Bir Kadının Çığlığı ve Kaybolan İnsanlık / Tepkisellik
- Tarih:
Maalesef toplumun nabzı artık akıl terazisiyle değil, anlık tepkilerle ölçülüyor. Bir olay oluyor, yaşanan olay bir video, bir tweet, bir açıklama, bir paylaşım görüntüsü… Ancak ne olduğu anlaşılmadan milyonlarca yorum, milyonlarca hüküm yağıyor. Hemen taraflar belirleniyor, kutuplar sertleşiyor, linç listeleri hazırlanıyor.
Sanki herkes elinde bir düğmeyle dolaşıyor: Bas ve patla!
Tepki vermek elbette doğaldır. Haksızlığa, adaletsizliğe, vicdansızlığa karşı susmak çürümenin başlangıcıdır. Buraya kadar tamam. Ama ölçüsüz, düşüncesiz, otomatikleşmiş tepkiler ise başka bir çürümenin habercisidir: düşünce yoksunluğu.
Eskiden düşünce üretmek için zaman gerekirdi. Şimdi düşünmeden konuşmak için 280 karakter, Düşünmeden öldürmek için ise karaktere de ihtiyaç yok.

Olayın arka planı önemli değil; bağlam, bilgi, belge hiç önemli değil. Kim ne dedi, neye dedi, ne zaman dedi? Bunların yerini tek şey aldı: “Ben ne hissettim?” İşte o his, tüm hakikatin önüne geçiyor.
Tepkisellik bir savunma mekanizmasıdır, evet. Ama sürekli bu modda yaşamak, toplumun ruh sağlığını da, aklını da kemiriyor. Ortak akıl susuyor, ortak duygu bağırıyor ve bu bağıran her zaman haklıymış gibi varsayılıyor.
Özellikle sosyal medyada ve sokakta bu tepkisel atmosferi tetikleyen şey sadece olaylar değil; boşluk duygusu. Kimlik boşluğu, adalet boşluğu, ifade boşluğu…
Bu boşluklar da dolmayınca, insanlar sesleriyle doldurmaya çalışıyor.
Oysa bir durup düşünmek gerek. Belki de gerçek tepki hemen parlamak değil, doğru soruyu sormaktır: “Neden böyle oldu?”, “Ne yapılmalı?”, “Ben neyi savunuyorum?”
Ses çıkarmak kolay, zor olan fikir üretmek.
Sesle toplum inşa edilmez. Düşünceyle inşa edilir.
İnşa edilemeyen bir düşünce ise toplumu sadece bir yığın kalabalıktan öteye götüremez.
Mart ayındayız. 8 Mart Dünya Kadınlar günü. Mart ayında daha başka neler var bakalım ve içinden birkaçını not alalım dedim…
12 Mart İstiklal Marşı’nın kabulü, 14 Mart Tıp Bayramı, 18 Mart Çanakkale Zaferi, 20 Mart Dünya Mutluluk Günü, 21 Mart Nevruz Bayramı, 22 Mart Dünya Su Günü ve 27 Mart Dünya Tiyatro Günü.
Bu ayda birçok kimsenin bilmediği, ancak yıllardır içimde kor alevi gibi yanan bir nefretimi kaleme dökmek istedim;
Ferhunde Melikzade’nin linç edilerek katledilmesi; “Farkhunda Malikzada” olarak da söylenir.
Sokakta bu tepkisel atmosferine örnek olabilecek ve ortak aklın sustuğu, ortak duygunun bağırdığı ve insanın hayatının söndüğü acı olay.
2015 yılı mart ayında Afganistan’ın başkenti Kabil’de yaşanan işte bu acımasız olay.
Sadece bir insanın ölümünü değil, bir toplumun aklını ve vicdanını sorgulama ihtiyacını tüm dünyaya gösterdi.
Ferhunde Melikzade: ismi Farsçada “hayırlı, sevinç” anlamına gelen bir genç kadın, basit bir tartışmanın ardından sokak ortasında linç edilerek öldürüldü.
Nasıl mı?
Bir türbenin önünde muska satan sakallı yaşlı bir kişiyle tartışma yaşayan Ferhunde’ye, karşı tarafın yüksek sesle Kur’an’ı yaktığı iddiası ile etrafa yayıldı. Bu iddia ne kurulmuş delillere dayanıyordu ne de gerçeklikle ilişkisi vardı; ama kısa sürede kalabalık bir grubun aklını bulandırdı. Ferhunde, dövüldü, bir arabanın önüne atıldı, bedeni sürüklendi, binanın üsten yola atıldı ve en sonunda yakılarak öldürüldü.
Olan biten, bir “suç” değil, akıl ve vicdan felciydi.
Bir yalan rüzgârı insanların kafasını o kadar çabuk bulandırdı ki, kimse durup düşünmedi, düşünemedi… sorgulamadı… sorgulayamadı…
2015 yılının 19 Mart’ında yaşanan ve hala internette görüntülerine kadar bulunan bu olay insanlık tarihinin bir ayıbı olarak kalmaya devam edecektir elbette..
Bu iddia doğru mu? Ferhunde gerçekten böyle bir şey yaptı mı?
Soru sormadan, araştırmadan, tartmadan önce öfkeyi harekete geçirdiler. Kimileri “Allah’u Ekber” diye bağırarak yürüdü, kimileri sadece görüntü çekti, kimileri ise sessizce izledi. Bu reaksiyon, tepkiselliğin en tehlikeli hâliydi: düşünmeden saldırmak. Sorgulamadan yok etmek.
Sonradan ortaya çıktı ki Ferhunde ne Kur’an’ı yakmış ne de kutsala hakaret etmişti. İddia tamamen gerçek dışıydı. Ama artık çok geçti. O genç kadının hayatı yoktu. Yoktu demek doğru olmaz. Katledilmişti.
Ferhunde böyle bir şey yaptı mı? Sorusuna “diyelim ki yaptı” olsaydı ne olurdu. Yine de katletmek mi gerekliydi!
Bu olay bize ne öğretti?
Birincisi: Tepkisellik, sadece bireysel bir refleks değil; çoğu zaman bir toplumsal, hatta kolektif akıl tutulmasıdır.
İkincisi: Bir iddiayı duyup kabullenmek ile sorgulamak arasında devasa bir fark vardır.
Üçüncüsü: Tepkisellik din, kültür ya da inanç adı altında kamufle edilirse, en kutsal değerler bile yıkıcı bir kılıç hâline gelir.
Ferhunde’nin cenazesi, kadın hakları savunucuları tarafından taşınmıştı; o, artık yalnızca Afganistan’da değil, dünyada adalet ve insan hakları mücadelesinin simgesi haline geldi.
Ve bugün hâlâ sorulması gereken o basit soru.
Dinlemek yerine bağırdığımızda, sorgulamak yerine saldırdığımızda, hakikati aramak yerine yargıladığımızda ne olur?
Cevap çok açık: KAYBOLAN İNSANLIK OLUR…
Ferhunde’nin hikâyesi, sadece bir kayıp değil; tepkiselliğin insan hayatına maliyetini gösteren çarpıcı bir ayna olmalıdır.
Çünkü tepki göstermek kolaydır; düşünmek ise cesaret ister.
Ferhunde kardeş! Seni asla unutmayacağız… Mekanın cennet olsun…



