir tas olarak düşünür, alnındaki kırışıklıkların kalaylanınca düzeleceğini hayal ederdim. Arkamı döner, onun kahkahasına öykünür, onun gibi gülmeyi başaramazdım. Bazen bir Maraşlı gelir, bakır kapları toplar, yerine başka şeyler verirdi.

Evimizde çocukluğumda alüminyum kap olduğunu hatırlamıyorum. Çaydanlık ve kaşıklar dışında her kap bakırdandı ve bunları Mehmet Amca kalaylardı. Kalaylanmamış, ufak, ağır, üzerinde sonradan Ermenice harfler olduğunu öğreneceğim tuhaf şekiller bulunan ilginç bir ibriğimiz vardı. Havva Ana’m bu ibrikle abdest alırdı. Gözleri kördü. Bazen zar zor o dolu ibriği kaldırarak Havva Ana’mın eline ben su döker, abdesti ben aldırırdım. Gözleri kördü ve kötürümdü. Bilinci zehir gibiydi. Abdest aldırdıktan sonra bana dua ederdi.

Yüzünde, üst dudağında benleri vardı. Benlerin içinden çıkan uzunca kıllar vardı yahut ben onları uzun bulurdum. Saçlarına daima kınalı olurdu. Fes giyer, fesin üzerini bir örtüyle sarardı. Kuşak bağlardı.  Su içerken üst dudağındaki benler daha da siyahlaşır, benlerin içindeki siyah kıllar daha da uzardı. Yüzü neredeyse çizgilerden, ince patikalardan örülmüş gibiydi.

Hava Ana’ma kapların nasıl kalaylandığını kendi dilimle, hayretle anlattığım bir gün, gel dedi sana “Körükçü” türküsünü söyleyeyim. Önüne oturmamı söyledi. İki eliyle arkadan kulaklarımı tuttu, ritmik bir şekilde acıtmadan, kulaklarımı çekerek söylemeye başladı.

Körükçü, körükçü, anan ölmüş körükçü

Anam ölürse ölsün, kara körük sağ olsun

Körükçü, körükçü, baban ölmüş körükçü

Babam ölürse ölsün, kara körük sağ olsun

Körükçü, körükçü, karın ölmüş körükçü

Bu mısradan sonra körükçünün ağzından ağlama taklidi yaptı. Ağlama taklidi yaparken, göğsü inip kalkıyor, üzüntünün içtenliğini ve derinliğini de taklit ediyordu.

Hava Anam daha sonra birkaç kez bana “Körükçü” söylediğin, kulaklarımdan tutarak beni ığraladığını hatırlıyorum.

Her Körükçü çekişinde, Mehmet Amca’nın karısının öldüğünü, onun körüğü başında aynı Hava Anam gibi ağladığını, göğsünün körük gibi inip kalktığını düşünür, kendimi körükçü yerine koymazdım.

Mehmet Amca kap kalaylarken onun arkasına geçip kulaklarından tutarak ritmik bir şekilde Körükçü şarkısını söylediğimi hayal ederdim.

Geceleri, gökyüzünde bir kalaycı olduğunu, yıldızları kalayladığını düşünürdüm.

Yıldızlar o kadar çok olurdu ki, aklım karışırdı.