Bir Devrin Başlangıcı Adalet ve Kalkınma Partisinin Kuruluşu
- Tarih:
Adalet ve Kalkınma Partisinin (AK Parti) kuruluşunu anlamak için hikâyeyi biraz başa sarmak gerekir. Millî Görüş hareketinin ortaya çıkışını anlatmadan AK Parti’nin kuruluş sürecini yazmak eksik kalacaktır. Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Almanya’da doktorasını tamamladıktan sonra orada gördüğü fabrikaların benzerlerini Türkiye’de kurmak gerektiğini düşündü. Bunun için arkadaşlarıyla birlikte Gümüş Motor fabrikasını kurdu. Ancak teşebbüsleri çeşitli engellerle karşılaşıyordu. Bu engelleri aşmak için arkadaşlarıyla birlikte siyasete atılmaya karar verdiler.
1969 yılında bağımsız adaylarla seçime girdiler. Erbakan, Konya’dan bağımsız milletvekili seçilerek Meclis’e girdi. Kısa sürede partileşme yoluna giderek 1970’te Millî Nizam Partisini (MNP) kurdu.
Partinin Kuruluş Beyannamesi’nde şu ifadeler yer alıyordu:
“Aziz Milletimiz; Bugün, daima Hak’ka bağlılıkta, Hak’kı tutmakta, iyiyi destekleyici, kötüyü men edici hüviyetiyle insanlık tarihinin en ulvî mahreki üzerinde yürüyen Büyük Milletimizin çeşitli tesirlerle kendi yolundan saptırılması gayretlerinin hüküm sürdüğü oldukça uzun bir devreden sonra yeniden ulvî ve şanlı tarihi yörüngesi üzerine oturtulması için füzelerin ateşlendiği gündür. Millî Nizam Partisi; Milletimizi karışık ve karanlık devrelerden sonra aydınlığa götürecek, onu parlak tarihi yörüngesi üzerine yeniden oturtmak için ateşlenen güçlü füzedir. Bugün bu füzenin ateşlendiği gündür. Bugün bu mutlu gündür. Bütün milletimize uğurlu ve hayırlı olsun. Ey daima Hak’kı tutmak, iyiyi sağlamak ve kötüyü menetmek yolunda bulunmak üzere seçilmiş mümtaz ve Aziz Milletimiz!”
Bu beyanname ile Millî Görüş’ün genel çerçevesi çizilmiş oldu. Ancak partinin ömrü uzun olmadı. Anayasa Mahkemesi tarafından “laikliğe aykırı çalışmalar yürüttüğü” gerekçesiyle 1971’de kapatıldı.
11 Ekim 1972’de Erbakan ve arkadaşları Millî Selamet Partisini (MSP) kurdu. Bu partide İslâmî motifler ve söylemler daha baskındı. Erbakan, Anadolu’yu karış karış gezerek halka davasını anlatıyordu. Yoğun çalışmalar sonucunda halkın teveccühünü kazanmış ve 1974’te iktidar ortağı olmuştu. Ecevit ile kurulan koalisyon döneminde Kıbrıs Barış Harekâtı gerçekleştirilmiş, Kıbrıslı Türkler Rum zulmünden kurtarılmıştı. Ancak bu ortaklık kısa sürede dağılmıştı. MSP, Millî Cephe hükümetlerinde yer alarak icraatlarına devam etti. Konya’da “Büyük Kudüs Mitingi” düzenlendi. Ardından Türkiye’de yoğunlaşan sağ–sol çatışmaları sonucunda 1980 darbesi yapıldı ve MSP de diğer partilerle birlikte kapatıldı. Erbakan ve arkadaşları bu süreçte 11 ay hapis cezası aldı ve Kirazlıdere Tutukevinde yattılar.
Bütün bu siyasi krizler ve parti kapatmaları Millî Görüş’ün halktaki karşılığını azaltmadı. 1983’te Refah Partisi kuruldu. Erbakan, Türkiye’nin kendi insanî ve ekonomik gücüyle kalkınabileceğini, öz değerlerini koruyarak ve tarihten gelen misyonla büyüyerek ilerleyeceğini savundu.
Bu süreçte hareket içerisinde öne çıkan isimler belirmeye başladı. Bunlardan biri ve konumuzun ana karakteri Recep Tayyip Erdoğan’dı. 1976’da MSP Beyoğlu Gençlik Kolları Başkanlığına ve ardından İstanbul İl Gençlik Kolları Başkanlığına seçilen Erdoğan, Millî Görüş hareketiyle birlikte yükselişine devam etti ve 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu. Hitabeti ve şiir okumalarıyla dikkat çeken genç siyasetçi, Millî Görüş teşkilatlarından büyük ilgi gördü.
1994 yerel seçimlerinde Millî Görüş 28 ilde belediye kazandı. Belediyeler yoğun bir çalışma temposuna girerek vaat edilen hizmetleri yerine getirdi. Böylece Millî Görüş hareketi hızla iktidara doğru yürüdü.
Parti, kuruluşundan itibaren dört kez küçük ortak olarak iktidara katıldı. Ancak 1996’da Erbakan’ın ifadesiyle “tırnaklarıyla kazıyarak” büyük ortak olarak iktidara geldi ve Doğru Yol Partisi ile Refah-Yol hükümetini kurdu. Bu dönemde önemli icraatlar gerçekleştirildi: Uluslararası alanda D-8 Ekonomik İşbirliği Teşkilatı kuruldu, içeride ise “havuz sistemi” gibi ekonomik adımlar atıldı.
Bu süreçte Erbakan dışında da bazı isimler öne çıktı: Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç. Bu isimler yalnızca halkın değil, ABD ve AB’nin de ilgisini çekti. Dönemin Başbakanlık Basın Müşaviri Banu Avar’ın aktardığına göre, ABD Büyükelçiliği Erdoğan ve Gül ile görüşmek için Ankara’ya başvurmuştu. Bu isimler ileride “yenilikçiler” olarak anılacaktı.
Refah-Yol hükümeti yalnızca 11 ay sürdü. Özellikle ekonomik icraatlar birilerini rahatsız etmişti. Erbakan’ın ifadesiyle “şerefli TSK içindeki cunta” harekete geçti; Sincan’da tanklar yürütüldü ve 28 Şubat post-modern darbesiyle hükümet düşürüldü. Ardından Refah Partisi Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Bu süreçte Erbakan ve arkadaşları Fazilet Partisini (FP) kurdu. Genel başkanlığa Recai Kutan getirildi. FP, önceki Millî Görüş partilerinden farklı olarak daha karma bir yapıya sahipti. Ancak parti içinde yenilikçiler ve gelenekçiler arasında ayrışma başladı. 14 Mayıs 2000’deki kongrede Abdullah Gül (yenilikçiler) ile Recai Kutan (gelenekçiler) yarıştı; Kutan az farkla kazandı. Bu olay hareket içindeki kırılmayı keskinleştirdi.
Fazilet Partisi de kapatıldı. Gelenekçiler Saadet Partisini (SP) kurarken, yenilikçiler Abdullah Gül liderliğinde Adalet ve Kalkınma Partisini (AK Parti) kurdu. Recep Tayyip Erdoğan ise Siirt’te okuduğu şiir sebebiyle “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla 10 ay hapse mahkûm edilmiş, dört ay on gün cezaevinde kaldıktan sonra 1999’da tahliye olmuştu. 14 Ağustos 2001’de AK Parti kuruldu. Erdoğan genel başkan seçildi. Böylece Türkiye siyasi hayatında yeni bir dönemin başlangıcı ortaya çıktı. Erbakan, yeni partiye “arka kapıdan kaçanlar” partisi adını verdi. Dönemin gazetecileri ise farklı yorumlarda bulundu. Onlardan birkaçı şu şekildeydi. Bu yorumlar hem dönemin zihinsel yaklaşımını hem de konjonktürün kodlarını da içeriyordu.
AKP’nin Kuruluşu: Konjonktürel ve Siyasal Arka Plan
14 Ağustos 2001’de kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), yalnızca bir “yeni parti” değil, 28 Şubat sonrası siyasetin yeniden dizayn edildiği bir dönemin ürünüdür. Erdoğan, siyasi yasaklı olmasına rağmen partinin doğal lideri olarak görülüyordu. Kuruluş süreci, bir yandan Millî Görüş’ten kopuşu, diğer yandan Türkiye’de merkez sağ boşluğunu doldurma iddiasını yansıttı.
Ertuğrul Özkök, partinin adını ve amblemini eleştirerek, “Ellerinde çok daha tanınmış bir marka varken neden 60’ların ideoloji kokan ‘Adalet ve Kalkınma’ adını seçtiler?” diye yazdı. Yazı şu şekilde devam ediyordu: “Yeni partinin amblemini ve adını görünce aklıma gelen ilk soru şu oldu: ‘‘Acaba Tayyip Erdoğan’ın etrafında ‘‘marka yönetimi’’ kavramını bilen kimse yok mu?’’ Kurucular listesine bakılırsa yok. Zaten partinin adını seçmelerinden de belli. Erdoğan yıllardır, kendisine yapıştırılan ‘‘yenilikçi’’ etiketi ile dolaşıyor. Sonunda bu sıfat, o hareketin adı haline geldi. Yani bir ‘‘marka’’ oldu. Partinin adını ‘‘Yenilikçi Parti’’ koymak yerine ‘‘Adalet ve Kalkınma’’gibi 60’ların ideoloji kokan bir adı niye tercih ettiler? Bunu anlamış değilim. Çünkü ellerinde yerleşmiş ve tanınmış çok güzel bir marka vardı.”
Fatih Altaylı, Erdoğan’ın liderlik vasıflarını sorguladı. Ağustos 2001’ de köşesinde “Bilmeyen adamdan lider olur mu?” başlıklı yazısında biraz da istihza-i bir üslupla şunları yazmıştı. “Son haftalarda Recep Tayyip Erdoğan adındaki zatı muhterem ve başına geçmesi muhtemel hareket konuşuluyor: ‘‘Yenilikçiler Hareketi’’ Bu yenilikçi hareketin içindeki her şey eski ve her şey bildik. Ama burası Türkiye. Yedirdiğiniz zaman her şey oluyor. 7 kere giden Demirel 8 kere geldiğine ve hala da gelmeye çalıştığına göre, bunların da kendilerini ‘‘yenilikçi’’ olarak kabul ettirmeleri çok da zor olması gerek. Kırk kere yeniyim dedikleri” zaman, biz inanmaya amadeyiz… Ama bu inançla bir yere kadar. Üç vakte kadar ‘‘takke düşer, kel görünür’’… Kel değim ise Recep Tayyip Erdoğan’dan başkası değil elbet. Son haftaların ‘‘karizmatik’’ lider adayı Erdoğan. Ben Erdoğan’ın değişip değişmediğini, devlet yönetiminde anayasa ile Kuran arasındaki tercihini yapıp yapmadığını tartışmayacağım. Çünkü bu konudaki düşüncemi aşağıda okuyacaksınız. Ben sadece Recep Tayypip Erdoğan’ın ‘‘liderliğe layık’’ olup olmadığını sormak istiyorum. Türkiye’yi yönetmeye talip olduğunu iddia eden bu adamın bunu hak edip etmediğini görmek istiyorum. Bana sorarsanız Tayyip Erdoğan Türkiye’yi yönetecek kalibrede değil. Ne eğitimi, ne tarzı, ne de ufku buna uygun. Bunu benden çok daha iyi kendisi bildiği için de yıllardan beri halktan kaçıyor. Hiçbir televizyon programında yok. Hiçbir karşılıklı tartışmanın içinde bulunmuyor. Görünmeden, konuşmadan, kendisi hakkında fikir edinilmesine izin vermeden ‘‘gayipten gelen lider’’ olarak siyasete soyunuyor. Siz bir günden bir güne Tayyip Erdoğan’ın ‘‘Türkiye’yi taşımak istediği nokta’’ ile ilgili bir sözünü duydunuz mu? Türkiye vatandaşlarını zengin, insan gibi yaşayan bir halk haline getirmenin sırrı konusunda bildiklerini hiç açıkladı mı? Açıklayamaz. Çünkü bu konuda bir fikri yok. Yıllar önce bir radyo programında birlikte olmuştuk. Üç beş sosyalist söylem. Biraz din. Biraz hamaset. Alabildiğince ‘‘bitirim’’ tavır. Çok bilmiş eda ile sıvanmış bilgisizlik. Üstüne de bolca ‘‘sinir’’. Alın size Tayyip Erdoğan. Bana sorarsanız Tayyip Erdoğan ‘‘yenilikçiler’’ denen hareketin en boş adamı. Aynı harekette Abdullah Gül’ün onda biri bile değil. Bunu en iyi bilen ise kendisi. O yüzden kaçak. Soru sormak yok. Cevap almak yok. Halka açılmak yok. Bol bol hamaset. Bol eski sosyalist söylem. Üstelik de kulaktan dolma. Dışı yeşil, içi kırmızı… Ama içi pembemsi kırmızı. Şimdi dışını da ‘‘çağla yeşili’’ yapmaya çalışıyorlar. Ama karpuz aynı karpuz.” Aslında bu istihza-i üslup dönemin ruhuna uygun bir yaklaşımında bir çerçevesini çiziyor. Konjonktürü anlamak için birçok unsuru içerisinde barındırıyor. Bununla birlikte ortamın mayınlı oluşunun farkında olarak pozitif manada beklentileri dillendirenlerde vardı. Bunlardan biri de Fehmi Koru’ydu.
Fehmi Koru ise AK Parti’yi “mayınlı tarlada beklenen çıkış” olarak niteleyerek şu şekilde yorumlamıştı: “Mayınlı tarlada beklenen çıkış Tayyip Erdoğan’ın lideri olduğu ‘yenilikçi hareket’, kuruluş beyannamesinin içişleri bakanlığına sunulmasıyla, dün, nihayet partileşti. Karanlığı dağıtmanın sembolü olarak ampulü amblem haline getiren Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), böylece, Türkiye’nin 39. partisi oldu. Her kuruluş sancılıdır; AKP’nin oluşma sürecinin kolay geçmediği de görüldü. Köklerinden bütünüyle kopmadan yeniye tâlip olmak, tanımı gereği, epey zor bir iştir zaten. Siyasi hayatlarına kapatılan FP’de (veya RP’de) başlamış milletvekillerinin yarıdan fazlası tercihini yeni oluşumdan yana kullandı; belediye başkanları yanında il ve ilçe düzeyinde de FP kökenlilerden Tayyip Erdoğan’ın başını çektiği harekete ilgi duyanların fazla olduğu biliniyor… Buna karşılık, Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının gözü, toplumun bütününü kucaklayacak çok daha kapsamlı bir oluşumdan yanaydı. AKP’nin kurucular kurulu hemen bütünüyle yeni isimler; ancak kuruluş sonrası iltihaklarla partide FP ağırlığı daha bir hissedilecek…”
Akif Emre ise 16 Ağustos 2001’de Yeni Şafak’taki köşe yazsında hem uyarı hem de derinlikli içerik analizi yaptığı yazısında şunları söylüyor: “…Çevreye öbeklenmiş akıl hocalığı rolüne çok hevesli tiplerin telkinlerinin aksine, beslendiği sosyolojik tabanı dönüştürmek değil o temelin duyarlılıklarını yeni bir siyasi dille taşıyabilmek maharetini gösterebildikleri oranda başarılı olacakları ortada. Kurucu iradenin önündeki en büyük tehlike bu kesin tercihi yapmakta tereddüt gösterip herkesi memnun etmek isterken siyasetsizleşme, içerik boşalması oyununa gelmeleridir. Merkezin partisi olmakla Türkiye’nin partisi olmak arasındaki ince ayrım bu noktada ortaya çıkıyor. Türk siyasetinde yaşanan olağanüstü sıkıntı ve depolitizasyonu aşmanın yolu onun sınırlarına çekilmek, dar alana sıkışarak kolaycılığı seçmek değil muhalif olmayı göze alarak yeni bir söylem geliştirmektir. Aksi takdirde sadece liderin popülaritesi üzerine kurulmuş, siyasete yeni bir soluk vermeyen partilerden bir olmak tehlikesi her saman için mevcuttur. Popülarite bu noktada avantaj olmaktan çıkar, her yapılanı meşrulaştırıcı bir sığınak haline dönüşür.
İsim ve amblem üstüne
Partinin ismindeki uzun kurgu Ak Parti gibi popüler, kolay söylenebilir bir simgelemi formüle etmek içinmiş gibi bir çağrışım uyandırdı. Yoksa adalet kelimesi gibi siyaseten çok şey ifade eden bir kavramın yanında 60’lı yıllara, kolonyalizm döneminden kalma bir slogana sığınılmasının izah edilebilir bir yanı yok. Amblem, kimse alınmasın ama içeriksizleşmenin nasıl mümkün olabileceğinin göstergesi. Hiçbir siyasi, kültürel çağrışımı olmayan, olsa olsa Cumhuriyetin ilk yıllarındaki pozitivist, modernist, elitist aydınların zihin dünyasından böyle bir buluş çıkabilirdi. Doğrusu çok ucuz bir popülizm örneği amblem. AK ismi, Türkçedeki çağrışımı ile hem daha populist, kolay tekrarlanabilen hem daha içerikli sayılabilir.”
AK Parti’nin kuruluşu, yalnızca Millî Görüş içi bir ayrışma değil, aynı zamanda Türkiye siyasetinde paradigmatik bir değişim anlamına gelmektedir. Geleneksel İslâmcı siyasetin dışında konumlanarak liberal ekonomi politikaları, AB üyeliği perspektifi ve demokratikleşme söylemleri ile yola çıkan AK Parti, kısa sürede geniş bir toplumsal koalisyon oluşturmayı başarmıştır. Dolayısıyla AK Parti’nin ortaya çıkışı, üç boyutta okunabilir:
- İdeolojik boyut: Millî Görüş’ten kopuş ve merkeze yerleşme stratejisi.
- Toplumsal boyut: 1980 sonrası yükselen muhafazakâr orta sınıfın siyasal taleplerine yanıt verme.
- Uluslararası boyut: Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD ve AB’nin Türkiye’de “ılımlı İslâm” arayışlarıyla uyumlu bir siyasal profil çizme.
Bütün bu etkenler, 2000’li yılların başında AK Parti’yi yalnızca bir parti olarak değil, bir dönemin siyasal taşıyıcısı olarak tarihe kaydetmiştir.



