Benim Oğlaklarım
- Tarih:
Oğlaklarımızın hepsini severdim. Renginde bir farklılık olan oğlaklarımızı daha çok severdim. Tekne kazıntısı oğlağı daha da çok severdim çünkü diğerleri biraz büyümüş olurdu. Körpe oğlağı kucağımda gezdirir, burnunu öper, boynunu koklardım.
Keçilerin oğlaklama zamanı sürü daha dikkatli güdülürdü. Babam veya amcam, o gün kim güdüyorsa sürüyü kucağında dört beş oğlakla geldiği olurdu. Keçiler de ardından meleyerek gelirdi. Dağda bir keçi kaldığında oğlağın donup ölmesinden veya tilki yemesinden korkulurdu.
Oğlak, cılız ve halsiz doğmuş, memeyi bulamamışsa çok yaşayamazdı. Zavallı keçi de dağda, ölü oğlağın başında beklerdi. İstisna da olsa, keçinin oğlağı doğurduktan sonra onu öylece bırakıp eve dönmesi de mümkündü. Böylesi keçiler, ilk doğumunu yapan keçiler arasından çıkardı ve “yoz keçi” olarak adlandırılırdı.
Keçinin rahminden su gelmeye başlamışsa ve hareketlerinde bir ağırlık varsa o gün doğum yapacak demekti. O durumdaki keçiler evde bırakılırdı. Ben de ne zaman kuzulayacaklar diye başlarını beklerdim. Bazıları yatarak, bazıları ayakta doğurdu. Salyamsı bir akıntıdan sonra oğlağın ön ayakları çıkardı. Sonra kafası, beli, arka ayakları görünür, oğlak yere düşerdi. Keçi hafif mırıltı halindeki melemelerle oğlağın üzerindeki zarımsı şeffaflığı yalar kuruturdu. Oğlak titreyerek ayağa kalkar, kalkarken bazen düşer tekrar kalkardı. Keçi memesini bulacak şekilde oğlağın üzerine durur, yavrusunu emzirirdi. Annesini emen oğlak canlanır, titremesi geçerdi. Bu arada “eş” dediğimiz etene de düşerdi. Onu kaldırır başka yere atardık.
Oğlak annesindeki sütün tamamını tüketemezdi. Annem veya ablam geri kalan sütü sağardı. Keçinin başını ben tutardım. O süt pişirilir, katılaşırdı. Ona “ağız” derlerdi ve çok lezzetliydi.
Oğlak annesini emememişse, çenesi güçsüzse, keçi yine sağılır, birisi oğlağın ağzını açar, kaşıkla süt içirilirdi. Biberonla da içirildiği olurdu. Aynı şey, annesi tarafından kabul edilmeyen oğlaklar için de yapılırdı. Bu oğlaklar, evimizin alt katında annesiyle kalan oğlaklardan ayrılır, geceyi bizimle geçirirlerdi. Üşümesinler diye altlarına minder konur, üzerlerine bez örtülürdü.
Oğlağını benimsemeyen keçiler için çözüm oğlağı keçiye yakmaktı. Yakma işlemi şöyle olurdu: Oğlağın üzerine tuz dökülür, keçi tutularak getirilir ve tuzu yalaması sağlanırdı. Keçi oğlağın tadına alışır ve artık onu garipsemez olurdu. Buna rağmen oğlağı kabul etmeyen keçiler olurdu; o zaman keçinin başı tutulur, keçinin rızası olmadan oğlağın emmesi sağlanırdı.
Bazen oğlak ölü doğardı veya dağda ölmüş yahut oğlağı tilki yemiş olurdu. Bazen de oğlağın annesi ölmüş olurdu. O zaman, yakma işlemi, annesini kaybeden oğlakla yavrusunu kaybeden keçi arasında yapılırdı.
İlk zamanlarda oğlaklar anneleriyle birlikte geceyi geçirirler, sabah keçilerin memeleri kontrol edilir, süt kalmışsa sağılır, keçi oğlaktan ayrılır ve güdülmek için yaylamızın ormanlık ve dağlık alanlarına götürülürdü. Akşam olunca, bir meleşme şöleniyle keçiler eve gelir, oğlaklar bu melemeye karşılık verirdi. Oğlaklar annelerini, keçiler yavrularını bulur, sevinç sesleri çıkararak emişirlerdi.
Oğlaklar için ayrıca oğlak ağılı vardı. Oğlaklar burada tutulurdu.
Oğlaklar artık başka şeyleri yiyecek hale geldiklerinde anneleri sabah ve akşam sağıldıktan sonra oğlaklar annelerindeki geri kalan sütleri emer, keçilerle oğlaklar tekrar ayrılırdı. Artık ayrı yatmaya başlarlardı. Oğlaklar ayrı, keçiler ayrı güdülürdü.
Son doğan oğlaklara körpe denirdi ve körpelerin annesi sağılmadan keçiler oğlaklarla katıştırılırdı.
Dedim ya, benim en çok sevdiğim oğlaklar körpe oğlaklardı. Oğlakları seyretmeyi sever, kır, boz, göğ, alacalı, ayağı veya alnı sekili/sakarlı oğlakları ilginç bulmamdan olacak diğerlerinden farklı bir ilgiyle severdim.
Kendi kendilerine mutlu bir oyun tuttururlar, hoplarlar, zıplarlar, birbirleriyle toslaşma numaraları yaparlar, ağıla tırmanmaya çalışırlar, ağıldayken bile küçüklüklerine bakmadan yaramazlık yaparlardı. Her keçinin olduğu gibi her oğlağın yüzü de karakteri de birbirinden farklıydı.
Yaklaşık yetmiş civarında oğlağımız olurdu. Üç beş fark olurdu ancak dişilerle erkeklerin birbirine oranı yarı yarıya seyrederdi. Doğdukları andan itibaren alile fertleri hangi oğlağın hangi keçinin yavrusu olduğunu bilirdi. Oğlaklara da anneleri gibi isim verilir yahut annelerinin adıyla çağrılırdı.
Az da olsa keçileri ikiz doğurduğu olurdu.
O zaman sevincim iki katına çıkardı.
İsterse rengi kapkara olsun, ikizlerin tamamı benimdi.



