Anlaşılmak: İnsanın İnsana Merhametle Bakması
- Tarih:
İnsan, hayat boyunca yalnızca yaş almaz; yaşadığı her yerden biraz kendine katar. Doğduğu ev, büyüdüğü mahalle, oturduğu sofralar, okuduğu kitaplar, karşılaştığı insanlar, gördüğü şehirler, yaşadığı kırgınlıklar ve sevinçler onun dünyaya bakışını yavaş yavaş şekillendirir. Aynı dünyada yaşıyor olsak da hiçbirimiz hayata tam olarak aynı yerden bakmayız. Çünkü herkesin geçmişi, yükü, hafızası ve kalbinde taşıdığı hikâye başkadır. Belki de bu yüzden insanın en temel ihtiyaçlarından biri anlaşılmaktır.
Anlaşılmak, her söylediğimizin kabul edilmesi değildir. Haklı bulunmak da değildir. İnsan bazen hatalıdır, bazen eksiktir, bazen kendisini ifade edecek doğru kelimeleri dahi bulamaz. İçinde çok açık olan bir şeyi dışarıya çıkardığında bambaşka anlatabilir. Söylemek istediği ile söylediği arasına bazen öfkesi, bazen korkusu, bazen yetiştiği çevre, bazen de yıllardır taşıdığı yaralar girer. Karşımızdaki insanın yalnızca cümlesine bakarsak onu kolayca yargılarız; fakat o cümleyi kuran insanın hikâyesine bakabilirsek, anlamaya yaklaşırız. İşte burada merhamet başlar.
Merhamet çoğu zaman acımakla karıştırılır. Oysa merhamet, insanı küçülten bir acıma değildir. Merhamet, karşımızdakinin de bizim gibi kırılabileceğini kabul etmektir. Onun göremediğimiz bir yük taşıyor olabileceğini hesaba katmaktır. Bir davranışın hükmünü vermeden önce o davranışın arkasındaki insanı görebilmektir. Belki de en sade hâliyle merhamet, “Ben onun yerinde olsaydım ne hissederdim?” sorusunu sorabilecek kadar kendimizden çıkabilmektir.
İnsan ilişkilerinin en büyük problemlerinden biri de tam burada ortaya çıkar. Hepimiz anlaşılmak isteriz fakat anlamaya aynı ölçüde talip olmayız. Kendi suskunluğumuzun sebebini bilir, başkasının suskunluğunu kibir sayarız. Kendi öfkemizin arkasındaki kırgınlığı görür, başkasının öfkesini kötü niyetle açıklarız. Kendi hatalarımız için şartları ve sebepleri sıralarken başkasının hatasına baktığımızda yalnızca sonucu görürüz.Çünkü insan kendisini içeriden, başkasını dışarıdan görür. Merhamet ise bize bir başka insanın iç dünyasına açılan kapının eşiğinde biraz beklemeyi öğretir.
Tarihte buna dair oldukça çarpıcı bir hadise anlatılır. II. Haçlı Seferi sırasında Fransa Kralı VII. Louis’ye eşlik eden din adamı ve tarihçi Odo de Deuil, Anadolu’dan geçişleri sırasında yaşananları kaydeder. Haçlı ordusunun geride kalanlarından bir kısmı açlık, hastalık ve çaresizlik içindedir. Kendi dindaşlarından bekledikleri yardımı göremeyen bu insanlara, savaşmak için geldikleri Müslüman Türkler yardım eder. Hastalarına bakılır, açlara yiyecek verilir, yoksullara yardım edilir. Odo’nun anlatımına göre bu davranıştan etkilenen çok sayıda genç Haçlı Türklerin yanına katılır.
Bu manzara karşısında Odo de Deuil’in söylediği söz son derece çarpıcıdır: “Ey ihanetten daha zalim olan merhamet!” Bu cümledeki “zalimlik”, aslında merhametin dönüştürücü gücü karşısında söylenmiş acı bir haykırıştır. Kılıçla yenemediğiniz bir insanı iyilikle değiştirebilirsiniz. Karşınızdakinin bedenine hükmedebilirsiniz fakat kalbine zorla giremezsiniz. Bazen bir tas yemek, yaraya sarılan bir bez, uzatılan bir el yahut düşman kabul edilen bir insana gösterilen insaf, orduların yapamadığını yapar. Çünkü insan, kendisine nasıl davranıldığını unutmaz.
Belki anlaşılmak meselesinin özü de tam olarak buradadır. Her insanın kendisini uzun uzun anlatabilecek imkânı olmayabilir. Herkes güzel konuşamaz. Herkes duygularını doğru kelimelerle ifade edemez. Kimi insan sevgisini sertliğinin arkasına saklar, kimi korkusundan susar, kimi yıllarca öğrendiği yanlış iletişim biçimlerinin içerisinde yaşar. Bunların hiçbiri yanlışı doğru yapmaz; fakat insanı anlamaya çalışmakla davranışı onaylamak aynı şey değildir. Merhamet, kötülüğe göz yummak değildir. Adaletten vazgeçmek hiç değildir. Aksine merhamet, hüküm verirken insanı unutmamaktır.
Bir insanın yanlışını söyleyebilir, ona sınır koyabilir, hatta gerektiğinde ondan uzaklaşabiliriz. Fakat bütün bunları yaparken onu insanlığından çıkarmamak mümkündür. Belki olgunluk tam da budur: Haklı olduğumuz yerde bile zalimleşmemek.
Bugün insan ilişkilerinde en fazla kaybettiğimiz şeylerden biri bu olabilir. İnsanları birkaç cümleyle tanımlıyoruz. Bir hatasıyla siliyor, bir sözüyle mahkûm ediyor, bir davranışından bütün karakterini çıkarıyoruz. Sosyal hayatın hızı bize insanı anlamak için gerekli olan bekleme süresini vermiyor. Oysa insan dediğimiz varlık birkaç kelimeden, birkaç görüntüden, bir öfkeden veya tek bir hatadan ibaret değildir. Her insan, görünenden daha uzun bir hikâyedir. Bu nedenle anlaşılmanın yolu, belki de önce anlamaya niyet etmekten geçer.
İnsan bazen kendisini anlatamaz. Ama karşısında gerçekten anlamak isteyen biri varsa kelimelerin eksik bıraktığını merhamet tamamlar. Bir bakıştan kırgınlığı, bir suskunluktan yorgunluğu, sert bir cümlenin arkasından korkuyu fark edebiliriz. Bunun için olağanüstü bir bilgiye değil, biraz dikkat ve biraz kalbe ihtiyaç vardır. Merhamet tam da burada bir duygu olmaktan çıkar, bir bakış biçimine dönüşür.
Hayata, insana ve dünyaya merhametle bakmak; herkesin kendi şartları içerisinde mücadele ettiğini bilmektir. Bize kolay gelenin başkasına zor gelebileceğini, bizim unuttuğumuz bir sözün başka birinin içinde yıllarca kalabileceğini, dışarıdan güçlü görünen bir insanın içeride büyük savaşlar verebileceğini hesaba katmaktır.
Belki herkes bizi anlayamayacaktır. Belki biz de herkesi bütünüyle anlayamayacağız. İnsan olmanın sınırlarından biri de budur. Fakat bütünüyle anlayamasak bile merhamet edebiliriz. Bilmediğimiz yerde kötüye yormamak, hüküm vermekte acele etmemek, karşımızdakine kendisini anlatabileceği bir alan bırakmak mümkündür. Çünkü bazen insanın ihtiyacı nasihat değil, anlaşılmaktır. Bazen çözüm değil, dinlenilmektir. Bazen haklı bulunmak değil, görülmektir.
Ve bazen insanı değiştiren şey, karşısındaki kişinin onu bütün kusurlarına rağmen insan olarak görmeye devam etmesidir. O eski kıssadaki merhametin “ihanetten daha zalim” oluşu da belki bundandır. Kılıç insanı yaralayabilir; merhamet ise insanın dünyaya bakışını değiştirebilir. İnsanın insana verebileceği en kıymetli şeylerden biri, belki de şudur: “Senin yaşadıklarının hepsini bilemem. Seni bütünüyle de anlayamayabilirim. Ama seni anlamadan yargılamamaya çalışacağım.” Çünkü anlaşılmak, insanın kendisine benzeyen birini bulması değildir. Anlaşılmak, kendisine benzemediği hâlde onu merhametle dinleyen birine rastlamasıdır.



