Başka Bir Seçenek Mümkün Mü?
- Tarih:
No Other Choice Üzerine
Yönetmenliğini Park Chan-wook’un yaptığı Başka Yolu Yok, 2025 yapımı bir Güney Kore filmi. Sermayeye ilişkin güçlü bir eleştiri olan Parazit’ten sonra benzer bir hikâye kurgulandığı izlenimi doğuran film, Parazit’teki sınıf çatışmasının yerini zaten kaybedilmiş bir savaşı iç çatışma anlatısıyla dolduruyor.
Donald Westlake’in “The Ax” adlı romanından uyarlanan filmin başrollerini Lee Byung-hun ve Son Ye-jin paylaşıyor. Güçlü yan karakterlerle zenginleştirilen kara komedi türündeki film Venedik, Toronto, Rotterdam gibi festivallerde de kendine yer bulmayı başarıyor.
Sahip olduğu her şeyi inşa etmesini sağlayan 25 yıllık işinden, kendi tabiriyle “25 dakikada eşyaları toplanarak” atılan Man-su’nun evini, ailesini, itibarını ve kimliğini yeniden tanımlamak zorunda kalışının hikayesini izliyoruz.
Çevresine büyük bir minnet ve huzurla bakan Man-su’nun güzel evinin bahçesinde başlıyor film. Pembe taç yaprakları etrafta yere düşmeden uçuşurken patronlarının hediye ettiği yılan balığından barbekü yapıyor. Ormanın ortasında görkemli bir ev, beyaz bulut kütleleri, iki golden köpeği, güzel karısı ve çocuklarıyla bütünleştiği anlarda her şeye sahip olduğunu söylüyor. Ancak bu mutlu tablonun uzun sürmeyeceğini de anlıyoruz. Yılan metaforuyla yaşanacak bozulmanın işareti, güneş batmaya başladığı anda seyirci için hikâyenin değişeceği anlaşılıyor. Yılan metaforu filmde birkaç kez ortaya çıkıyor, hatta bir sahnede yılan tarafından ısırılıyor Man-su. Bunlar düzenin bozulacağına, kötülüğün ortaya çıkacağına dair semboller olarak okunabilir.
Ertesi gün fabrikada ciddiyetle kontrolleri yaparken, bir yandan da eline yazdığı notlarla Amerikalı yeni patronlara karşı yapacağı konuşmaya hazırlanıyor. İşten çıkarılacaklarla ilgili tepkisini göstermek isterken, sermayenin hiç de umurunda olmayacak “zanaatkar, emekçi, mazlum işçi” gibi kelimelere sığınıyor. Ancak patronlar onunla konuşmadan hızlıca gittikten sonra kendisinin de işten çıkarıldığını anlıyor.
Gösterdiği yüksek performans, adanmışlık ve ciddiyetle “yılın kâğıt adamı” ödülü sahibi Man-su yüksek teknoloji ve yapay zekânın kurbanlarından birisine dönüşüyor bir anda.
Ortada bırakılmışlıklarıyla boğuşan bir grup insana, en iyisine layık olduklarını ve yeniden başlayacaklarını büyük bir coşkuyla tekrarlatan bir “beyaz yakalı icadı” meditasyon grubuna dahil oluyor önceleri. Kendisini veremediği bu absürt seanslardan sonra ise üç ay içerisinde yeniden işe alınacağına kendisini ikna etmiş gibi görünüyor.
Aslında bu kadar yetenekli ve tecrübeli bir çalışan olmasına rağmen sistemde kendisine yer kalmadığını kabullenmekte güçlük yaşadığını görüyoruz uzunca bir süre. Nitekim 13 ay sonra markette süt taşırken gelen bir iş görüşme telefonu üzerine oradaki işinden atılmayı göze alarak gidiyor. İş görüşmesinde karşıdan vuran yüksek güneş ışığı gözlerini alıyor ki yine filmde birkaç kez güneş ışığından kaçmaya çalıştığını görüyoruz Man-su’nun. Bunu aslında durumunun farkında olduğu ancak kabullenmekte güçlük yaşadığı şeklinde değerlendirebiliz. Yani ahlaki bir dilemma yaşıyor, mevcut durumunun güçlüğünü görüyor fakat bunu değiştirmek için kendi eliyle yarattığı olumsuz sonuçlardan kaçınıyor denilebilir.
Burada bir başka husus ise kovulduğu şirketin adının Solar Paper (Güneş Kağıt) olması. Güneş onun hayatını mahveden bir şeye dönüşüyor.
İşsizliğinin doğurduğu sonuçlar ise ailenin geneline yayılıyor. Çorbalardaki etler azalırken, iki araba düşük hacimli tek bir arabaya iniyor. Tenis dersleri, Netflix abonelikleri iptal edilip ipotekler üzerine ev -hiçbir zaman satılmayacak olmakla birlikte- satışa çıkarılıyor. Özellikle kadının canlılığı, dışarıdaki parlak renkler yavaş yavaş kayboluyor filmle birlikte. Artan masraflar yüzünden evden uzaklaştırılmak zorunda kalınan köpekler, kayınpederinin suçlayıcı bakışlarına neden oluyor.
Mutlu aile tablosunun ve refah göstergesinin merkezi, incelikle ve şıklıkla örülü evin satışa konulması ve evin inceliğine tezat şekilde karakterize edilmiş kişilerin evi alma girişimleri krizi tırmandırıyor. Tüm yeniden başlama girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmışken film bence bu noktadan itibaren başlıyor.
“Yıldırım çarpsa ya ona!”
Karısının kurduğu bu cümle seri cinayetlerle öreceği yolun ilk taşı oluyor Man-su için. Moon Paper şirketine başvuru yapacak olan Man-su potansiyel rakiplerinden birisini Youtube’da izlerken karısının bilinçsizce kurduğu bu cümle üzerine onu öldürmeye karar veriyor.
Ancak rakibini öldürmek için harekete geçtiği yeni bir planla diğer potansiyel rakiplerini tespit ederek ortadan kaldırma yoluna gidiyor.
Red Paper adlı sahte bir şirket adına iş başvurusu almaya başlayarak rakiplerinin CV’lerini toplayarak, titiz bir çalışmayla kendisinden daha kalifiye olduğunu gördüğü üç kişiyi ortadan kaldırmak için ilk girişimini yapıyor.
Kendisine benzer özellikleri olan, yılın kâğıt adamı ödüllü, işten çıkarılmış ve başka bir sektörde deneme yapmak istemeyen Bummo isimli bir mühendis ilk hedef olarak belirleniyor. Kurbanını takip ederken, karısı tarafından aldatıldığına şahit olduğu bu adamın yine de karısını bir başkasıyla aynı yatakta görmesini ise engellemeye çalıştığını izliyoruz. İşlerin raydan çıktığı, güçlü monologlarla örülü bir arbede sonrasında Bummo karısı tarafından öldürülüyor.
Burada akışa bir mola verip Man-su’nun çürük dişinden bahsetmekte yarar var. Man-su neredeyse film boyunca çürük bir dişin yarattığı ağrıyla mücadele ediyor. Bu ağrı Man-su’nun yaşadığı ve yarattığı diş ağrısıyla sembolize edilmesi olarak okunabilir. Bununla birlikte işsiz kaldıktan sonra karısının yanında çalışmaya başladığı ve karısına gösterdiği yardımsever, yakın tavırdan rahatsızlık duyduğu dişçiyle de ilişkilendirilebilir.
Ko Si-jo filmde bir ayakkabı mağazasının müdürlüğünü yapıyor. Buraya kızına ayakkabı bakmak için gelmiş gibi görünen Man-su, ayakkabı alacağı yalanıyla mağazaya girip biraz sohbet ederek yakınlık kurup güvenini kazanıyor ve şehir dışında bir yerde onu vurarak öldürüyor. Bir profesyonel gibi değil elbette ancak bu cinayet girişiminin ilkinden daha kolay olduğunu görüyoruz.
Film boyunca beceriksizlikler ve küçük düşmeler karakteri oluyor kahramanın. Ko Si-jo’yu aracın bagajında evin bahçesine getirmesi bir başka aksiliğe yol açıyor mesela. Evin bahçesine açtığı kuyuya gömemeden uyuyakalırken, aynı gece bir hırsızlık olayına karışan oğlunun çaldığı telefonları bu kuyuya gömmek zorunda kalıyor. Karakola aracının bagajında bir cesetle gitmek zorunda kalışı, ertesi gece serasında parçalayarak gömmeye çalışması ancak bunu becerememesi gibi türlü acemilikler zaten film boyunca yaşadığı şanssızlıkları biraz daha beslerken seyircide bir acıma duygusu da yaratıyor. Parçalayamadığı bedeni demirlerle sıkıştırarak olabildiğince küçük biçimli bir hale getirmesi, çatıda gizlice sigara içen oğlunun olaylara belli belirsiz şahit oluşu da yine bu bağlamda değerlendirilebilir.
Bu arada bitkilerden çok iyi anlayan ve serası olan Man-su için sembolik bir anlatıma dikkat çekiliyor yine film boyunca. Dış dünyanın hızına rağmen sabırla bitki besleyen, onları yetiştiren birisi olmasına rağmen bir noktadan itibaren biçim vermeye çalıştığı ağaçların kırıldığını, böceklerin armut ağacını yavaş yavaş tükettiğini görüyoruz. Bu anlatım onun hayatıyla örtüşüyor. Normalde yetiştiren bir adamken, yıkan, kıran, kötücül ve kontrolü dışında gelişen hadiselere engel olamayan birisine dönüşüyor.
Aynı fabrikaya başvuru yapan iki maktulün ortadan kaybı polisin dikkatini çekince Man-su sorgulansa da, şüpheli tavırları polislerden ziyade karısının cinayetleri fark etmesine yol açıyor.
Cinayet sorgulaması, bahçesinde bir ceset ve türlü aksiliklere rağmen yolundan dönemeyeceğini anladığımız Man-su’nun üçüncü kurbanı ise başarılı bir yönetici ve aynı zamanda etkili ve maddi durumu oldukça iyi, ruh sağlığı ise bir o kadar kötü yeni nesil youtuber ve muhabir olan Yoon Ga-yi oluyor. Beraber bir içki içmek teklifiyle evine gittiği muhabiri zil zurna sarhoş ettikten sonra kelimenin tam manasıyla “kusmuğunda boğarak” bir cinayet değil, kendiliğinden boğulma izlenimi veriyor. Aynı gece o evde kendi dişini kerpetenle çekip “rahata erdim sonunda” diye bağırması bize sıkıntılarının sona ereceğini de bildirmiş oluyor. Bu son cinayeti işleyen Man-su’nun son rakibini çok daha rahat bir şekilde ortadan kaldırdığını, öldürmeye alıştığını görüyoruz.
Bu cinayet, çürük dişin vücuttan atılması gibi sorunların bitişine işaret ediyor artık. İşe giriyor, köpekler eve dönüyor, güneş yeniden doğuyor ve aslında dahi sayılabilecek bir yeteneği olan küçük kızı ilk defa ailesinin duyabileceği şekilde çello çalıyor ve onlarla konuşuyor.
Yeni işi ise değişen düzenin emarelerini iş görüşmesinden başlayarak açık ediyor. Tüm prosesleri yapay zekanın yönettiği “ışıkları kapatma sistemi” adlı modelde tek bir işçi bile çalışmıyor artık. Yeni sistem hoşuna gitmeyecekse hayır diyebileceğini ifade ettiklerinde tereddüt etmeden sorun olmadığını söyleyen Man-su, işten çıkarılan arkadaşları için itiraz eden Man-su’ya veda etmiş oluyor böylelikle.
Cinayet soruşturmasından beklenmedik biçimde kurtulan Man-su’nun cinayetlerini bilen tek kişi olan karısı, olan biteni görmezden gelerek etik/ahlaki bir yenilgiye düşüyor. Bu yenilginin sebebi ailenin refahı mı, yeniden başlayacağı tenis dersleri mi yoksa kocasına olan aşkı mı bilinmez, bunun takdiri seyirciye bırakılıyor.
Finale yaklaşırken tamamen fabrikalardan oluşan bir endüstri şehrinde sıkışık trafikte işe gitmeye çalışan Man-su’yu gösteriyor yönetmen. Trafik sıkışıklığına geniş bir çerçeve ve yüksekten bakıldığında neredeyse hiç binek araç olmadığını, kamyonların burada artık insana yer yok dercesine yolları doldurduğunu ve fabrikalara hammadde taşıdığını görüyoruz.
Elindeki eski odunuyla, makineyle rekabet edercesine kâğıt rulosundaki hataları anlamaya çalışan kahramanımızın hikayesi sadece sistemin çalışıp çalışmadığını yerinde izlemek için ışıkları açıp kapatan bir çalışan olarak finalize ediliyor. Rakipler ortadan kalkmıştır evet ama iş de ortadan kalkmıştır bu arada. Ortada bir iş var ama bu iş artık bir insanın yapacağı iş değildir. Filmin ironisi de burada saklıdır, kâğıt Man-su için endüstriyel bir malzeme değil bir sanat icra etme yöntemiyken firmalar için sadece maliyet hesabının konusudur.
Ve kâğıt için gerekli odunların tam otomatik makinelerle tespit edilip kesildiği, tıraş edildiği ve parçalara ayırıldığı bir son sekansla kapanıyor film.
Yönetmen bize; “aslında hiçbir kalifikasyon gerektirmeyen bir işte çalışabilmek için gururla anılan bir geçmiş, dolu dolu bir CV, dürüstlük disiplin gibi bir çalışandan beklenen hasletlerin artık yeterli olmadığı bir dünya inşa ediliyor” diyor. Öyle ki tüm bunların yanı sıra “o basit iş için rakiplerinizi de öldürmeniz gerek”.
James Watt’ın 18. Yüzyılda geliştirdiği buharlı makinelerle başlayan makineleşme serüvenimiz yapay zekâ çağıyla birlikte sınıf kavramını yeniden inşa ederken geçmişin birikimi, kurum ve kurulları birer birer kabuk değiştiriyor veya tarihe karışıyor. Bu savaştan ne tür bir ahlaki serencamla çıkacağımız hususu ise öyle görünüyor ki yine sermayenin ilgi alanına girmiyor.
Dr. Fatih SEL




