Beklemenin Yorgunluğu
- Tarih:
İnsan en çok neyi bekler?
Birini mi?
Bir haberi mi?
Bir telefonun çalmasını mı?
Bir kapının açılmasını mı?
Yoksa bütün bunların ötesinde, içindeki boşluğun bir gün dolacağına dair küçük bir işareti mi?
Beklemek tuhaf bir şeydir. Zaman ilerlerken insan yerinde durur. Dünya kendi telaşı içinde dönmeye devam eder; insanlar işe gider, sokaklar kalabalıklaşır, mevsimler değişir, akşam olur ve sabah yeniden doğar. Fakat bekleyen insanın içinde zaman başka türlü akar. Sanki hayatın bir yanı ilerlerken, diğer yanı tek bir ana takılıp kalır.
Bazen birini beklersin.
Gelmesini değil yalnızca… Seni hatırlamasını beklersin.
Aramasını değil… Aramak istemesini beklersin.
Yanında olmasını değil… Yanında olmayı seçmesini beklersin.
Belki de beklemenin en yorucu tarafı budur. İnsan çoğu zaman bir davranışı değil, o davranışın ardındaki duyguyu bekler.
Ve sonra beklenti girer hayatımıza. Beklemek ile beklenti aynı şey değildir. Beklemek, içinde hâlâ bir ihtimal taşır. Bekleyen insan, “Belki…” der. Belki gelir, belki arar, belki hatırlar, belki bir gün yollar yeniden kesişir. Beklenti ise insanın zihninde çoktan yazılmış bir hikâyedir. “Şöyle yapmalıydı.” “Beni anlamalıydı.” “Yanımda olmalıydı.” “Beni seçmeliydi.” “Ben onun için bunu yaptıysam, o da benim için yapmalıydı.”
Beklenti her zaman bencillik değildir. Birbirimiz ile bağ kurmamızın doğal sonucudur. Ben senin yanımda olacağına inanıyorsam, bu senden çok şey istediğim için değildir. Seni yanımda görebilecek kadar sana güvendiğim içindir aslında ama yine de insanın zihninde kurduğu ihtimallerle yaşaması zordur. İşte belki de büyümek biraz da burada başlar. İnsanın, insanlardan beklentilerini azaltması; fakat sevgisinden vazgeçmemesiyle…
Çünkü beklentiyi bırakmak, sevgiyi bırakmak değildir. Birini sevebilirsin ama onun seni senin sevdiğin gibi sevmesini beklemeyebilirsin. Birine değer verebilirsin ama verdiğin değerin aynısını geri almak zorunda olmadığını kabul edebilirsin. Birinin hayatında güzel bir iz bırakabilirsin ama onun da senin hayatında aynı izi bırakacağını düşünmeyebilirsin.
Bu kolay değildir.
Çünkü insan verdiğinin karşılığını görmek ister. Bir iyiliğin karşılığında iyilik, bir sevginin karşılığında sevgi, bir sadakatin karşılığında sadakat… Fakat hayat her zaman böyle çalışmaz. Bazen sen birinin yolunda durup onun yorulduğu yerde beklerken, o başka bir yola sapar. Bazen sen bir kapının önünde yıllarca beklersin; o kapının sana hiç açılmayacağını çok sonra anlarsın. Bazen de beklediğin şey gelir ama sen artık eski sen değilsindir.
İşte o zaman anlarsın:
Her bekleyiş kavuşmak için değildir. Bazı bekleyişler insana sabrı öğretmek içindir. Bazıları vazgeçmeyi… Bazıları kendini tanımayı… Bazıları ise yanlış yerde beklediğini fark ettirmek için.
Belki de insanın en zor öğrendiği şeylerden biri şudur: Her beklediğimiz bizim için hayırlı değildir.
Biz bir kapının açılmasını isteriz. Allah ise belki o kapının ardında bizim görmediğimiz bir şeyi bilir.
Biz bir insanın hayatımızda kalmasını isteriz. Hayat ise bazen o insanın yalnızca bir bölümde bulunacağını öğretir. Biz bir yolun sonuna ulaşmak isteriz. Oysa bazen yolun kendisi bizi değiştirmek için vardır. Bu yüzden bazı bekleyişlerin sonunda kavuşma değil, kabulleniş vardır. Ve kabul etmek, vazgeçmek değildir her zaman.
Bazen kabul etmek: “Ben elimden geleni yaptım.” “Bundan sonrası benim elimde değil.”
“Ben sevdim.” “Ben bekledim.” “Ben kapıyı açık tuttum.” “Fakat artık hayatın benim için çizdiği başka bir yola yürümeliyim.” diyebilmektir.
Belki de insanın kendisine verebileceği en büyük özgürlüklerden biri budur: Beklerken kendisini unutmamak. Çünkü bazı insanlar birini beklerken kendi hayatlarını ertelerler. “Bir gün…” diye başlayan cümleler çoğalır. Ve fark etmeden bütün hayatlarını o “bir gün”ün içine sıkıştırırlar.
Oysa hayat, beklediğimiz gün gelmeden de akmaktadır. Çiçekler açmaktadır. Güneş doğmaktadır.
İnsanlar karşılaşmaktadır. Yeni yollar açılmaktadır. Ve belki de en önemlisi, insanın kendi kalbi hâlâ yaşamaktadır. Belki de gerçek olgunluk, birini beklememek değil; beklerken kendini kaybetmemeyi öğrenmektir. Sonra bir gün geriye dönüp baktığında anlarsın: Beklediğin şey gelmemiş olabilir. Ama sen, o bekleyişin içinden başka biri olarak çıkmışsındır. Daha sabırlı… Daha sessiz… Daha anlayışlı…
Biraz daha kırılmış ama biraz daha bilge… Ve belki de en güzeli: Artık her kapının açılmasını istemiyorsundur. Çünkü bazı kapıların kapanmasının da bir rahmet olduğunu öğrenmişsindir. İşte o zaman beklemek başka bir anlam kazanır. Artık insanlardan değil, hayırdan beklersin. Kaderden değil, kaderin sahibinden umut edersin.
Ve kalbin şöyle demeyi öğrenir:
“Ben bilmiyorum. Sen biliyorsun. Ben istiyorum ama Sen benim için daha hayırlısını biliyorsun. Eğer gelecekse, güzellikle gelsin. Gelmeyecekse, kalbimi ona mahkûm etme.”
Belki de en huzurlu bekleyiş budur.



