Picture of Murat Erol
Murat Erol

Avrupa’nın “Toplum”u İnşa Süreci: Modern Milletin Yirminci Yüzyılda Felsefi Seyri

A+ A-

Avrupa’da milletin ortaya çıkışı monarşilerin gücünün sarsılmasıyla aşama aşama gerçekleşmiştir. Bu süreç modernleşmeye doğru giden yeni bir paradigma sürecidir aynı zamanda. Kilise-devlet (veya kral, yönetici, yönetim) ilişkileri ve dengesi yanında halkın önce ekonomik (burjuvalaşarak) sonrasında siyasi bir varlık ve güç haline gelmesi paradigma değişimini zorunlu kılmıştır. Bu manada Avrupa/Batı dünyası için millet, halkın ve halkın içinden çıkan güç merkezlerinin siyasi katılıma dâhil olma çabasının ve yönetime ortak olma iradesinin bir sonucudur denilebilir. Buradan bakıldığında milletin, günümüz dünyasındaki farklı açılardan ele alındığı gibi belli unsurlara dayanması belki de tanımlama ve somutlaştırma güçlüğündendi. Bu bakımdan Avrupa için milletin ortaya çıkışı sadece toplumun inşa yani siyasi bir yapıya dönüşmesi süreci değil aynı zamanda bir icat halidir. Millet temelde siyasi nitelik kazanmış toplumdur. Nasıl oluştuğu ayrı bir tartışma konusu, ancak netice olarak millet siyasi bir yapı olarak ortaya çıkmıştır. Milletin icadı edilmiş yanı fazla ve kuvvetlidir. İcat edilerek siyasi yapıya dönüştürülmüş topluluk olan millet, sonrasında devletten ayrı düşünülmez olmuştur. Buradan bakıldığında, millet, modernitenin en büyük sonuçlarından birisidir. Milleti moderniteden ayrı düşünemeyiz. Zira modernite akılda bir devrimken, bunun da doğal sonuçları ortaya çıkmıştır. Siyasi ve toplum bakımından önemli sonuçlarından birisi millet ve ulus-devletin ortaya çıkmasıdır. Milleti bu nedenle, bir takım ortaklıkların veya müşterekliklerin belirginleşmesiyle oluşan bir topluluk veya belli maddi ve manevi ortaklıkların harekete geçmesi (milliyetçilik) sonucunda oluşmuş toplumsal yapı olarak da göremeyiz. On dokuzuncu yüzyılda hareketlenen ve yirminci yüzyılda netleşen etnik hareketlerle de milleti izah etmem mümkün olmamıştır. Millet, genel olarak ifade edildiği gibi, siyasi bir birimdir, siyasal bir topluluktur. Topluluğun siyasallaşması halidir, ancak bu da modern dönemlere özgü bir durumdur. Bu siyasallık modern dönemin kendisiyle doğrudan bağlantılı bir durumdur. Modern dönem siyaseti kendine özgü kanonik bir siyaset ve siyaset biçimi da üretmiştir. Hatta bu, bir “biçim”den ötede değer yargılarıyla bezenmiş paradigmal bir durumdur. Dünyanın düşünce merkezi Batı’ya kaydıkça, dünyanın farklı coğrafyalarındaki siyaset biçimleri de bu kanonik yapıyla muhatap olmuş, bunun etkisine girmiştir.

Fransız İhtilaliyle muhayyel bir topluluk olarak “millet” daha görünür olmuş, yaygınlık kazanmış ve kanonik bir yapıya dönüşmüştür. Zira millet, Avrupa düşüncesi için siyasi bir yapı olması yanında,  derece soyut bir kavram ve yapı olarak devam edegelmiştir. Bu soyut yapının somut bir yapı olan “halk”a karşı kurgulaması ve devrimin sahiplerinin (burjuva) yönetme imkânı ve gücünü ellerinde tutmalarının da yolunu açmıştır.[1] Rousseau’nun “genel irade”si “millet egemenliği”nden daha çok “halk egemenliği”ne yakındır. Avrupa’daki milletin soyutluğu ve muğlaklığı kavramı ve olgusunu biçimlendirilmeye, ihtiyaçlara göre şekillendirilmeye, dönemsel yönelimlere göre tasarlanmaya müsait bir yapı haline de getirmiştir. Esasında Batı teorisindeki millet tartışmalarına, hem somutlaştırma hem de biçimlendirme faaliyeti olarak da bakılabilir.

“Devletini arayan millet” ile “milletini arayan devlet” arasındaki denge çoğu zaman bir millet arayan devlet yönünde oluşmuştur. Elbette Vestfelya düzeninde kendini millet konumuna getiren veya tarihin o evresine eriştiğine inanmış topluluklar için milletten devlete doğru bir seyrin olduğu da gerçektir. Ancak giderek, “millet” konusu devletler için önemli bir gündem haline gelmiş, kendini tahkim süreçlerinde “millet”le ilgili tasavvurlarını geliştirmiş ve değiştirmişlerdir.

Hayal, tahayyül ve tasavvur, bir gücü de gerektirmektedir. Bu güç, insan için irade ve akletme gücü iken, toplumsal düzlemde egemenlik gücüyle ilgilidir. Millet egemenliği ifadesinde, devlet egemenliğin uygulama sahası ve aracı olarak görülmelidir; yönetme erki ve gücünün bulunduğu zemindir. Millet egemenliği tam da burada tezâhür eder. Yani devlet erkinin yönetimi ve şekillenmesinde millet egemenliği bir etki vaadi taşır. Buradan bakıldığında milletin egemenliği, egemenliğin yönü ve kaynağı ile ilgilidir. Egemenliğe sahip olma ve egemenliği kullanma gücü ancak devlettedir. Devletin varlığı ile milletin varlığı arasındaki irtibat, devletin “kuruluş” sonrasında artık tasavvurlarını belirli hedefler doğrultusunda harekete geçirmesinde görünür olacaktır. Fransız’da İhtilal bir devlet kurmak amacıyla yapılmış değildir, genel bir sistem değişikliği olarak okunabilir. Almanya’da devletin birleşik ve bütünleşik bir güç haline gelmesi, “millet” tasavvuru ve kurgusu olarak tezâhür etmiştir.

İki farklı anlayış olarak belirginleşen anlayışlar günümüz dünyasında daha da karmaşık bir hal almıştır. Objektif (nesnel) unsurlar ile subjektif (öznel) unsurlar olarak genel bir kategori olarak ortaya konulan bu yaklaşımların toplumlar açısından değişkenlikler taşıdığını da ifade etmek gerekiyor. Objektif unsurlar tasarımın siyasileşmesi konusunda zorluklar taşır, oysa sübjektif millet unsurları yoruma göre değişkenlik taşıdığı için kurguya da müsait bir yapıdadır. Tasarıma müsait olan ile olmayan ayrımı, esasında anlayışlardan birinin yapısal olarak dar ve somut bir yapı arz etmesiyle oluşmaktadır. Bu da tasniflemenin eski dönemlere ait değer yargıları ve unsurların merkeze alınmasından ibarettir. Bu anlamda objektif (nesnel) unsurlar yani ırk, din, dil gibi belirgin unsurlar modern öncesi dönemde de (dil hariç) etkindiler. Subjektif (öznel) unsurlar ise, tam da modern dönemin kurguladığı, hesap ettiği ve biçimlendirdiği yapıda olduğu için hem dönemin karakterine hem de devletlerin zahirde beklentilerine uygun bir yapıdadır. Konuya çalışmasında değinen Umut Özkırımlı da “nesnel ölçütler kataloğu” olarak ifade ettiği sıralamayı yapmıştır, etnisite, dil, din, toprak, ortak tarih, ortak köken veya atalar (akrabalık) ya da genel olarak ortak kültür. Özkırımlı, nesnel unsurlara dayanan milliyetçilik tanımlarının en ünlüsünün Stalin’in tanımı olduğunu dikkati çekmiştir; Stalin’e göre millet “ortak bir dil, toprak, ekonomik yaşam ve ortak bir kültürde cisimleşen psikolojik tertip temelinde tarihsel olarak oluşmuş, istikrarlı bir insan topluluğudur.”[2] Özkırımlı, “öznel” millet tanımında kilit unsurun “kendi varlığının farkında olma” hali olduğunu ifade etmiştir. Yazar, çoğu yorumcunun, belirli bir grubun üyeleri ötekiler karşısında kendilerinin biricikliğinin farkında olmadığı sürece sadece bir etnik grup oluştururlar ve bir millet değildir, düşüncesini taşıdığını ifade etmiştir. Aynı zamanda millet ancak söz konusu grubun üyelerinin çoğunun zihninde bir fikir veya temsil olduğu zaman hayat bulur.[3]

Millet tartışmaları Batı düşüncesi için meşakkatli bir çabayı da göstermektedir. Bu durum, büyük bir anlama faaliyeti yanında yine büyük bir somutlaştırma ve biçimlendirme faaliyetidir. Bu faaliyetin temeline indiğimizde, temelinde büyük bir kurgu ve tasarım olsa da, çabanın yabana atılacak bir yanı bulunmamaktadır. Batı düşüncesinin görmezden gelinemeyecek boyutta ortaya koyduğu teorik çerçeveler, dünyanın farklı coğrafyalarını da etkisi altına almıştır. Günümüz dünyasında neredeyse bütünüyle “millet” düşüncesi Batı paradigmasının bir ürünü ve sonucu veya etkisi altındadır.

Renan ile genel olarak son şeklini alarak “ideal” seviyesine yaklaşan millet kavramıyla ilgili olarak Avrupa düşüncesinde 20. Yüzyılda belli başlı yaklaşımlar da belirginleşmiştir. Bunlar salt objektif ve sübjektif ayrımları çerçevesinde sınırlandırılamayacak kadar kapsamlı bir yapı arz etmektedir. Örneğin, modernistler ile milletin köklerini daha eskiler de arayan etno-sembolistlerin görüşleri gibi farklı yaklaşımlar millet ve milliyetçilik tartışmalarını hatırı sayılır bir külliyata kavuşturmuştur. Milletin ve milliyetçiliğin dönemlere göre seyri konu edildiğinde de karşımıza yine farklı kulvarlar açılacaktır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bağımsızlık hareketlerine dönüşerek kendi toplumlarının sömürgecilik karşısında bağımsızlaşmasını sağlayan, devletlerini kuran veya bağımsızlığını sağlayan milliyetçilik hareketlerini bahse konu iki ana kalıptan hangisine yerleştireceğiz? Buna benzer farklı milliyetçilik türleri ve millet anlayışları ortaya çıkarken, zamanın ve dönemlerin gerisinde kalan tasnifler ve olgular, yeni dönemleri izah konusunda yeterli olacak mıdır?

Yirmi Birinci Yüzyıl başlarında milliyetçilikler ve milletlerin giderek kültürel bir yapıya dönüştüğü, genel yapılardaki tek tipleşme eğilimi karşısında yerelliklerin korunmasını kendisine hedef belirlediğini görmekteyiz. Millet bahsinde (daha önce bahis konusu edildiği gibi) hukukî bağ vatandaşlık kapsamına bırakılırken, diğer anlam sahası kültürel bir alanda yoğunlaşamaya başlamıştır ve bu durumun giderek artacağı da görülmektedir. Milliyetçilik, kendini devlet, ülke (“vatan”) ve “millet” (“halk”) gibi unsurların ve yapıların korumasına doğru hızla konumlandırmış, ilginç bir şekilde “ayrılıkçı” yanlarından ziyade -hem Türkiye hem de başka farklı ülke örneklerinde de görüldüğü gibi- “birleştirici” yönleriyle öne çıkmış, kültür ve tarih savunusunu en temel birleştirici zemine dönüştürmüştür. Milliyetçilik söylemleri neredeyse hiçbir zaman (İkinci Dünya Savaşı öncesi seyir hariç olmak üzere) etnik söylemlerle doğrudan ifade etmemiş, bu konuda çekingen davranmıştır. Ancak yine farklı coğrafyalarda da görüldüğü gibi bu olgu ve durum yadsınmaz bir gerçek olarak, geri planda toplumları ve devletleri belli oranda tetikleyen unsurlar arasında bulunmayı sürdürmüştür. Etnik temelli milliyetçilik, örneğin Yirmi Birinci Yüzyıl eşiğinde halk temelli bir savunuya dönüşmüştür. Bunun dışındaki söylemlerin pragmatik getirilerle açıklanmasında bir mahsur da görünmemektedir. Siyasetin kendi dönemindeki ülke, devlet veya siyasi hareketleri besleyen faydacı yönelimleri etnik göndermeleri zaman içermektedir. Bunun reelde bir birliktelik olarak karşılığını somutlaştırmak zor görünmektedir.

Bunlara benzer nedenler ve gerekçelerden dolayı belli kalıplar ötesinde düşünme çabası önem arz etmektedir. Farklı dönemler ve farklı coğrafyaların pratikleri belli teorik çerçevelerin dışında seyir izleyebilmektedir. Ancak genel olarak modern dönemin teorileri, göz ardı edilmeden ve sürekliliği bağlamında ele alınmayı da gerektirmektedir. Zira yeni yönelimler, pratikler ve teorilere anlama yollarından en önemlisi de bu usulde yatmaktadır.

Batı paradigmasını belki de en güzel ifade eden isimlerin başında Benedict Anderson gelmektedir. Anderson, ünlü çalışmasının (“Hayali Cemaatler”) başında bir tanım olarak, ulusun/milletin hayal edilmiş bir siyasi topluluk olduğunu ifade ederken, kendisine hem egemenlik hem de sınırlılık içkin olacak şekilde hayal edilmiş bir cemaat olduğunu da eklemiştir.[4]  Bize göre bu tanımda tahayyül ile tasavvurun yan yana görülmelidir. Türkçe’deki “hayal” veya “hayalî” kavramlarının tasavvurla mesafesi net bir durumdur. Bu nedenle, yazarın kastını ve kitabındaki izahları da içerecek şekilde “tasavvur” kavramını canlı tutmak gerekiyor. Diğer yandan “hayal” ve “tahayyül”deki “niyet” ile “tasavvur”daki “niyet” ve “amaç” eş zamanlı olarak ortaya çıkacaktır. Bir kurgu veya tasarım için kurulan hayal zaten, bir niyete ve amaca da hasredilmiştir. Anderson tam da bu nedenle, milletleri kurgulanmış ve bilinçle oluşturulmuş yapılar olarak görür. Yazara göre, kutsal cemaatin, dil ve soyların gerilemesinin berisinde, dünyayı kavrama tarzında meydana gelen köklü bir değişim yatıyordu ve milletin “tasavvur edilmesi”ne en çok katkıda bulunan da bu olmuştur.[5] Diğer yandan Anderson milletin çok da bilinçle örülmüş ve örgütlenmiş bir yapı olmadığı anlamında, milletin her bir üyesi, diğerlerini tanımayacak, onlarla tanışmayacak, çoğu hakkında bir şey duymayacak ama yine de her birinin zihninde toplumlarının hayali yaşamaya devam edeceğini ileri sürmüştür. [6] Yazara göre, millet sınırlı olarak hayal edilir, zira bir milyarlık bir topluluk içinde başka milletlere mensup insanlar yaşadığı için milletin bir sınırı vardır ve yine hiçbir millet kendisini insanlığın tümü ile aynı görmez. Millet egemen olarak hayal edilir, çünkü hanedanlıklardan ve dini otoritelerden alınan egemenlik milletindir; son olarak millet, bir topluluk ve/ya bir cemaat olarak hayal edilir, çünkü her millette fiilen geçerli olan eşitsizlik ve sömürü ilişkileri ne olursa olsun, millet daima derin ve yatay bir yoldaşlık olarak tasarlanır.[7]

Anderson’un düşüncelerinin bize göre önemi, yeni millet kavramı çerçevesindeki hayali, tasavvuru, kurguyu ve niyet ile amacı ortaya koymasıdır. İnsan topluluğunun ortak hafızasının oluşturduğu ortak zihniyetin ortak “hayali” ile oluşan “millet” tanımı soyutlamanın ileri boyutundadır. “Hayal”e, “tahayyül”e veya “tasavvur”a konu edinilecek tarihin veya yapının varlığı ve bunların bugüne doğru bir hareketinin var olması gerekmektedir. O yapının millete dair olmasının veya millete dair olmaya uygunluk taşıması gerektiği de düşünülmelidir. Hobsbawm’ın görüşlerini alacağımız kısımda da değineceğimiz gibi gelenek ve gelenek icatları yeni millet anlayışının temeline de yerleştirilebilir. Dolayısıyla burada “ilk madde” veya “ilk yapı” icada uygunluk taşımalıdır. Bu nedenlerle, millet meselesinin objektif unsurlardan uzak durma adına bu derece soyut sahalara bırakılması, bu boyutta bir soyutluk üzerinden zemin inşasına girişilmesi son derece tartışmalı görünmektedir. Tarihin, kültürün, maneviyatın veya dinin biçimlendirilmesiyle bugünün yeniden yeniye göre inşası mümkün görünmektedir; ancak bunun sürdürülebilirliği veya kontrol edilebilirliği de tartışmalıdır.

Milliyetçilik çalışmaları ile bilinen bir diğer önemli isim Ernest Gellner, kendi kavram modelini izah etme aşamasında öncelikle belli başlı milliyetçilik (ve millet) anlayışlarını ortaya koymuş ve bunları eleştirmiştir. Buna göre yazar, birinci olarak, milletleri doğal ve kendi kendini doğuran yapılar olarak gören anlayışı olumsuzlamıştır. İkinci olarak, milliyetçiliği düşünce akımlarıyla açıklayan anlayışa; üçüncü olarak, Marksistlerce öne sürülen “Yanlış Adres Kuramı” yani sınıfların özgürlük reçetesini içeren mesaj yani bir “ilahi” hata sonucunda milletlere ulaştığını süren anlayışa; son olarak ise “Karanlık Tanrılar Kuramı” olarak adlandırılan, insanlardaki içgüdü sel, akıl dışı tutkuların yansıması olduğunu savunan anlayışa karşı bir olumsuz tavır ortaya koyan Gellner, milliyetçiliği, siyasi ve milli birimin birbiriyle uyumlu olması gerektiğini savunan ilke ve modern çağa özgü bir olgu olarak görmektedir.[8] Milliyetçiliği temelde siyasal birim ile ulusal birimin çakışmalarını öngören siyasal bir ilke olarak tanımlayan[9] Gellner milleti tanımlamaya başlarken şunu ifade etmiştir; “İki insan ancak ve ancak aynı kültürü paylaşıyorsa aynı ulustan sayılırlar”, devamında ise “iki insan ancak ve ancak birbirlerini aynı ulusun üyesi olarak tanıyorlarsa aynı ulusa mensup[lar] demektir.”[10] Yazara göre, insanları millet yapan şey, birbirlerini bu şekilde aynı grubun üyeleri olarak tanımış olmalarıdır. Umut Özkırımlı, Gellner’in milletin (ve milliyetçiliğin) ortaya çıkması açısından toplumsal ve ekonomik yapı üzerinde yoğunlaştığını ifade etmiş; avcı ve toplayıcı toplumlarda milletin (ve milliyetçiliğin) ortaya çıkmasının imkânsız olduğunu ifade etmiştir. Çoğu merkezi siyasi yapılarak sahip olan tarım toplumlarında da güç dağılımı ve kültürü, statüye göre belirlendiği, aristokratlar, askerler, bürokratlar ve din adamlarından oluşan seçkinlerin varlığından dolayı burada da millet olgusunun ortaya çıkması beklenemezdi. Aynı zamanda tarım toplumlarında nüfusun türden olması önem taşımaz, bu yönde bir dikkat bulunmazdı. Bunların dışında ise, endüstri toplumları bulunmaktadır; bu toplumlarda millete ve milliyetçiliğe gereksinim vardır. Tarım toplumunun aksine bu toplumlarla iletişim ortama bağlı olmaktan çıkar ve bir dil arar kendisine. Kültür ise kendi başına bir önem kazanmış, yapıyı artık güçlendirmiyor ve pekiştirmiyor, tam da beklenildiği gibi yapının yerine geçmiştir.[11] Bunlarla bakıldığında Gellner’in milletin oluşumunun sağlam temeller üzerine bina ederek endüstriyel toplumun varlığıyla doğrudan bağlaması, bir yanıyla da kapitalizmle milletin varlığını bağlamak anlamına da gelmektedir. Modern milletin, Fransız İhtilali de göz önüne alındığında, yeni sınıfların ve güç merkezilerinin talepleri ve yönetime katılma ve ortak olma iradeleriyle ayrılmaz bir yanı da olduğu görülmektedir. Bu bağlamda modern milletin teorisine, bu yönde okuma ve anlama olarak tek tecrübe olarak bakıldığında, özü itibariyle sekülerlik kadar sermaye yanı da içerecek bir zemini ortaya çıkardığı da düşünülebileecektir.

Bir diğer önemli araştırmalar yapan isim olan Eric Hobsbawm’ın millet ve milliyetçilik literatürüne kazandırdığı en önemli kavram “gelenek icadı” olmuştur. Gelenek icadı veya icat edilmiş gelenekler kavramsallaştırması literatüre önemli bir açılım sağlamış ve dikkat kazandırmıştır. İcat edilmiş gelenekler, görece tarihi bir yenilik olan milletle, onunla bağlantılı olarak milliyetçilik, ulus-devlet, milli semboller ve tarihle vb. yakından ilgilidir.[12] Geleneklerin olağan seyirde ortaya çıkmasına rağmen icat edilmiş gelenekler, icat edilme gerekçeleri ile bir amaca da özgülenmiştir. O amaç yazarın da ifade ettiği gibi toplumsal bağlamdaki belli faktörler ve etki araçlarıyla doğrudan ilgilidir. Bu etki araçları çerçevesinde şekillenen hedefler, kendine gerekçeler oluşturmak suretiyle gelenek icadına girişilmesinin temel motivasyonu halini almaktadır. Dolasıyla icat edilen gelenekler de tarihî referanslara sahiptir. Hobsbawm’a göre buna rağmen, süreklilikleri yapaydır, kurgusal temalar taşırlar.[13] Gelenek ile icat edilmiş gelenek arasındaki farkı somutlaştırmak için Hobsbawm, yargı üzerinden bir örnek vermiştir. Buna göre yargıçların yaptığı şek bir gelenektir, bu işi sarmalayan ritüeller ise gelenek icatlarıdır. Cübbe ve diğer görseller ve hareketler gelenek icadıdır.[14] Modern milletleri, ulus devletleri gelenek icatları üzerinden ifade eden Hobsbawm, milli marşları, milli bayrakları, farklı sembolleri icat edilmiş gelenekler olarak ifade ederek, bunların millet inşasında rol üstlendiklerini ifade etmiştir.[15] Bütün bunlarla, gelenek icatlarının ulus devlet ve modern milletin temel refleksleri arasında olduğu yönünde bir kanaate varabiliyoruz. Dil, din, tarih, kültür, devlet ritüelleri, kamusal gösterge ve semboller konusunda son derece yaygın ve üretken bir saha ile karşımıza ulus devletin kendini inşası, kendisine bir tarih, gelenek ve kültür kurmuş olması da görmekteyiz.

Hobsbawm milleti ve milliyetçiliği siyasi çıkarlar ve faydalar kapsamında ele alarak, millet (ve milliyetçilikle) ilgili olarak konumunu ve esasında yaklaşımını belli esas temeller üzerine yerleştirdiğini ifade etmiştir. Yazar, ilk olarak Gellner’e atıf yaparak, onun tanımladığı şekilde “esasen politik birim ile milli birimin uyumlu olması gerektiğini savunan bir ilke” olarak anladığını ifade etmiştir. İkinci olarak, çoğu araştırmacı gibi kendisi de, milleti ne asli ne de değişmez bir toplumsal birim olarak tanımlar. Hobsbawm’a göre, millet yalnızca özgül ve tarihi bakımdan yakın döneme aittir; ancak belli bir modern teritoryal devletle, ulus devletle ilişkilendirildiği kadar bir toplumsal birimdir. Yazar, yine Gellner ile paralel düşündüğünü de ifade ederek, milletlerin oluşumu alanına giren yapaylık, icat ve sosyal mühendislik unsurlarını vurgulamıştır. Ona göre, analitik düzlemde milliyetçilik milletlerden önce gelmektedir; milletler devletleri ve milliyetçilikleri yaratmaz, doğrusu bunun tersidir. Yazarın üçüncü zemini “milli mesele” çerçevesindedir. Hobsbawm, eski kuşak Marksistlerin adlandırmasıyla “milli mesele”nin politika, teknoloji ve toplumsal dönüşümün kesişme noktasında bulunduğunu ifade etmiştir. Milletler, yalnızca özgül türde bir teritoryal devletin işlevleri ya da bir devlet kurma özlemi olarak değil, bunun yanı sıra, teknolojik ve ekonomik gelişmenin belirli bir aşaması bağlamında vardır. Dolayısıyla yazara göre, milletler ve çağrıştırdığı olgular politik, teknik, idari, ekonomik ve diğer koşullarla ihtiyaçlar çerçevesinde analiz edilmelidir. Zeminin dördüncü boyutunda, yazar, milletin, özünde tepeden oluşturulmuş, ama ayrıca aşağıdan bir bakışla yanı sıradan insanların mutlaka milli olması gerekmediği gibi milliyetçiliği daha da az olan varsayımları, umutları, ihtiyaçları, istekleri ve çıkarları temelinde analiz edilmediği sürece anlaşılmayan ikili bir olgu olduğunu ileri sürmüştür. Yazar bunlara ilave olarak, bakış açısını dayandırdığı belli hususları da ifade etmiştir.[16] Millet kavramının modem ve esasen politik anlamıyla tarihsel açıdan çok genç bir kavram olduğunu söyleyen[17] Hobsbawm, kavramın (“natio”) diğer kavramlarla (“terra”, “volk”) ilişkisi yanında kavramın modern içerik yüklenmeye başlaması seyrine de işaret etmiştir. Yazar, İspanya Akademisi Sözlüğünde “millet”in kesin tanımının 1925 yılına kadar olduğunu, millet ancak o tarihten sonra “aynı etnik kökene sahip olan, genelde aynı dili konuşan ve ortak bir geleneği paylaşan insanların oluşturduğu kolektif” olarak tarif edildiğini yazmıştır.[18] Hobsbawm, “millet” kavramının 1830’lardan itibaren politik bir anlam yüklendiğini ifade etmiştir. Politik anlam, Amerikan ve Fransız devrimlerinde olduğu gibi “millet”i “halk” ve “devlet”le eşitleyen, “ulus devlet”, “Birleşmiş Milletler” ya da yirminci yüzyıl sonundaki devlet başkanlarının konuşmalarında görülen bir kullanımdır.[19]

Anthony Smith genel olarak diğer milliyetçilik araştırmacılarından farklılaşarak temelde bir ayrım sergilemiş ve modernist çizginin dışında bir zemini seçmiştir. “Etno-sembolizm” kavramı üzerinden milletleri farklı bir şekilde izah etme çabası büyük ilgi görmüştür. Yazar bu kavramı merkeze aldığı eserine “Başlangıçta millet daimiydi” diye başlamıştır.[20] Smith’e göre millet tarihseldir. Kendinden çok daha önce var olan etnik grupların takipçisi ve aynı zamanda mirasçısıdır. Bu bakımdan millet, eskiden beri var olan etnik grupların değerlerini kendinde toplamış ve dönüşümünü sağlamıştır. [21] Modern öncesine ait olan mit ve sembolleri kendinde toplamaktadır. Milliyetçilik ise bu değerlere yeniden hayat vermiştir. Canlanmasını ve bu değerler ışığında bir araya gelmek ve kendi değerlerini yüceltmek hissini diriltmiştir. Bu duruma örnek olarak ise Ermeni milliyetçiliği ve Siyonizm’i göstermektedir.[22]  Smith’in ifade ettiği gibi etno-sembolizm, modernist yaklaşımların tamamıyla yapısalcı ve millet ve milliyetçiliklerin oluşum sürecinde kültürel değerler ve sembollerin önemini yok sayan anlayışının yetersizliği düşüncesinden ortaya çıkmıştır. Etno-sembolist yaklaşım hem modernistlerin hem de daimicilerin ve ilkçilerin değinmediği noktaları irdeleyerek ve her üç yaklaşımın da sorunlu bulunan alanlarından kaçınarak bir “orta yol” sunmaktadır. Böylece etno-sembolizmin temel amacı milletler ve milliyetçilik araştırmalarını etnik kökenlere de inerek genişletmek olarak değerlendirilmektedir.[23]

Özkırımlı’ya göre, Smith “millet kimdir” sorusuna verilecek cevabın, milletin etnik kökenlerinde aranması gerektiğini söyler. Etnik topluluğun oluşumunun ise birleşme ve bölünme yoluyla gerçekleştiğini söyler. Burada ise şehir devletlerini örnek gösterir. Farklı birimlerin bir araya gelmesini ya da kavimlerin genişlemesini örnek göstererek bir birimin diğerini yutmasından bahsetmektedir. Bunlara ek olarak ise, etnik grupların oluşumuna dini ve siyasi ayrılıkların ve bölünmelerin de sebep olabileceğini vurgulamaktadır.[24] Diğer yandan Smith, millet kavramıyla ilgili olarak bir tanım önerisinde de bulunmuştur; buna göre millet “anavatan kabul edilen yerde ikâmet eden, ortak mitlere ve paylaşılan bir tarihe, farklı bir kültüre, tek bir ekonomiye, bütün üyeleri için ortak yasalara ve göreneklere sahip olan, adlandırılmış insan topluluğu”dur.[25]

Avrupa’da milli uyanışları incelediği eserinde Miroslav Hroch, milleti tanımlarken, milleti ortaya çıkaran unsurları sıralayarak, milli bilinç, milliyetçilik, milli irade ve ruhani güçler olduğu yönündeki öznelci anlayışların aksine, bir milletin toplumsal gerçeğinin tarihi kökene sahip bir bileşen olduğunu ileri sürmüştür.[26] Hroch kavram tanımını daha fazla genişletmiş, milleti, belirli bir toprak parçası üzerinde insan ve doğa arasındaki temel “antagonizma”ya  çözümden doğan, diğer yanda doğayla insan arasındaki ilişkilerin insan bilincine yansımasıyla ortaya çıkan iktisadi, bölgesel, siyasal, dini, kültürel ve dilsel vb. gibi çeşitli türdeki ilişkilerin bileşiminden oluşan büyük bir toplumsal grup olarak kabul ettiğini ifade etmiştir. Milletin ortaya çıkış sürecinde ise iktisadi ilişkilerin önem kazandığını da yazmıştır. [27]

Farklı ülkelerdeki milliyetçilikleri inceleyen kapsamlı çalışmasında Liah Greenfeld, milleti “egemen halk” olarak ifade etmiş, bununla beraber “millet” sözcüğünün artık ilk millet gibi, doğal olarak onları farklılaştıran belli bazı politik, teritoryal ve/ya etnik niteliklere sahip başka nüfuslara ve ülkelere uygulanacağını ve böylesi jeopolitik ve etnik bagajları da çağrıştıracak hale geleceğini ileri sürmüştür.[28]

Max Weber de “millet” konusuna değinmiş, kavramın herhangi bir netlikte tanımlanmasının zorluğuna dikkati çekmiş, buna rağmen bir tanımlamada bir milletin üyesinin sayılabileceklere özgü ortak ampirik niteliklerin ifade edilemeyeceğini ileri sürmüştür. Kavramı kullananlarına kastettiği anlamda ele alındığında, Weber’e göre, millet kavramı her şeyden önce, belli bir grup insanda başka gruplara karşı belirli bir dayanışma duygusunun harekete geçirilebileceği anlamına gelir. Bu da, millet kavramının değerler alemine ait bir kavram olduğu anlamına gelir. Ancak bu grupların hangi ortak eylemler çevresinde bütünleşeceğinde kesinlik yoktur. Günlük dilde “millet”, Weber’e göre, “bir devletin halkı” yani belli bir siyasal topluluğun üyeleri ile özdeş değildir. Bunlara rağmen “millet” düşüncesi, ortak bir kökeni ve zaman zaman belirsizlik gösterse de esastaki bir tur özdeşliği içermek eğilimindedir. Milli dayanışmayla, yine çeşitli kaynaklardan beslenen etnik dayanışma arasında benzerlikler vardır. Ama etnik dayanışma kendi başına bir millet ortaya çıkarmaz. [29]

Heywood’a göre en temel düzeyde milletler, ortak olarak paylaşılan değerler ve geleneklerin bir araya getirdiği insanların oluşturduğu kültürel varlıklar’dır (“entities”); özel anlamda ise aynı coğrafî alanı işgal eden ve ortak bir dil, din ve tarihe sahip olan insanların taşıdığı kimlik kategorilerdir. Buradan hareket edildiğinde, millet, bir halkın aidiyet hissedebileceği ve yabancı bir halka ait olanlardan ayırt edilebilmeyi sağlayan bazı “objektif” parametrelerle tanımlanabilir. Bununla birlikte, milleti basit bir biçimde, ortak kültür ve geleneklerin bir araya getirdiği insan topluluğu olarak tanımlamak birtakım cevaplanması güç soruların ortaya çıkmasına da neden olabilir. Dil, din, etniklik, tarih ve gelenek gibi millet olmanın temel parametreleri verili kültürel özellikler olarak tanımlanabildiği hâlde, bir milletin ne zaman ve nerede var olabileceğini gösterebilen kesin bir plan ya da objektif bir kriter mevcut değildir.[30]

Milletin Avrupa’daki felsefi seyri öncelikle yüzyılın başında ulus devletler kurma, İkinci Dünya Savaşı sonrasında sömürgeciliğe karşı yeniden bağımsızlığı hedefleme, yüzyılın sonunda ise yeni bir kozmopolitizm karşısında kültürel varlığı koruma olarak genel bir seyir gözlenmektedir. Yeni yüzyılın yani bin yılın başında millet, kendini koruma merkezli bir yapı arz ederken, ilk çeyrek yüzyılda ulus devlet niteliğinde veya değil, kendi devletini korumayı ve tahkimi zaruret olarak görmüştür. Millet ile ulus devlet arasına giren mesafe, devletle millet arasındaki mesafe karşısında hayli gerilemektedir. Zira ulus devlet sınırları ile devletin genel sınırları arasındaki oran, bize devletlerin artık belli bağ ve kuralların ötesinde doğrudan devlet-millet ve yurttaş bağını önceleyen, çoğulcu bir yapıyı göstermektedir. Bu bağlamda toplumlar ve devletler kendilerine özgü homojenlikler üretip, giderek post ulus devlet ile post millet noktasında doğru bir seyir izlemektedir. Âli menfaatler ve yararlar, ideolojik ve sistem merkezli düşüncelerin üstüne çıkarken, millet meselesi bir tür birleşme aracı olarak işlevini yerine getirmiş, artık devletler için halkları ve vatandaşlarını teşkil eden topluluklar merkeze kaymıştır. Batı merkezli bu dönüşümün, uzun vadeli dönemlerde tekrar başa dönmeyeceğinin garanti olduğunu söylemek ise zor görünmektedir. Zira toplumlar için birleştirici unsurun her dönem ve şartta gerekeceği düşünüldüğünde günümüzde giderek devlet ve toplumsal yarar merkezli bir birleşmenin var olduğunu ve öne çıktığını ifade edebiliriz. Millet konusu ve milliyetçilik biçim değiştirerek hatta anlam değiştirerek tarihi seyrini sürdürmektedir. Değişimlerine rağmen değişmeyen temel mesele dayanışma, koruma, korunma gibi temel ihtiyaçlar olarak görülmektedir. Bunlarla birlikte millet yeni bir anlama doğru evrilirken, milliyetçilik ise koruma kalkanı olarak varlığını sürdürmektedir. Batı düşüncesinin temel tezlerine rağmen pratikte, kendi halkının ve devletinin yararını önceleyen bir milliyetçiliği inşa ettiği görmezden gelinememektedir. Millet, “halk”a doğru yürürken, vatandaş ile arasındaki sınırları da belirsizleşmiş; aynı zamanda yapılanma ve yapılandırılmaya müsait bir olarak kurgusu da devam etmektedir. Temel yapısındaki kurgu ve tasarıma müsaitlik dönemlere göre değişen ihtiyaçlar, şartlar ve durumlar karşısında manevra alanı sağlamıştır. O nedenle Batı düşüncesinin temelleri arasında etnisite ve dinin de bulunmasına rağmen, bunlar az istisna dışında geri planda tutularak görünmez kılınmıştır; ancak her zaman belli zamanlarda belli refleksler etrafında görünürlük kazanmaktadır. Burada vurgulamamız gereken temel husus, değişimler karşısında “yenilenebilir” ve “sürdürülebilir” kavram çerçevesinin öne çıkarılmasıdır.

Neticede, Batı dünyasında millet, seküler ve farazi bir yapı olarak tezahür etmiştir. Somut (nesnel) unsurları geri planda tutarak görece kapsayıcılığı çoğulculuğu, kültürel ve tarihi ortaklıkları, geçmişe dair siyasi ve tarihi anlatıları, geleceğe dair siyasi hedefleri öne çıkaran bu paradigma toplum inşasını ve yenilenmesini dinamik tutma çabasındadır. Diğer yandan bu durumun getirdiği sonuç veya bu durumu doğuran neden olarak, “millet” kavramı üzerindeki görecelilik kalkmadığı gibi soyutluk da çözümlenemeyen bir durum olarak görünmektedir. “Millet” tarihin, dün bugün ve yarın kısmını içeren tüm boyutunda var olan bir organizma olarak belirmektedir. Örneğin “halk” bu organizmanın canlı ve şimdiki zamanda yer alan kısmıdır. Oy kullanan, irade oluşturan, iradesini ortaya koyan, söz ve eylemleriyle düşünce inançlarını ifade eden, siyaseti ve siyasal olguları belirleyen esasında “halk” olmasına rağmen, halk temel güç görünüşünün kurgu olarak kenarına bırakılmıştır, “millet” kavramıyla ortaya konulan tarihi şahsiyet (organizma) bütün soyutluğuna rağmen konumlanma olarak üst seviyede yer almıştır. Bu çıkarımlar bağlamında halk hiyerarşik olarak milletin altındadır. Halkın manevi bir yanı bulunmaz, değişken, dönemsel ve geçicidir. Esas olan millettir, millet halkın kendisine doğru hareketini bekler, ondan beslenir ve geçmişten geleceğe doğru manevi bir güç merkezi olarak seyrini sürdürür. Batının millet paradigmasının anayasalar da incelendiğinde giderek “millet”ten “halk”a doğru döndüğünü ve dönmeye başladığını özellikle belirtmek gerekiyor.

Batıda, dil, etnisite ve din vb. “nesnel” unsurların olmadığı yönündeki söylemlerim aksine, “öznel” bağlamda bir ortaklıklar zemini olduğunu söylemek zor görünmektedir. Kendilerinden olmayanların asimilasyon ile entegrasyon arasındaki sıkışmışlıkları, Batı toplumlarının Batı dışı toplumlar ve insan tiplerine yaklaşımları uzun süredir belli mesafeler katetmiş olmasına rağmen, kendini merkeze alan ve öteki kendinde eritmek isteyen anlayışı ile kendine katmayıp kenarda bekleterek yararlanma anlayışı arasında gidip gelmektedir. Uzun zamanda alınan mesafelerin bir millet anlayışından öte, vatandaşlık gibi net ve somut hukukî bağları aratacak kadar eksiklikler taşıdığını da ifade etmek gerekiyor. Son olarak ifade ettiğimiz gibi “sonrası”nı düşünmenin tedavülde fazlasıyla yer tuttuğu bir dönemde Batı dünyasının artık “post ulus/millet” ile “post ulus devlet” bağlamına yerleşme çabasını ve bu yöndeki hareketlerine odaklanmak gerekiyor. Tüm bunlar bağlamında Türkiye gibi kendine ait önemli bir kültürel ve tarihî birikim ve tecrübeye sahip devlet ve toplumlar için milletin “ne” olduğu ve olması gerektiği konusu güncelliğini korumaya devam edecektir.


[1] Yusuf Şevki Hakyemez’e göre, “Burjuvazi sınıfının menfaatlerine uygun olan bu ikinci egemenlik anlayışına ulus (millet) egemenliği adı verilir.” Yusuf Şevki Hakyemez, Egemenlik Kavramı, Seçkin Yayınları, Ankara, 2004, s. 65

[2] Umut Özkırımlı, Milliyetçilik Üzerine Güncel Tartışmalar, Çev.: Yetkin Başkavak, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2010, s. 15-16

[3] Özkırımlı, 2010, s. 18-19

[4] Benedict Anderson, Hayali Cemaatler, Çev.: İskender Savaşır, 2. Baskı, Metis, İstanbul, 1995, s. 20

[5] Anderson, s. 37.

[6] Anderson, s. 37.

[7] Anderson, s. 21-22

[8] Umut Özkırımlı, Milliyetçilik Kuramları, 5. Baskı, Doğu Batı Yayınları, Ankara, Şubat 2015, s. 159.

[9] Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk, Çev.: Büşra Ersanlı Behar-Günay Göksu Özdoğan, İnsan Yayınları, İstanbul, 1992, s. 19

[10] Gellner, 1992, s. 28

[11] Özkırımlı, Şubat 2015, s. 160-161

[12] Eric Hobsbawm, “Giriş: Gelenekleri İcat Etmek”, Eric Hobsbawm/Terence Ranger (Der.), Geleneğin İcadı, Çev.: Mehmet Murat Şahin, İstanbul, Agora Yayıncılık, Eylül 2006, ss. 1-18, s. 17.

[13] Hobsbawm, Eylül 2006, s. 3.

[14] Hobsbawm, Eylül 2006, s. 4.

[15] Hobsbawm, Eylül 2006, s. 7.

[16] E. J. Hobsbawm, Milletler ve Milliyetçilik, Çev.: Osman Akınhay, 3. Baskı, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2006, s. 24-25

[17] Hobsbawm, 2006, s. 33

[18] Hobsbawm, 2006, s. 30

[19] Hobsbawm, 2006, s. 34

[20] Anthony Smith, Etno Sembolizm ve Milliyetçilik, Çev.: Bilge Firuze Çallı, Alfa Yayınları, İstanbul, 2017, s. 13. (Bu söz İncil’de geçen “Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. Başlangıçta O, Tanrı’yla birlikteydi” ifadesine bir atıf da içermektedir.- Yuhanna 1-1)

[21] Smith, 2017, s. 63

[22] Smith, 2017, s. 63

[23] Smith, 2017, s. 188

[24] Özkırımlı, 2015, 213-214

[25] Anthony D. Smith, Milliyetçilik-Kuram İdeoloji Tarih, Çev.: Ümit Hüsrev Yolsal, Atıf Yayınları, Ankara, 2013, s. 25

[26] Miroslav Horch, Avrupa’da Milli Uyanış, Çev.: Ayşe Özdemir, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011, 22

[27] Horch, 2011, 24-25

[28] Lıah Greenfeld, Milliyetçilik- Moderniteye Giden 5 Yol, Çev.: Abdullah Yılmaz, Alfa, İstanbul, 2017, s. 27

[29] Max Weber, Sosyoloji Yazıları, Çev.: Taha Parla, 6. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul, 2004, s. 257-258

[30] Andrew Heywood, Siyasi İdeolojiler, Çev.: A.K. Bayram-Ö. Tüfekçi-H. İnaç-Ş. Akın-B. Kalkan, 5. Baskı, Adres Yayınları, Ankara, 2013, s. 165