Picture of Ekrem Özdemir
Ekrem Özdemir

Aşkımızın Üstüne Yağmur Yağıyordu

A+ A-

İnsan hayatında kaç kez beyaz bir sayfa açabilir? Eski hayatına geri dönmek istemeyen iki insan düşünün. Biri suçlu, diğeri günahkâr. Erkek olanı hırsız, yeni hapisten çıkmış. Eski günleri unutup hayatında yeni bir başlangıç yapmak istiyor. Günahkâr olanı, anlık bir heves uğruna hamile kalmış bir kadın. Yağmurlu bir Ekim günü, bir tren istasyonunda yolları kesişiyor. İkisinin de ortak yanı; çaresizlik. Paraları yok, işleri yok, gidecek yerleri yok, tek sahip oldukları şey; kapkara bir geçmiş. Gidecek yeri olmamak, onları birleştiriyor. Mevlâna’nın “âşıklar birbirlerini yaralarından tanır.” sözünü hatırlatırcasına birbirlerine sarılarak yalnızlıklarını geçici de olsa gideriyorlar. Ve bir umut beliriyor içlerinde. Belki biz de herkes gibi olabiliriz. Bizim de borçlarımız olabilir herkes gibi. Vergi beyannamelerimiz, geciken kiramız, bekleyen senetlerimiz.

Denemek istiyorlar. Herkes gibi olmayı, kalabalığa, topluma karışmayı, bir aile olmayı. Ellerinde bir valiz. “Kahrolası toplum. Valiz taşımak, iyi bir insan olduğunuz anlamına gelir.” İlk iş sığınacak bir kulübe. Buluyorlar. Sonra bir iş. Eski bir hırsız olduğunu bilenler, iş vermiyorlar adama. Tesadüf eseri, bahçe bitkileri yetiştiren bir adam, bahçıvan olarak alıyor onu işe. Geçmişini sormayı unutuyor. İş de tamam. Şimdi sıra evlilikte. Evlenmek için gittikleri din adamı yaşadıkları evde kayıtlı olmadıkları için evliliklerini kabul etmiyor. Bürokrasi engeli başlıyor. “İnsanlar ne kadar acımasız. Onlara uyum sağlamaya, onlardan biri olmaya çalıştığınızda, sizi aşağılarlar.” Öyledir. Ev sahibi, bakıyor ki kira düzenli geliyor, kulübeyi satmak istiyor adama. Her ay on kron yerine yirmi beş kron karşılığında senetler imzalanıyor. Evin hanımı bu konuda endişeli. Evlenmek, bir ev, bir yuva sahibi olmak. Karnında başkasının çocuğuyla.

“Yarın ne olacak? O başka bir hikâye”

Adam, gururuna dokunsa da kabul ediyor çocuğu. Bakış açısını değiştiriyor. Çocuk o başka adamın değil, senin çocuğun. Senin çocuğun, benim çocuğum. Ama bürokrasi duvar dikiyor önlerine. Herkes gibi olmak öyle kolay değil. Yasaları var bu işin. Mevzuatı, prosedürleri var. Devletin kayıtlarında bu evde görünmüyorsunuz. Evlenemezsiniz. Gidin kaydınızı aldırın. Ha gayret, aşarız derken, doğum sancıları başlıyor. Kadın düşük yapıyor. Üzülsek mi, sevinsek mi? Olsun, yeniden deneyebiliriz. Yeniden denemek her zaman mümkün.

Tam umuda yelken açmışken, bürokrasinin bir başka adamı zili çalıyor. İmzanız gerekiyor. Sebep? Burası kamulaştırıldı, fabrika yapılacak, bahçenize el konuldu, imzanız gerekiyor. Ama bizim hayallerimiz? Umutlarımız? Bürokrasi, insanı değil, düzeni umursar. Ya duygular? O bizim sorunumuz değil. Sonu mahkemede biten bir kavga. Eski defterler açılıyor. Kurnaz ev sahibinin evi niye ısrarla satmak istediği anlaşılıyor. Ne kadar tanıdık bir yüz. Kaldık mı yine evsiz? Peki yarın ne olacak? O başka bir hikâye.

Aşkımızın Üstüne Yağmur Yağıyor 

Düşenin dostu olmaz. Tanıklar birer birer vurmaya başlıyorlar. Zaten hırsızdı, nikâhsız yaşıyorlardı, senetleri vardı, bizim bahçedeki kürek de kaybolmuştu. Savcı, bir örümcek gibi ezmek istiyor onları. Hâkim, kalın gözlüğünü düzetiyor. Acıdan şehvet duyan tanıklar. Hiç dinmeyen yağmur. Aşkımızın üstüne yağmur yağıyor. 

1946 yılındayız. Bergman henüz 28 yaşında. Yönettiği ikinci uzun metrajlı filminin adı; “Aşkımızın Üstüne Yağmur Yağıyordu (Det regnar på vår kärlek)”. Oskar Braaten’in “Bra Mennesker (İyi İnsanlar)” adlı Norveç oyunundan Herbert Grevenius ile birlikte uyarladığı bu film, Bergman sinemasının tüm yapı taşlarını rahminde taşıyan bir laboratuvar niteliğindedir. Yönetmen, ileride başlayacak depresyon nöbetlerinden habersiz, mışıl mışıl uyuduğu yatağında, her şeyin çok güzel olacağına inanmaktadır.   

Şemsiyeli Adam ve Seküler Tanrı

İlk yönetmenlik denemesi olan “Kriz (Kris-1946)”, ticari ve eleştirel anlamda tam bir fiyaskoya dönüşen Bergman, sinema endüstrisindeki geleceğini güvence altına almak zorundadır. Bu film, bir can simidi gibi yetişir imdadına. Filmin en çarpıcı yanı “Şemsiyeli Adam (Anlatıcı)” figürü. Yönetmenin tiyatro kökenini hatırlatan bu karakter, kahramanların kaderine müdahale edecek kadar senaryonun içindedir. Bu deneysel teknik, Bergman’ın sinema dünyasına yeni teknikler getireceğinin işareti de sayılabilir.  

Bergman’ın hayatı boyunca sorgulayacağı dinî otorite, bu filmde de acımasızdır. Âşıklara şefkat ve merhametle yaklaşacağına, onları suçluluk duygusuna sürükler kilisenin papazı. Güler yüzlü bir dille yapar bunu. Şefkatli bir işkencedir din. İnsandan uzak, Tanrısal bir düzenin koruyucusudur. İnsanları anlamaya değil, Tanrı ve devlet adına yargılamaya çalışır. Üşüyen bedenleri hasta eden bir yağmur gibi.

Bu şemsiyeli adam üzerinde biraz daha durmalıyız. Seyirciyle doğrudan iletişime geçen, karakterlerin iç dünyasını tanıtan bu adam, ilahî merhametin beşerî yüzü gibidir. Papazın göstermediği bağışlayıcılığı gösterir. Kritik anlarda olaylara müdahale eder. Örneğin, David ve Maggi mahkemede haksız yere mahkûm edilmek üzereyken, adalet terazisini sevgililerden yana büken odur. Bergman’ın “Sessiz Tanrı” imgesinin ilk ve tek sevecen halidir şemsiyeli adam. Korkunç ve acımasız olan Tanrı değildir henüz, Tanrı adına konuşan dinî kurumlardır. Bergman’ın sessiz Tanrı’sı, ilerleyen yıllarda korkunç ve acımasız bir şekle bürünecek hatta örümceğe dönüşecektir.   

“Onlar sürü yavrum”

Filmin ikinci önemli yanı, bireyin iç çatışmalarıyla bilinen Bergman’ın henüz toplumla kavga ediyor olmasıdır. İnsanın mutsuzluğuna sebep, toplumsal kurumlar, acımasız bürokrasi ve halkın iki yüzlülüğüdür. Hapishaneler, mahkemeler, kilise, ev sahipleri ve mahalle baskısı üzerinden İsveç refah toplumunun ikiyüzlülüğünü, şefkat maskesi arkasına gizlenmiş acımasız bürokrasisini sertçe eleştirir Bergman. Cemil Meriç’in “Onlar sürü yavrum. Zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yok.” dediği halktır bu. Bu yönüyle film, Bergman kronolojisinde bir geçiş işlevi görür. Toplumdan bireye geçiş.

Bergman sinemasında aşk, yalnızlığın iki kişilik bir hapishaneye dönüşmesi demektir. Ama bu filmde, dünyanın bütün kötülüklerine karşı, sığınılabilecek tek kaledir. Hayata yenik başlayanların, kaybedenlerin, ortak bir çaresizliğin ve şefkat arayışının ilacı, yaralı ruhların sığınağıdır. Toplum dışladıkça, birbirine daha sıkı sarılmayı sağlar. Sevgililerin üzerine bir sağanak gibi yağan toplumsal önyargılar, film boyunca dinmeyen yağmurla anlatılır. Yağmur, toplumsal baskıyı, acımasız bürokrasiyi, geçmişin yükünü ve günahları anlatmak için yağar bu filmde. Böyle bir hayatın içinde aşk, romantik bir his değil, hayatta kalma ihtiyacıdır. Sadece tehdit değildir yağmur, aynı zamanda bir imkândır; arınmanın, temizlenmenin, geçmişinden kurtulmanın imkânı. David ve Maggi de buna çabalar.

Yağmurdan mı yoksa aşktan mıdır, Bergman sinematografisinde hak ettiği değeri diğer başyapıtlardan ötürü görememiş olan bu film, insanın dimağında hoş bir tat bırakan bir naifliğe sahiptir. Bergman, henüz aşkın gücüne inanmaktadır ve aşkımızın üstüne yağmur yağmaktadır.