Picture of Mesut Şimşek
Mesut Şimşek

Bayrağın Hafızası

A+ A-

İnsan durup dururken pazar sabahının köründe uykusunu bölüp yüzlerce metrekarelik bir kumaşın peşine neden düşer? Üstelik bunu kuru bir salonda ya da korunaklı bir meydanda değil, Marmara denizinin suyunda yapmaya neden heves eder? Sahile vardığımda kafamda dönüp duran asıl soru tam olarak buydu.

Bizler sembollerle yaşamaya fazlasıyla alışkın bir toplumuz. Bayrak denilen nesne hayatımızın her köşesinde, kimi zaman bir binanın cephesinde, kimi zaman bir köprünün üstünde öylece asılı durur. Çoğu zaman da takvimde belirli günler geldiğinde, okul bahçelerinde ya da şehir meydanlarında tertiplenen bildik resmi anmaların ortasında çıkar karşımıza. Güneşin altında hizaya geçen kalabalıklar, uzayan konuşmalar, saatine bakan gözler ve tören bittiği anda boşalan alanlar… Hatırlamak dediğimiz hayati edim, sanki devletin düzenlediği ve yurttaşın sadece uzaktan seyrettiği mekanik bir mesaiye sıkışmış gibidir.

30 Ağustos sabahı deniz kenarına ayak bastığımda peşine düştüğüm şey, bu ezberin dışında bir anlama tekabül ediyordu. Sakarya’dan, Bursa’dan, Kocaeli’den ve İstanbul’un dört bir yanından çıkıp gelen elli beş insan vardı yanımda. Hiçbiri bir protokol tribününe alkış tutmaya gelmemişti. Birazdan kendilerini gölün suyuna bırakıp kendi nefesleri ve kollarıyla altı yüz altmış metrekarelik koca bayrağı suyun üstünde tutmaya çalışacaklardı. Ortada ne bir mecburiyet vardı ne de resmi bir emir. İnsanları 30 Ağustos sabahında böyle zahmetli, fiziksel ve hata kabul etmeyen bir seremoninin parçası olmaya iten ihtiyaç, kıyının kenarında Paul Connerton’ın süzgecinden geçerek zihnimde canlandı.

Connerton’ın Toplumlar Nasıl Anımsar? kitabındaki mühim tespit zihnimde canlanıverdi. Geçmişin öyle sadece arşiv odalarında, kütüphane raflarında ya da ders kitaplarının ezberinde yaşayamayacağını söylerken haklıydı. Zira yazıya dökülen şey kâğıtta kalmaya, zamanla da unutulup solmaya mahkûmdur. Asıl hafıza, bizzat bedenin duruşuna, kaslarına ve paylaşılan ortak ritimlerine kaydedilir. Bir hafızanın gerçekten kök salabilmesi için bedenin devreye girmesi, o yükü omuzlarında tartması şarttır. Ortak bir hafıza, ancak insanların bir araya gelip yan yana eylemesiyle diri kalır.

Kıyıdaki ahşap masaların etrafında toplanan kalabalığı izlerken mesele yavaş yavaş aydınlanıyordu. Ortada resmi bir kürsü, mikrofon ya da hamasi nutuklar yoktu. Peynir ekmek atıştırılırken Doğan Uğurlu hocamızın harita üzerine çizdiği rüzgar rotaları, suyun akış tahminleri ve kimin hangi halkanın sorumluluğunu alacağı konuşuluyordu. Kıyıda kumaşın kenarındaki tutamaçları kavrayıp kuru provaya geçtiğimizde, Connerton’ın bahsettiği bedenleşen pratiğin ilk egzersizi başlamıştı bile. Karada altı yüz altmış metrekarelik bir kumaşı taşımak kolay görünür; ayağınız takılsa bile yerdesinizdir, tökezlerseniz toparlanırsınız. Fakat örtüyü birazdan açıklarda gergin tutabilmek için bedenin koordinasyonu düşünmeden, mekanik bir refleksle hatırlar hale gelmesi gerekiyordu. Hangi açıyla asılacağımızı, yanınızdakiyle mesafeyi nasıl ayarlayacağımızı kaslarımıza ezberletip durduk.

Vakit gelip kıyıdan açıldığımızda, işin meraklı gözlem havası yerini kaçınılmaz bir fiziksel gerçekliğe bıraktı. İşaretle birlikte suya indiğimizde bayrak saniyeler içinde suyu emmeye başladı. Kumaş ıslandıkça hafiflemiyor aksine tonlarca ağırlığa bürünüp omuzlara, kollara biniyordu. Gölün durgun gibi görünen ama derinden çeken sularında bayrağı kaskatı, pürüzsüz bir yüzey gibi açık tutan şey resmi bir kanun maddesi ya da beton bir direk değildi. O kütleyi suyun üstünde tutan tek güç, elli beş kişinin aynı saniyede palet vurması ve ciğerlerimizden çıkan havanın ortak ritmiydi.

Suyun ortasında palet vururken insan ister istemez bu topraklardaki ezberleri ve geçmişle kurulan sorunlu ilişkiyi de düşünmeden edemiyor. Türkiye’de bayrak, çoğu zaman hakiki bir muhasebenin sembolü olmak yerine yüzleşilemeyen yaraların, ihmallerin ve tarihsel defoların üzerini alelacele kapatan devasa bir şala dönüştürülür. Devlet aklı ve kitle psikolojisi, geçmişin çözülmemiş hesaplarıyla ya da sorumluluklarıyla yüzleşmekten kaçındıkça bayrağı bir dokunulmazlık kalkanı gibi öne sürer. Sembolü ne kadar büyütürseniz, altındaki ortak mesuliyeti de o denli görünmez kılacağınızı sanırsınız. Bayrağı bir hafıza silme perdesi gibi kullanan bu yaklaşım, onu resmi binaların tepesine dikip insanı hizaya sokan bürokratik akılla ve insan hayatını bayrak uğruna harcanabilir sayan radikallikle aynı kapıya çıkar: İnsanı ve hakiki vicdanı yok saymak.

Bu düşünceler zihnimde akışa geçerken, Connerton yeniden haklı çıkıyordu. Resmiyetin dondurucu ve üstünü örtücü dili bir taraftaysa, suyun içinde verilen bu bedensel mücadele tam karşısındaydı. İdeolojiler tarihi eğip bükebilir, bayrak bir suçun ya da ihmalin örtüsü yapılmaya çalışılabilir; fakat elli beş insanın akıntıya karşı gösterdiği direnç, kasların gerilimi hile kabul etmezdi. Denizinin üstündeki nizam, bayrağı iktidarın unutturucu mülkiyetinden çekip alıyor, hafızayı resmi söylemin tekelinden çıkarıp onu bizzat sırtlanan insanların hakiki mesuliyetine teslim ediyordu.

Çünkü bu topraklarda yüzleşilmeyen her yara, arkasında derin bir dilsizlik bırakır. O dilsizliğin boşluğunu ise her defasında en yüksek perdeden atılan sloganlar ve devasa kumaşlar doldurur. Depremde çöken binaların tozu dağılmadan molozların üzerine dikilen bayrakları, maden facialarının ardından sessizce geçiştirilen adaleti ya da tarihin karanlık dehlizlerine itilen ortak acıları düşününce bayrağımızın nasıl bir dokunulmazlık kalkanına dönüştürüldüğünü daha çıplak görürsünüz. Hatırlamak cesaret ister; oysa fetişizm, unutmanın en konforlu sığınağıdır. İnsanlar bayrağı ne kadar kutsallaştırırsa, altındaki kusurlarla, ihmallerle ve kendi mesuliyetleriyle o kadar az hesaplaşmak zorunda kalacağını sanır.

Oysa bayrak, geçmişin kusurlarını örtmeye yarayan sihirli bir perde işlevi göremez. Bir sembol, korumayı vadettiği insanların hayatına, adalet arayışına ve hukukuna değer kattığı ölçüde meşruiyet kazanır. Toplumsal hafızayı diri tutan asıl güç, kumaşın kendisine atfedilen dokunulmazlıktan ziyade o kumaşın altında bir araya gelen insanların birbirine duyduğu güvende saklıdır. İnsanı ve onun somut varlığını görmezden gelen her türlü temsil biçimi, zamanla yaşayan bir bağ olmaktan çıkıp donuk bir kabuğa dönüşür. Bayrak, tarihin zorlu dönemeçlerinde ve kriz anlarında insanları bir arada tutan, dağılmayı önleyen müşterek bir sığınaktır.

30 Ağustos’un asıl tortusu, kürsülerden yankılanan gösterişli kutlama cümlelerinden çok daha derin bir yerde saklı durur. Bütün kurumların işlevini yitirdiği, orduların dağıldığı ve hayatın olağan akışının kesintiye uğradığı zorlu günlerde, insanların yan yana durarak hayata tutunma çabasını taşır. Önemini askeri bir üstünlük kadar, toplumun en zor şartlar altında dahi bir arada kalabilme ve ortak bir geleceğe tutunma kararlılığından alır.