Picture of Orhan Gazi Gökçe
Orhan Gazi Gökçe

Başka Bir Yer

A+ A-

“Benim burada ne işim var?” diye sorarken yakaladığımız olur kendimizi. Bulunduğumuz yeri yadırgar hasbelkader etrafımızı çevrelemiş insanlara, elimizdeki işlere yabancılaşılaşırız. İnsanlığımıza, dünyamıza acıdığımız; acizliğimize üzüldüğümüz etten ve kemikten bir kafesin içinde olduğumuzu fazlasıyla fark ettiğimiz, can kuşunun sıkıldığı daralan vakitlerdir bunlar. Her şeyin tadının kaçtığı, tuzunun eksildiği, anlamını yitirdiği bu anlarda başka bir yer deriz, başka bir yerde olabilirdim. Bunu bir depresyon belirtisi olarak anlatıyor modern psikoloji. Aşağıya doğru çekmek, çökkünlük, büzüşmek ile tarif edilen ve her insanda farklı şiddet ve karakterde kendini gösteren bu hâl; gözüne gözüne sokulan sonsuz ihtimaller arasında sadece bir gerçeğin içinde yaşayan insan için kuşkusuz kaçınılmaz bir darlıktır.

İşi kadere bağlayarak kendimizce memnuniyetler ürettiğimiz, razı olduğumuz da olur bu hâle; alıp başımızı gitmek istediğimiz, olduğumuzdan başka birisine dönüşmeye çabaladığımız da olur. İnsan dünyaya kök salabilecek varlık değil. O her dem başka bir havayı teneffüs etmek ister, başka bir gülün dalında gezinmek ister. Erich Fromm Özgürlükten Kaçış isimli eserinde “Bir yere ait olma isteği aslında özgürlükten kaçıştır.” diyor. İnsan hem fiziken hem de zihnen bir yere ait olmak ister. Tehlike şu ki güven bir noktadan sonra bağlılığa ve nihayet bağımlılığa dönüşür. Bağlandığı şeyden ayrılmak insan için adeta bir ölüm anlamında gelir. O kadar bütünleşmiştir ki kendini bağlı olduğu yerden ayrı göremez, kendini bağlandığından bağımsız tanımlayamaz. Bu örüntünün çerçevesi zamanla kalınlaşır, ilmekler üst üste atılmaya başlar. Hayat; taravetini yitirir, verimsiz bir tekrara dönüşür, kalınlaşır, kabalaşır ve hoyratlaşır.

Aidiyetin insana açtığı konforlu alan bir yerden sonra onun kolunu kanadını bağlar, hareket imkânını kısıtlar. Üzerinde otlar bitmeye başlar. İnsan aidiyetin rengine boyanır, başka renkleri yansıtma özelliğini yitirir. İç doku bu hâlde iken çevreyi değiştirmek, bir yerden başka bir yere gitmekle iş bitmez. Kendimizi artık kendimiz sandığımız bu yapışkan durumdan kurtulmadan nefes almak mümkün olmaz.

İşte burada bir yanılgı eşiği vardır. Zannederiz ki sıkışmışlık, dışarıdan gelen bir kuşatmadır. Mekân daraltmıştır, insanlar ağırlaştırmıştır, zaman sertleşmiştir. Oysa çoğu zaman daralan yer, içeridedir. İnsan kendine ait sandığı alışkanlıkların içinde ağırlaşır. Aynı cümleleri tekrar eder, aynı tepkileri verir, aynı suskunlukları biriktirir. Değişmeyen şeylerin verdiği güven, bir süre sonra hareketi anlamsızlaştırır.

Bu noktada insan, kendisiyle arasına neredeyse fark edilmez bir mesafe koyar. Yaşar ama temas etmez. Bakışları vardır ama görmez. Sözcükleri vardır, konuşur ama söylemez. Hayat, el altında duran fakat kullanılmayan bir alet gibi köşeye bırakılır ve paslanmaya başlar. Günler akar; insan durur. Durdukça da yerleştiğini sanır. Hakikatte yerinde yeller eser olmuştur.

Zaman ve mekân ile mukayyet oluşu onu tahdid etse de insan aynı an içinde bin çeşit hissediş, düşünce ve tahayyülle birlikte yaşar. İnsanın öz gerilimi tam da buradadır. Esasında bu gerilim ona can verir. Sadece insandır ki işte bu can havliyle zamanı ve mekânı genişletmeye çalışır. Bu anlamda ilim, sanat, edebiyat insanın çeperini genişletme mesaisinden ibarettir. Bu mesai hayata anlam bahşeder.

“Başka bir yer” düşüncesi tam da bu vazgeçişin içinden doğar. Gidilmemiş bir coğrafya değildir aranan. Henüz kalınlaşmamış bir zaman, sertleşmemiş bir hâl, tekrarın içinden çıkabilecek bir açıklık aranır. İnsan başka bir yerde olmayı istemez yalnızca başka türlü olmayı ister. Fakat bunu dile getirmek kolay değildir. Kendini çözülmeye bırakmak insan için zordur.

Aidiyetin sunduğu konfor, insanı tutar ama aynı zamanda ağırlaştırır. Tutulan şey, zamanla taşınan bir yüke dönüşür. İnsan, taşıdığını sandığı hayatın altında kalır. Bir noktadan sonra bağ, insanı ayakta tutmaz; yere çiviler. Hareket ihtimali zayıfladıkça düşünce de daralır. Düşünce daraldıkça hayat, tekrarın içine çöker.

Bu yüzden insanın asıl ihtiyacı kaçmak değildir. Asıl ihtiyaç, çözülmektir. İlmekleri gevşetmek, çerçeveyi inceltmek, sertleşmiş dokuda bir yumuşama aramaktır. Nefes almak ancak burada mümkündür. İnsan, kendini sandığı şeyden bir adım geri çekilmeden ferahlayamaz.

Belki de başka bir yer tam olarak buradadır. İnsanın kendine biraz mesafe alabilmesi, aidiyetlerinin içinden sızabilen bir açıklık doğurması, tekrarın kalınlaşan duvarında küçük de olsa bir delik açması başka bir yere taşır onu. Zira insanın hayatında açılan en sahici kapılar, gitmekle değil çözülmekle açılır.